Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi

Labyrinth

Birden yeşil bir dünyaya açtı gözlerini…

Yattığı yerden doğrulup çevresine bakındı, hava kararmıştı(?) ve çevresinde yemyeşil bir duvar vardı iki yöne doğru sanki sınırsızca gidiyormuş gibi duran; uçları karanlık iki yol vardı…

Nefes alamadığını hissetti hayal meyal. Klastrofobisi hortlayıvermişti…

Sırtını dayadığı yeşil duvara yüzünü döndü, kolunu koyup başını da koluna dayadı, en son on yaşında yaptığı nefes egzersizlerini uyguladı: Nefes al… Nefes ver… Al… Ver… Al… Ver…

Aradan bir dakika geçmişti veya geçmemişti ki görüşü eskisi kadar net, nefesi eskisi kadar düzenli hale gelmişti; kapalı bir alanda olduğunu nereden çıkarıyordu ki!

Yavaş ama sağlam adımlar atıp ilerlemeye başladı nereye gideceğini bilmediği yolda… Önce en ileride bir ışık görür gibi oldu, durup dikkatli baktığında ışığın yok olduğunu gördü; hayal olmalıydı…

İlerlemeye devam etti, git gide karanlık içine girdiğini hissediyordu ama ne zaman başını kaldırıp ileri baksa gene aynı “soğukluk”ta görüyordu ışığı… Git gide üşümeye başladığını hissetti…

Birden gözleri karardı ve yirmi yıldır aralıklı da olsa her gece kördüğü kabusun içinde buldu kendisini…

Gene elinden kayan sırt çantasının bembeyaz yamaçtan aşağı yuvarlandığını izledi… Yeni yeni çıkmaya başlayan sakallarını kavradı, sinirlenince yaptığı gibi çekti ancak henüz uzamadıkları için hiçbir değişiklik olmuyordu… Üstelik hiçbir zaman da siniri geçmemişti bu hareket sonucu…

Birden bir çığlık duydu, başını arkasına çevirirken gözlerinin önünden bir “şey”in geçtiğini gördü elini uzattı refleksle ancak bir sıcaklık hissinden sonra elinde kalan şeyin mavi bir eldiven olduğunu o tipide zor da olsa fark etti… Çığlıklar daha yakından geliyordu şimdi…

Her seferinde olduğu gibi gene aynı dikkatli adımlarla yamaca yaklaştı, ufacık bir çıkıntıya tutunmuş olan ablasını gördü… Tipi her şeyi zorlaştırıyor, görüş mesafesinden harekette zorlanmaya kadar bin çeşit olumsuz koşul yaratıyordu…

Elini uzattı, parmak uçları değer gibi oldu; soğuktan hissedemiyordu ki!

Bir anda titredi, beş saniye öncesine dönmüştü…

Birden bir çığlık duydu, başını arkasına çevirirken gözlerinin önünden bir “şey”in geçtiğini gördü elini uzattı; birden sırtından çekildiğini hissetti… Soğuk yüzüne yüzüne vurarken uçurumdan sürüklenerek karanlık derinliğe doğru uçtu…

Son düşündüğü şey “Nihayet hak ettiğim son…” cümlesiydi…

En ileride bir ışık görür gibi oldu, durup dikkatli baktığında ışığın yok olduğunu gördü; hayal olmalıydı… Aşağıya doğru düşerken birden yatay yolda yürümeye başlamıştı, başının döndüğünü hissetti; kusmalı mıydı?

Sırtını yanda olduğunu tahmin ettiği duvara yasladı, çocukluğunda öğrendiği nefes egzersizini tekrarladı; en son ne zaman yapmıştı? On yaşında? On dakika önce? Tüm zaman kavramı kaybolmuştu sanki, bunu düşündükçe daha bir sıkıştı diyaframı, gözleri kararır gibi oldu…

Eğildi, öğürmeye başladı… Kusamasa da, kusuyormuş gibi yaptı… Veya kusuyordu, başka bir evrende, başka bir boyutta? Kimbilir…

Bir an boğulacak gibi oldu, gözlerinin önünde kırmızı benekler dans etmeye başladı…

Aylar, yıllar gibi geçen bir süreden sonra toparlandı. Derin bir nefes çekip doğrulttu belini…

Her taraf kırmızıya boyanmıştı sanki, yollar daha bir aydınlık ama bir o kadar da karanlık geliyordu…

Gözlerini kısıp ileri doğru baktı, çok ama çok uzakta bir yerlerde yol ikiye bölünüyordu sanki; koşmaya başladı… Her adımında ayrıma daha çok yaklaşıyordu ama her adımda bir o kadar uzaklaştığı hissine kapılıyordu gene midesi bulanmaya başladı duraksadı, eğildi nefes alıp vermeye başladı…

Koşmaya devam etti, nihayet yol ayrımına gelince soluğu kesilmişti; iki ayrı yol da ilerilerinde başka yollara bölünüyorlardı…

İçgüdüleri daima yanıltıcı olduğu için ilk aklına gelen yöne değil tam zıttına yöneldi… Kıpkırmızı benekler hala dans ediyordu gözlerinin önünde, sonra bir diğer sapaktan döndü… Sonra bir diğerinden… Artık otomatiğe bağlamış gibi koşuyordu sadece…

Yere kapaklandı, ancak kısa bir çarpmadan sonra her şey terse döndü birden yıllar önceki odada yere düştü…

Gözlerini kapattı, gene aynı kabusta uyanmıştı işte…

Birazdan gene babası gelecekti…

Gözlerini daha sıkı yumdu, yere düştüğünde hissettiği acıdan bin katını yaşanan anların hatıratında duymuştu…

Kapının gıcırdadığını duydu, gene gözlerini kapattı; kapalı değillermiş gibi… Babasının ellerinden tutup şefkatle(?) yerden kaldırdığını duyumsadı hayal meyal. Normal bir baba olsa üstünü örterdi ince, çocuksu desenlerle bezenmiş battaniyeyle… Ya da en azından kafasında kurduğu “normal” imajı oydu… Gene her geceki işkence faslı başladığında artık eskisi kadar ağlayamadığını farketti, artık kusuyordu…

Birden gözlerini açtı, hıçkıra hıçkıra kusmakta olduğunu farketti… Bir yandan ufak adımlarla yürüyor, bir yandan gözlerinin tekrar yeşil ışığa alışmasını bekliyordu… Çevresinde yemyeşil bir duvar vardı iki yöne doğru sanki sınırsızca gidiyormuş gibi duran; uçları karanlık iki yol vardı…

Başı ağrımaya başlamıştı, nasıl düşmüştü bu cehenneme?

İlerlemeye çalıştığı yolda gene ufukta bir damla ışık görür gibi oldu, çevresindeki yeşil ışıktan bambaşka bir tonda, bambaşka bir renkteydi… Koşmaya başladı…

Bir yandan ağlıyor bir yandan midesini tutmaya çalışıyor ama belli belirsiz bir şekilde koşuyordu…

Işık git gide daha kuvvetli görünüyordu gözlerine…

Birden istemsizce bir yöne döndü, çarptı görünmez bir duvara… İtiraz edebilecek dermanı da yoktu… Seriye bağlamış gibiydi sadece bir sonraki sapakta karşısına ne çıkacağını merak ediyordu…

Sadistçe bir merakla düştüğü cehennemi sorgulamadan koşmayı sürdürüyordu…

Duvarlar üstüne üstüne geliyor gibiydi… Başı görünmeyen bir sınıra çarptığında eğilerek yürümesi gerektiğini anlamıştı… Eğildi, emekleyerek ilerlemeye başladı…

Git gide duraksamak zorunda kalmıştı, yol bitmişti!

Geri dönmek için uğraştıkça görünmeyen duvarların bedenini sardığını duyumsadı… Gözlerini kapattı, üşüyordu… Uzanmak zorunda kalmıştı…

Uzandığı yerden içerideki kısık sesli telefon konuşmasını duyuyordu… Üşüdüğünü hissediyordu…

Başını hafifçe kaldırdı, gözlerinin kenarlarından süzülen yaşları tutamıyordu. Duvara dikti gözlerini en tepede duran saat gece üçü gösteriyordu… Yandaki dahili ahizeye uzanacak olduysa da vazgeçti, duymak istemiyordu…

Sesin kesildiğini fark etti, düşük tonda adımlar duydu, en nihayetinde bir kapı gıcırtısı… Gözlerini kapattı, başı kendiliğinden devrildi yastığın sağına. Numaradan gerindi ve numaradan uyumaya devam etti, yıllardır yaptığı gibi…

Yanına gelip uzanıp belinden sarılarak uyumaya başlayan kadının kokusunu içine çekmemek için kendini zor tutuyordu, bunun yerine ağlamayı tercih etti; yıllardır yaptığı gibi…

Birden ters döndü, alnındaki terlerin kulağına burnuna kaçtığını hissetti gözleri açıldı…

Soluk soluğa kalmıştı, sanki bir el tutmuş başını alttan ve üstten uyguladığı baskıyla sıkıştırıyordu… Göz çeperleri çatlayacak gibiydi nefesi kesildi…

Duvarları itmeye çalıştı, başaramadı… Üstelik hiçbir şey de göremiyordu!

Boğazına bir şeylerin takıldığını hissetti, kusacak gibi oldu; sırt üstü yattığı için boğulacaktı!

Tekrar soluğunu içine itip kusma hissini yok etmek istedi, kulakları çınlamaya başlamıştı… Gözlerinin önündeki kırmızı benekler tekrar dans etmeye başlamıştı…

Her şey bitecek gibi oldu, saatlerdir (?) yürüdüğü koyu karanlık labirentte kim bilir nerede yanlış yola sapmıştı da sıkışıvermişti bir fare gibi!

Sahi, nasıl düşmüştü buraya?

O zorlukta düşünmeye başladı…

…yeşil bir dünya…

…yemyeşil bir duvar…

…iki yöne doğru sanki sınırsızca gidiyormuş gibi duran; uçları karanlık iki yol…

Başının döndüğünü hissetti tekrardan…

Saatlerdir (?) dönüyordu zaten!

Kendini tutamayıp kusmaya başladı…

***

Öğürüyordu…

Saatlerdir gelen bir süredir öğürüp duruyordu…

Kulaklarının çınlaması azalınca gözlerini açacak cesareti buldu…

Sinüsleri sızlıyordu…

Gözlerini açınca gözüne çarpan gün ışığı sinüslerini biraz daha sızlatmıştı…

Başını kaldıracak gücü bulamıyordu, saatler (?) boyunca bir labirentte koşturup durmuştu, kabus muydu gerçek mi bilmiyordu, ne gördüğünü de hatırlamıyordu sadece çok ağlamıştı…

Kustuğu leğene doğru baktı, midesinin bozulmuş olması mümkün müydü?

Yediklerini düşündü, her zamanki şeylerdi…

Saate bakmayı akıl ettiğindeyse, sadece üç saat geçmiş olduğunu fark etti. Bütün gece uyuyamamıştı uyuduğunda da muazzam bir kabusta doğmuştu…

Ayağa kalkmaya çalıştı, başı dönüyordu…

Beş dakika bekleyip ayağa kalktığındaysa pek bir şeyi kalmamıştı…

Yine de perdeyi aralamak için gittiği pencerenin önünde bir süre pervaza tutunup nefes alıp verdi…

Perdeyi aralayıp camı açtı, soğuk ve temiz hava bir an sersemletse de kendine gelebilmişti…

Mutfağa su içmek için gitti, gider gitmez de balkon kapısını açtı; temiz havaya ihtiyaç duyuyordu, hem de fazlasıyla!

Masadaki bardağı bir eline aldı, diğer eliyle sürahiye uzanırken masadaki ilaç kutusunu yere düşürdü…

Psikoloğunun son tavsiyesi olan ilacın kutusu yere düştüğünde içindeki ilaçlar dışarı doğru fırladı; yeşil renkli kapsülleri görünce sinüsleri daha bir sızlamaya başlamıştı…

İlacı aldı, çöp kutusunun içine koydu…

Bardağına su doldururken çöp kutusuna kaydı gözleri, mavi – beyaz renkteki ilaç kutusunda italik yazılmış ilaç ismi Labyrinth bir şeyi anımsatıyordu ama…

You Might Also Like

No Comments

Leave a Reply

eighteen − 5 =