Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi

Ahir Zaman Pusulası

1.Bölüm: Külün Gülleri / Aralık’09 Seçkisi

2.Bölüm: Metalist/ Ekim’10 Seçkisi


Sessiz koridorlarda tıkırtı git gide daha yüksek çıkmaya başlamıştı. Önce ikili bir ses halindeydi -tık tıkkk- sonra üçlenmiş, dörtlenmiş ve iyice baskın hale gelmişti. İzbe, yıkık dökük duvarların çevrelediği koridorda bir adam yanıp sönen floransın altında belirdi. Bir elindeki bastonu gibi kullandığı kılıcı duvara sürtüyordu; bazen kaldırıp indiriyor, bazen de bu işlemi birkaç kez peş peşe yapıyordu ki tıkırtıların sebebi de o kılıcın duvarla sürtünmesiydi…

Diğer elinde sımsıkı bir kitap ve bir heybe tutuyordu. Terlemiş gibiydi, bir yandan dudaklarını usulca kıpırdatarak bir şeyler mırıldanıyordu ve sonra durup -tüm vücuduyla durup- dudaklarını yalıyor, soluklanıyor ve devam ediyordu.

Tık tık tıkkkkkkkkkkkırt tık tıkkıııııırrrrrrrrrrrt

Koridorun sonuna kadar ağır aksak gittikten sonra, diğer duvara döndü ve aynı şekilde mırıltıyla ve kılıcı sürterek yoluna devam etti.

Tık tık tık tık tıkkıııııırrt tık tıkkıııııııırtttt

Ümidini kaybetmek üzere olduğu besbelliydi, her kılıç temasının nihayete ermesiyle yüzünde bir üzüntü hali hasıl oluyordu. O kadar beklemiş olmalıydı ki bu an için, şimdi böylesine hayal kırıklığı yaşamak zor olmalıydı… Duraksayıp başını öne eğdi, nefes alıp verirken hırıltıyla omzu inip kalkmaya başlamıştı. Başını birden kaldırıp dalgınca sağa sola bakındı; duvarların birden parlayıp ona doğru yolu göstereceğini ümit etmişti ama…

Hala simsiyah duruyorlardı!

Ah, bugüne kadar neleri atlatmıştı? Bu aciz vücuda girdi gireli neler görmüş, neler geçirmişti? Ve şimdi… Kudret ondayken bu kadar aciz bir halde olması ironi değil de neydi? Tıksırdı.

3. ömründe yaşadığı akciğer kanserinin şoku hala üstündeydi, ki daha şok edici olanı da küçük bir kızken arabanın altında kalıp yaşadığı ölümdü… Silkelendi, tüm bu ömürler geride kalmıştı. Artık güç de ondaydı, kudret de, emanet de… Emanet?

Güldü, emanet diye bir şey yoktu, artık O’nundu.

“Sahibindesin…” diye mırıldanıp elindeki heybeyi ve içindekini usulca okşadı. Gülümsedi tekrardan ve nefes düzeninin normale döndüğüne kanaat getirince elindeki kılıcı daha bir şevkle sürtmeye başladı duvara. Birden geldiği yerden bazı sesler duydu, duraksadı; O da duraksamıştı.

“Kim var orada?” diye bağırdı, sorudan çok emre benziyordu bu çığlık; sesinin son anda titremesine engel olamadığı için de içinden kendisine küfretti. Karşıdan bir cevap gelmedi, ama hissediyordu; orada biri veya bir şey vardı… Gözetleniyordu…

Omuzlarını dikleştirip kılıcını daha sıkı tutarak dudaklarını kenetledi ve bağırdı: “Kim var orada, dedim!”

Karşıdan gene ses gelmemişti, bir yandan sinirleniyor bir yandan da korkuyu iliklerine kadar duyumsuyordu. Gözlerini kıstı, eski vücudunu özlemişti. Gerçek vücudunu. Burnu titredi, normal hayatını istiyordu; mutlu ve bu koordinatlardan trilyon yard uzak hayatını. Dişlerini gıcırdattı, olası bir tehlikeye karşı koyabilecek kadar kaldırdı kılıcını.

“Kim… var… orada… DEDİM!” diye cümlenin sonunda bağırarak karanlığa koştu… Birden ayakları bir şeye takıldı, gürültüyle yuvarlandı.

“Miyavv” diye bir canhıraş çığlık duyunca gülümsedi, bu bir kediydi. Bu, sadece lanet olası bıyıklı bir kediydi.

“İşim biter bitmez o bıyıklarını keseceğim mırnav… Belki kafanı da keserim, bana belli olmaz!” diye homurdanıp belli belirsiz bir kahkaha attı; neşeli olmaktan çok uzak, huzursuz bir kahkahaydı. Ve tıksırarak son buldu. Karanlığın içinde parlayan yeşilimsi gözler çok cezbedici duruyordu… Kedinin yanından geçip kaldığı yeri düşünerek kılıcıyla usulca duvara dokunmaya devam etti.

Bir yandan göz ucuyla kediyi süzüyor, bir yandan da doğru koordinatları bulmaya azmediyordu. Kedinin gerinerek köşede uzandığını gördü, sonra yanıp sönen floresansın altında kedinin boynunda bir şeyin parladığını fark etti… Kılıcı duvara yaslayıp kediye doğru gitti, iki eliyle kediyi sağından ve solundan kavrayıp gözlerinin hizasına kadar kaldırıp gözlerini kısıp baktığında bunun bir pusula olduğunu fark etti. Boynuna bir tasma vesilesiyle tutturulmuştu. Elini uzattığındaysa kedi, tıslayarak pençesini kaldırdı ve eline indirdi.

Gözleri yaşarmıştı adamın, bir anda tüm vücudu tırnağın geçtiği yerden başlayarak yanmaya başladı. Sanki alev almış ve kül olmuştu tüm bedeni… Bu his geçtiğinde tekrar karanlık ve kediyle baş başa kalmıştı… Şaşırarak bakıyordu şimdi kediye, kediyse sanki bilinçli bir şekilde bunu yapmış gibi sinsice bakıyordu…

Gözlerini kıstı, birden kediyi sırtından duvara vurmak istedi; sonra bunun yaratabileceği kötü sonuçları düşünüp vazgeçtiyse de havaya daha sert ve seri hareketlerle kaldırdı. Kedi başını eğip bakarak sanki adamla dalga geçiyordu… Durdu, daha dikkatle bakmaya başladı kediye…

“Nesin sen?” diye fısıldadı, kedi başını eğip gözlerini fal taşı gibi açarak bıyıklarını yalamaya başladı.

Başını sallayarak kediyi yere bıraktı, bıraktığı yere kıvrılan kedi uyuklamaya başladı. Arada bir adama doğru başını kaldırmadan baksa da, genel olarak uyuyordu…

Adam kediyi ürkütmeden duvara dayadığı kılıcı aldı ve kediye doğru yaklaştı. Usulca, parmak uçlarında… Ve kılıcı uzatırken gözlerini kısarak baktı; tasmaya denk getirmeye çalışıyordu. Floresansın altında göründüğü kadarıyla mavi olan tasmaya…

Kılıcın ucu kedinin tüylerini sıyırarak başının arkasındaki tasmanın bağlama noktasına geçti, ufak tefek hışırtılar dinmişti o an ve adam hızlıca kılıcı kendisine doğru çektiğinde çat diye bir ses çıkmasının akabinde tasmanın yere düştüğünü anladı. Kediyi yere usulca bıraktı, kendisine doğru kötü kötü bakmasını umursamadan tasmaya uzandı. Tutarken bir an tüylerinin ürperdiğini hissetti, eti çekilmişti…

Birkaç saniye duraksayınca bunun “çekilmek”ten ziyade bir gaga tarafından didiklenme benzeri bir his olduğunu fark etti. Etini ısırıp koparan binlerce, onbinlerce yaratık vardı… Haykırarak tasmayı düşürdü…

Boş koridorda ses yankılandı, yankılanma duraksayınca adam tekrar vücuden bulunduğu yere; o loş koridora dönüverdi. Kedinin gözleri sanki park halindeki bir aracın bir anda çalışan farları gibi açılıverdi, adam birkaç saniye boşluğa düştüğü için bu açılma onu korkutmuştu… Geriledi… Ancak toparlanınca da daha kuvvetli bakmaya başladı kediye… Adeta bir denge savaşı yapılıyordu koridorda.

Gözlerini kıstı adam, kedinin yeşilimsi gözleriyle kendi kahverengi gözleri çarpışıyordu şimdi. Kedi gayet rahattı, gözlerini adamdan ayırmadan yalanmaya başlamıştı hatta… Adamsa elinde kabzasını tuttuğu kılıcı kıracak gibi kavramıştı, kolunu hafif sıyırdığı kazağının altından görünen derisinde damarları belirginleşmişti.

Kılıcı usulca kaldırdı, kediye bir kez vursa sanki tüm dertleri çözülecekti… Bir kerecik… Kolunu hayal meyal kaldırdığını fark etti, sanki istemsizce; kendi gücünden üst bir güçce kaldırılıyordu kolu…

Tam indirecekken kediyle göz göze geldi, bu kez eskisi kadar sinsi değildi kedi… Yalvaran gözlerle yalanmaya devam ediyordu, her şeyden habersiz yavru bir kedi gibi… Kılıcı indirdi geri, kediye bakmaya başladı ve o an yere düşen tasmayı anımsadı. Tasmayı aramaya başladı usulca…

Ve kısa bir göz atıştan sonra, tasmayı gördü… Ucunda her ne varsa, dik düşmüştü ve kayışlar sağında ve solunda havada asılı kalmış gibi duruyordu. Gözlerini kıstı, tasmanın ucunda ne vardı? Yuvarlak bir şey, belki bir saat? İbre vardı yuvarlağın ortasında, hafif sağa gitmişti… Kendi saatini kaldırdı, gözünün hizasına getirdi fosforlu saat karanlıkta parlıkdayarak saatin 15:45 olduğunu söyledi…

Tekrar başını eğerek tasmaya baktı. Normal bir saat olamazdı, sonuçta birkaç dakikadır bakıyordu ancak hala bir değişme olmamıştı… Ya durmuş bir saatse?

Bu ihtimal daha çok akıl kârıydı!

Dikkatle bakmaya çalışsa da, loş koridor buna izin vermiyordu… Birden gözü kayışa takıldı… Delikler vardı üzerinde, saat kordonu gibi, ve kılıının ucu bu deliklerden geçebilirdi! Bir ihtimal… Denemeye değer, diye homurdanarak içinden; kılıcını yavaşça uzattı tasmaya… Biraz zorlandı… Kılıcı ya üste gidiyordu ve tasmanın arkasına düşüyordu, ya da altına giriyordu ve tasmayı devirecek gibi sallıyordu… Devrilmemeliydi, duraksadı… Sallanan tasma birkaç sallantıdan sonra zınk etti durdu. Derin bir nefes koyverdi.

Kedi ise biraz gerinmişti ve kuyruğundan kulağına kadar tüm vücuduyla gergin bir şekilde adama bakıyordu. Başını hafifçe sağa eğmişti, başka bir koşulda karşılaşsalar bu sempatik bir bakış olabilirdi ancak şu an… Adama gözetlenme hissinden başka bir şey hissettiremiyordu.

Bu bakışı bir yerden anımsadığını düşündü… Aynı gergin duruş ve aynı eğik kafa… Kılıcı hafif gevşek tutarak gözlerini usulca kapadı…

Yıl 1964…

Küçük bir kızın bedeninde, acı çekmekte… Adet sancısı olabilecek bir sancı var günlerdir midesinde… Annesi hasta ve babası yobaz bir imam… Gün boyunca “annesinin” dayak yemesini izliyor… “Babasının” pek umursadığı yok, işin aslı kız doğmaması gerektiği kafasına kazınmış bir durumda… Ve kız olarak geçirdiği yaşantıda onuncu yaşına merdiven dayamış bir halde sokakta geziyor…

Gülümseyerek havada süzülen kelebeklere bakıyor… Bir yandan elini uzatıp tutmaya çalışırken, bir yandan mırıldanıyor istemsizce: “Erkan ne güzel yakalıyordu piknikte…” Sonra bu cümlesini kendi kulağından duyunca kızarıp bozarıyor, kimsenin duymadığını ümit ederek çevresine bakıyor; bingo! Koca caddede kimse yok!

Kelebeğin peşinden koşmaya başlar… Koca caddede, önce kısık sesle sonra da hiç tepki gelmediği için mutlulukla bağırarak kahkaha atmaya başlar.

Birden bir inleme duyar, daha çok gümbürtü ve başını hafif sağa çevirince zaman zaman pencereden hayranlıkla baktığı, mahallesinin en lüks arabasının – hatta tek arabasının – sapağı dönerek sokağa girdiğini görür… Fakat bir ilginçlik vardır bu gelişte… Biraz… Kelime olarak karşılığını o yaşlarda tam bilmese de bariz kontrolsüz girmiştir o araç caddeye…

Birkaç saniye sonra, yerinden oynatamadığı vücudu tamponla bütünleşir birkaç saniyeliğine ruhu havaya fırlar ve geri düşer bedeniyle birlikte… Bu düşüşte minik elbisesinin eteğinin biraz havalandığını hisseder… Ve düşüş…

Daha önce birkaç kez dizi kanamıştır, o acıya hiç dayanamamıştır ancak bu düşüş… Muazzamdır! Sırtını hissetmemeye başlar, bir süre sonra kafasının arkasında bir sıcaklık duyumsar… Bacakları titremeye başlamıştır… Başı hafifçe yana düşer… Az önce kovaladığı kelebeği şimdi bir kedi kovalamaktadır… Ne kadar adice bir düzen… Ona baktığını hisseden kedi birden dönüp yerde yatan bedenine bakmaya başlar…

Kuyruğundan kulağına kadar gerilmiş, tırnaklarını bile çıkarmış ve başını hafifçe sağa eğmiş; dikkatli gözlerini kızın vüudunda baştan aşağı gezdiriyordu…

Titreyen bacaklarını daha kuvvetli hissetmeye başlamıştı ki, loş koridora döndüğünü fark etti… Bambaşka bir bedende, bambaşka bir yılda… O küçük, hastalıklı kızın vücudunda yaşadığı acıları tümüyle hissetmeye başlamıştı… Kusacak gibi olduysa da öğürmesini bastırmayı başardı.

Gerinmiş haldeki kediyle tekrar göz göze gelmişti, bu kez bakışı biraz da hayret içeriyordu… “Sen…” diye fısıldadı. “… nesin sen?”

Kedi bir cevap vemrektense başını biraz daha eğmeyi tercih etti ve konuşacakmış gibi hissettirdiği dakikaların neticesinde, ağzını açtı ve yalanmaya devam etti… Adam soluğunu koyverdi. Böyle bir şey olabilir miydi, gerçekten?

Birden başının döndüğünü fark etti… Bu nem, rutubet kokan duvarlar en sonunda çarpmıştı işte adamı! Elini yumruk yapıp duvara dayadı, dayadığı yerden parçalar koparak zemine düştü… O küçük tıkırtılar bile ne büyük gürültü yaratmıştı zihninin odalarında…

Gözleri kendiliğinden kapanıverdi, midesi bulanıyordu… Sanki zihninin odalarına havadan bırakılan bir satranç taşı gibi boşlukta süzülerek hayali bir zemine çakılıverdi… Ve o an ruhu bir anda vücut buldu…

Duvar saatinin inleyen sesiyle dolup taşan odada, sallanan gözlüğünü eliyle düzeltti hayal meyal, bulanık gördüğü gazeteyi okuyormuş gibi yapmaya çalıştı; midesi bulanıyordu, gözleri yaşarıyordu…

Bir arabanın kenardan geldiğini işitti, seri bir virajın girişinde bulunan evi nedeniyle gecenin en kör saatlerinde dahi araba sesleriyle uyandığı vakiydi. Bazen, bu yalnızlıktan delirip – biraz da geçmiş hayatların yükleriyle yorulup – kendi kafasından sesler uydurduğunu düşünmüyor değildi…

Ancak bu seferki gerçekti, gürültü ve kaza… Arabanın önce kesik frenlerini işitti, yola tutunmaya çalışırken beyhude gürültüler – ki bu gürültü fren izlerini kafasında canlandırmasına neden oldu; kavisli, yer yer silik yer yer yeşil tahta üzerine tebeşirle bırakılan izler kadar gerçekçi – ve büyük patlama! Çarpmıştı… Koşar adım kapıya koştu… Dubleks tarzdaki evlerden oluşan lüks bir sitede tek başına yaşadığı evinden verandaya fırlamıştı, altında dizi hafif iz olmuş cebi yamalı eşofman altıyla… Arabayı görmemek mümkün değildi; iki metre ilerideki direğe çarpmıştı. Gözlüğünü düzeltip – ve evin kapısının açık kalacağına emin olduktan sonra – arabaya doğru temkinli bir şekilde ilerledi: Ya patlarsa?

Ölüm fikri, ölümden ziyada tekrar oluşma sancısı, hep acı vericiydi. Gene aynısı olmuştu. Koskoca caddede tek başına öylece dikilip önündeki mahşer yerine bakarken tüyleri tamamen ürpermişti. Dişlerini gıcırdatarak geriye giden ayaklarına hakim olma çabasıyla araca yaklaştı. Kurtarabileceği bir veya birkaç insan var mıydı acaba?

Arabanın camından başını uzattı, sıcaklık buram buram yüzüne çarpıyordu… Ve duman… Gözlükleri buğulanmıştı… O eski hastalığı bir anda hortlamıştı, bacağı kilitlendi. Sol bacağı hareketsizken sağ bacağı üzerinde yaylanarak arabanın içine uzandı. Arka koltukta bir bebek yırtınırcasına ağlıyordu, sesi ise çıkmıyordu. Sadece ağzını oynatıyor gibi geldi adama fakat birkaç saniye sonra aslında gürültünün başını ağrıtacak denli azıttığını hissetti.

Ön koltukta dumanlar arasından hayal meyal takım elbiseli bir adamın olduğunu fark etti. Başı direksiyona gömülmüştü, görebildiği kadarıyla kulağından ince bir şerit halinde kan iniyordu çenesine… Bebek daha önemliydi; kapı kolunu tutup çekti. Normal olan, kapının ardına kadar rahatça açılıp adamı arabaya buyur etmesiydi ancak bu olmamıştı. Kapı kolu her şeyden önce; fazlasıyla sıcaktı ve elinin haşlandığını hissetti. Ancak güçlüce çekmeye devam etti. Arabanın sağa sola sallandığını görse de artık dönüş yoktu iyice asılmaya başladı kola…

En sonunda bir çatırtı duydu. Kapı üst birleşme yerinden kırılmıştı. Bunu umursayamazdı, açıldığı kadarıyla içeri soktu kendisini. Kalçasından sonrası uzanmıyordu… Parmak uçlarıyla bebeğin sandalyesine dokunabiliyordu. Ve hissedebildiği diğer şey de tabii ki cehennem sıcağıydı… Arabanın patlamaması için dua ederek bebeği kendisine çekmeye çalıştı. Ve birkaç saniyelik insan üstü çabasının neticesiyle bebek onundu. Gülümseyerek bebeğe doğru baktı. Bebek ağlıyor, mırıldanıyor ve tıslıyordu. Küçük bir tükürük gölü vardı dudaklarında, eski püskü tişörtünün eteğiyle bebeğin ağzını sildi. Arabanın içinden bir çığlık duyduğunda hemen aralık olan kapıya koştu… Direksiyon başındaki adam, vücudu sabit kalacak şekilde başını döndürmüştü. Avaz avaz bağırırken, onu görünce sustu. Bir kucağındaki bebeğe baktı, bir adama.

  • Ne diyorsun, duyamıyorum! diye bağırdı

Direksiyondaki gözlerini hafifçe yumdu, dudağını zar zor dışarı çıkardığı diliyle ıslattıktan sonra tüm gücüyle bağırmaya başladı:

  • O lanet olası bebekten kurtul! Uğursuzluktan başka bir şey getirmiyor!

Anlamamıştı… Direksiyondaki, yüzüne ters ters bakıldığını anlayınca telaşa kapıldı.

  • Bak, inanmayacaksın belki ama Kül’ü biliyor musun?

Adamın nabzı fırlamıştı. Bunu duymayalı kaç yüzyıl olmuştu acaba? “Bi.. biliyorum…” diye mırıldandı.

  • O zaman beni anlarsın! Bu bebek “O”… Ahir zaman pusulasının sahibi… Bak… Fırsatın olursa bagajı kır ve aç. Bir dosya var… Ne demek istediğimi anlayacaks…

Cümlesini tamamlayamadan gözleri sabitlenmiş ve dudakları kenetlenmişti. Dişlerini ne kadar sıktığı, dudaklarının kenarından süzülen kanlardan belli oluyordu. Artık bir önemi yoktu, iyisiyle kötüsüyle ölmüştü…

Adam tam bunları düşünürken yüzüne doğru vuran sıcak hava dalgasıyla kendisine geldi. Bagajı açmalıydı! Koşar adım bagaja koştu… Çarpmanın etkisiyle kilidi kırılmıştı, hafif tutunca açılıverdi…

Bagajın içi hemen hemen boştu… Çarpmayla savrulmuş bir şeffaf dosya yığını, bir ilkyardım çantası ve bir battaniye vardı… Dosyaları aldı, aralarından tek tük fotoğraflar düşünce küçük masumane bir küfür savruldu dudaklarından. Eğilip bulabildiklerini aldı. Bir tanesi rüzgarda elinden uçuvermişti… Görebildiği kadarıyla…..

Fotoğrafı boşverip dosyaları araladı. Caddenin arabadan uzak güvenli bir yeirne bıraktığı bebeğe de göz atarak dosyaları incelemeye başladı. Bu çocuk O muydu cidden? Ahir zaman pusulasını duymayalı kaç bin yıl olmuştu kimbilir!

Bir takım röntgenler vardı, sokak lambasına tutup röntgenlere baktığında dilinin damağının kuruduğunu hissetti. Barizdi ki, bu çocuk Beklenen’di… Kemiklerine kazılı harfler bu dandik röntgende bile belliydi, ki harflerin ahengi devasa bir pusulaya dalaletti… Tüyleri ürperdi… Sıcağın gittikçe arttığını hissederken yakasını gevşetmeye çalıştı…

Loş ortama dönmüştü tekrar. Nefes nefese, histerik bir astım krizi misali, daralmıştı. Karşısındaki kediye şimdi nefretle şaşkınlık karışığı bir şekilde bakıyordu… Arabanın bagajındaki dosyanın arasından uçup giden fotoğraftaki kedi… Bu muydu?

Mümkün müydü?

İçinden üçe kadar sayıp zaman zaman kilitlenen sol bacağını yokladı, şimdilik bir şey yoktu. Tüm vücudu parmak uçlarından saçının tellerine kadar gerilmiş bir şekilde kediye odaklandı. Bir daha üçe kadar sayıp üç demeden kediye doğru hücum etti. Tıslayarak kuyruğunu bacaklarının arasına kıstıran kedi, attığı tekmeyi bir şekilde savuşturdu. Anlamadığı bir şekilde, kedi göğüs kafesindeydi bir anda ve tırnaklarını çenesinde hissediyordu. Her vücuduna çarpışında etini binlerce kuş didikliyor gibi geliyordu ve her seferinde ruhunun bir parçası, vücut bulup kopup ayırılıyordu bedeninden…

Haykırmaya başladı, istemsizce elinin tersiyle kendisine seri tokatlar atmaya başladı. Kediye denk gelmesi ümidiyle olanca gücüyle elini indiriyordu ancak kendisine zarar vermekten başka bir şeye yaramadı bu çabası…

Nefessiz kalmıştı, sol dizinin kilitlendiğini fark etti. Yere yığılmıştı. Artık kedinin pençelerinden korunmaya bile çalışamıyordu… Tüm cümbüşün sona erdiğini hayal meyal fark etti. Kedinin tıslaması da durmuştu. Sanki ruhunun büyük bir kısmı, binlerce kuşun pençesiyle havalanmış ve çok uzak diyarlara bir satranç piyonu gibi…

Duraksadı, tüm vücudu durmuştu. Ayak sesleri duyuyordu…

Koridorun ucundan, eski zaman asilzadelerine benzer bir yürüyüşle bir adam geliyordu. “Tary! Pusula nerede?” diye seslendi, fısıltı gibiydi ama aynı zamanda adamın beyninin tüm hücrelerinde duyulmuştu bu üç kelime. Kedinin tıslamasını duydu, bir şeye pençe atıp metalik bir ses çıkmasına neden olmuştu.

“Sağol kızım…” diye fısıldadı adam gene aynı gürültü etkisiyle…

Ayakları adamın göz hizasına kadar gelmişti… Yüzü tanıdıktı… Haykırabilse, tüm hücreleriyle haykırırdı; yapamadı. Bu adam O muydu? Nereden tanıyordu? Deja vunun ötesinde bir histi bu… Koku…

Tozu sattığı yaşlı adamla karşı karşıyaydı… Hep bir terslik olduğunu hissetmişti zaten! Eski bagajı açtığında ağzından çıkan masumane küfre pek benzemeyen bir küfür savurdu. Adam eğildi, ceplerini karıştırmaya başladı ve İsveç çakısını bulup çıkardı. Avucunun içinde büyük sayılabilecek bir yarığı kesip kanını adamın üstüne serptirdikten sonra cebinden, adamdan aldığı tozu çıkardı. Dudakları belli belirsiz kıpırdıyordu; lanet okuyor olmalıydı.

“Oh…” diye homurdandı içinden. Bu lanet olası yolculuk nihayete mi erecekti? Ruhu küllere mi karışacaktı? Dahası, bu rezil son bu halde mi gelmeliydi… Küller üstündeki kanlara değer değmez harlanıp parlarken kendi kontrolünü kaybetmişti… Yandığını hissetmedi bile…

Yaşlı adam kediye döndü, çenesi kalkık bir şekilde gözlerini devirip gülümsedi. “Tarry… Sonunda buluştuk. Evimize gidelim mi kızım?” diye mırıldandı. Kedi gözlerini kocaman açarak başını yana eğdi. Patisinin altında tuttuğu metal pusulayı adama doğru uzattı.

Yaşlı adam yerde yatan adamın yanındaki heybeyi aldı, kontrol etti. Ve bir kenara dayanmış kılıcı da kabzasından kavrayarak eğildi, ahir zaman pusulasına uzandı. Mırıldanarak tüm ahir duaları, pusulayı avuçladı. Biraz yanıyordu avuçları ama bu az bile sayılırdı…

Pusulayı gözlerinin hizasına getirip duvara bakmaya başladı. Bildiği tüm ahir duaları, anlamlarını ve efsaneleri düşünerek fısıldadı. Beş – on dakika geçmişti ki tüm kelimeleri durdu. Üflemeye başladı. Pusuladan birden tozlar süzüldü. Duvara yapışan tozlar, önce koyulaştılar sonra rengarenk oldular ve en sonunda beklenen efsane gerçekleşti: “Kapı” belirdi.

Kapı koluna uzandı. Tuttu…

Nefesi tutuldu. Bastırıp kendisine doğru çekti… Bir müzik sesi duyuldu, loş koridor evrenin tüm renkleriyle dolup taştı. Kediye gözlerini hafifçe çevirip baktığında hayvancağızın başını hafifçe yukarı kaldırıp müziği dinlerken gözlerini zevkten kıstığını fark etti. Doğru kapıyı açmıştı. Yeşil çimenleri görünce, adım attı…

“Tarry… Peşimden gel kızım…”

Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi | Kasım 2010

You Might Also Like

No Comments

Leave a Reply

20 − twenty =