Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi

Maruda’nın Hediyesi

*not: Hikayedeki bazı ayrıntılar 2010 Aralık temasında yayınlanan “Metro” isimli öykümdendir.


Yıl: 2015

Yer: Sibirya yakınlarında haritalarda olmayan bir yer

Pencereden dışarı baktı, yer yer çatlak camdan içeri üfüren rüzgardan; bir şeylerin değiştiğini anlayabiliyordu. Bakar bakmaz yanıldığını anlamıştı: Çok şey değişmişti…

Bir önceki gece yatarken kupkuru, çatlak ve kahverengiden hallice bıraktığı topraklar bembeyaz bir örtüyle kaplanmıştı. Çalılıkları göremiyor – görüyor ama üzerlerindeki beyaz ve tahminen yumuşak örtü nedeniyle o alıştığı sarı – yeşil karışımı renkteki çubuk yığınlarını görmüyordu – karşıda, çok uzaklarda, olan evleri ise sanki araya beyaz bir perde çekilmişcesine gözden kaybetmişti… Tek bir şey haricinde hayat durmuş gibiydi…

Karşısındaki evlerin birinin bacasından tüten dumanlar.

Çocuğun gözleri fal taşı gibi açıldı. Dört yıldır yaşadığı bu şehirde, bu izbe hayat bahçesinde ilk defa böyle bir hareketlilik görmüştü. Bu düşünce dört yıl önce anlamadığı bir şekilde onun yolunu buraya düşüren şartları anımsattı, iç çekti çocuk. Sekiz yaşındaydı ama yaşadığı her şeyi tüm berraklığıyla anımsıyordu. Kırmızı renkten neden nefret edebilirdi ki zaten?

Dudağını büzdü ve yemeğinin gelip gelmediğini kontrol etmek için kapıya seyirtti. Kokulara bakılırsa gene aksamamıştı yemek ritüeli. Saat olarak aksamadığı gibi, gün ve çeşit olarak da aksamıyordu hiç. Saatine baktı, günlerden harenstrageydi. Gözlerini yumdu: Haşlanmış patates, dilimlenmiş domatesler, hindi yahnisi.

Kapının alt kapağından atılmış paketi açtığında hissettiği manzarayla karşılaşmıştı: Haşlanmış patates, dilimlenmiş domatesler, hindi yahnisi. Dudağını yalayarak masaya koyduğu tabaklara yumuldu. Çocuğu izleyenler tek bir şeyden emin olabilirlerdi ki; çocuk açtı. Önce patateslerini çatalıyla ezip püre haline getirdi, bir önceki günden kalan ekmeğini püreye daldırıp daldırıp çıkararak ağzına büyük lokmalar halinde atmaya başladı. Sonra domatesleri tek tek ağzına attı ama hep yaptığı gibi birazcık püreyi ve domatesin ezilmiş kısımlarını yahnisinin üstüne sürdü. Ve gene, her zamanki gibi, çatalını yahniye batırır batırmaz bir miktar sıvı hafifçe fışkırdı. En son, her şey bitince bu saçılan sıvılara ekmeğini banacaktı. Düşününce gülümsedi ve daha hızlı yemeye başladı.

En nihayetinde yemeği bitince gerindi, halıya uzandı ve karnını ovuşturmaya başladı. Gittikçe kilo aldığını hissediyordu. Dudağını büzdü. Tekrar camdan dışarı baktığında beyazlığın gittikçe arttığını fark etti; gökten süzülen minik beyaz tanelere hayranlıkla baktı. Ağzının açıldığını fark edince kendince utandı.

Başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Tanelerin usulca gökten süzülüşünü, sonra yerdeki öbekleşmiş beyazlıklara karışıp bir nevi silinip gidişini izledi. Sonra başka bir taneyi ve başka bir taneyi… Uzunca süre izledikten sonra sıkıldı. Yemek yediği çatalı ve tabakları suya tuttuktan sonra kapının altındaki kapaktan dışarı attı.

Birkaç kez kimlerin bu tabakları getirip götürdüğünü öğrenmek için kapının hemen dibinde beklemişti ama kimse gelmemişti. Yemek de yiyememişti haliyle ve çok acıkmıştı. O günden beri hiç merak etmemişti…

Burnunun kaşındığını hissetti, gözlerini kırpıp minik parmaklarıyla burnunu kaşıdı. Hapşırdı. Soğuk algınlığına yakalanmış olabilir miydi? Kapının çalınmasıyla irkildi. Evvela, hiç üstüne almadı. Sanki evde kendisinden başka insanlar da yaşıyormuş gibi, kapı başkası için çalınıyormuş gibi hissediyordu. En sonunda oturduğu yerden kalkıp kapıya doğru ilerledi…

Kapıyı açmadan önce dışarıyı dinledi; bir şey duyamadığı gibi hissedemedi de, düşünmeden kapıyı açtı…

Yıl: 2098

Yer: Nevada Çölü

Mekanik harfler ve sayılardan ibaret elektronik takviminde “sayfa” atladı: 31 Aralık 2098. Kitaplarda yazan ve toplumun inandığı efsanelerin pek çoğunun sergileneceği gecelerden biriydi. “Büyük felaket” sonrası bir grup Türk; çoğu felaketle dolu şehri aşıp Nevada’ya ulaşmış ve Maruda isimli bir kasaba kurmuşlardı. Sayısız talihsizlik yaşadıkları yolculuktan geriye kalan bir avuç grup hayata çeki düzen vermiş, hatta bir dönem birkaç duraktan ibaret olacak bir metro istasyonu bile yapılmaya çalışılmıştı ama talihsizlikler nedeniyle birçok madenci göçük altında kalmıştı… O günden beri kasabanın tam orta yerinde, insanların alıştığı bir görüntü olarak duruyordu…

Küçücük boyuyla, evin içinde dolanmaya başladı. Yeni uyanmış olan babasına doğru uzattı elindeki şeffaf takvimi… Ve çocuksu bir kahkaha patlattı. Babası da gülümseyerek çocuğun başını okşadı, biraz iç çekerek, gözleri şeffaflaşarak yapmıştı bunu. Birkaç saniyeliğine aklı efsanelere gitmişti… İçlerinden biri vardı ki…

“İki yaramaz napıyorsunuz orada?” cümlesi, dikkatini dağıtmıştı. Bu karısıydı. Çocuğuyla sürekli gezip tozması, kafa dengi iki yaşıt gibi olmaları sık sık karısı tarafından tiye alınırdı. Gülümseyerek gür bir sesle “Günaydın!” diye seslendi yatak odasının kapısından başını uzatıp.

Güzel karısı ve sevimli oğluyla normal sayılabilecek bir hayatı olmasına karşın, kafasını karıştıran şeyler yok değildi.

“İşaret parmağının ortasındaki boğum çizgisi olmayan, bununla birlikte hayvanlarla özel bir iletişim kurabilen biridir ki vaat edilmiş taht onundur, acıları ve güzellikleri dahilinde.”

Yutkunarak oğluna baktı, çilli minik burnuna ufak bir parmak dokunuşu yaparak çocuğun gülmesini sağladı. Kendisi de güldü ama sadece onu on yıldır tanıyan karısının anlayabileceği bir huzursuzluk vardı içinde. Kadın gelip beline sarılıp birkaç günlük sakalı olan yanaklarını hafifçe ısırdı. “Sakin ol…” diye fısıldadı kulağına; “…hepsi kuruntudan ibaret, göreceksin!”

Umarım, diye mırıldanıp başını salladı adam. Dalgındı, öyle bir yılbaşı geçirecekti… Hafif gülümseyerek oğlunu kucaklayıp havaya kaldırdı. “Gobi çölünün görebileceği en güzel yılbaşını yaşayalım mı evlat!” Sorudan ziyade gaz verme manasında bir cümleydi bu, ses tonu pek titremese de gözleri dalgınca bakıyordu. Çocuk kıkırdayarak başını salladı.

“Hadi, hadi siz çıkın alışveriş yapın! Ben de evi toplayacağım!” diye ‘yaramazlar’a takıldı kadın. Adam çocuğunun elinden tutup kapıya yöneldi, karısıyla öpüşüp vedalaşıp dışarı çıktı… Her yılbaşında akrabaları onlarda toplanırdı. Bunun birkaç sebebi vardı…

Bunlardan birisi; ailede evleri en büyük olan “çekirdek” kitlenin onlar olmasıydı. Diğeri, ailenin en küçük üyesinin onlara mensup olması olabilirdi… Yaklaşık on kişilik ailelerinin neşe kaynağı olan ufaklığın başını okşadı. Soğuk bir rüzgar eserken oğlunun montunun tüm düğmelerinin iliklenmiş olup olmadığını kontrol etti. Elini uzattı, sımsıkı tutarak caddeden ilerlemeye başladılar. Elektrik direklerinin yanından geçerken durdu, asılı kağıdı incelemeye başladı. Evlerin boyasıyla ilgili bir anketti. Şimdi okuyacak zamanı yoktu, köşedeki markete doğru ilerlemeye devam ettiler. Köşeyi dönerken kasabanın virane metrosunun bekçisi Murtaza ile karşılaştılar, selamlaştı adam bekçiyle. Saat henüz dokuz olmuştu, merakla ne yaptığını sordu adam. Murtaza başını okşadığı köpeği işaret etti. “Bugün…” diye lafa girdi “… metrodan çıkmış evime giderken burada pısmış durmuş bekliyordu. Şöyle bir yokladım, gözle görülür bir şey yok… Tesadüf ya, iyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş… Bu hayvancağız kendi gelmiş ayağıyla doktoruna…” dedikten sonra tepedeki tabelayı işaret etti. Hafif silik harflerle “VETERİNER” yazılıydı. Adam gülümsedi, başıyla onayladı. “İşinin ehli bir adamdır Metin Bey…” diye mırıldandı. Oğlunun köpeğe bakıp dalıp gittiğini görünce gözü seyirmeye başladı adamın.

“… bununla birlikte hayvanlarla özel bir iletişim kurabilen biridir ki …”

– Oğlum? diye seslendi belli belirsiz

Tepki gelmeyince birkaç kez daha tekrarladı; tuttuğu elini daha sıkı açıp kapamaya başladı. Birkaç saniye geçmişti ki “Hı!” diye silkinerek gözlerini açtı küçük çocuk.

– Oğlum… Neyin var? diye endişeyle sordu adam

Kafasını salladı çocuk, “Yok bir şeyim baba…” diye mırıldandı. Hiçbir şey alamamış olan bekçiyle vedalaşıp yola koyuldular tekrardan. Adam tam rahatlamış hissediyordu ki çocuk cümlesini tamamladı: “Garry ile konuşuyorduk baba…”

Adam yutkundu, hafif sakallaşmış gırtlağı kalktı indi; minik ter damlacıkları saç diplerinden alnına doğru yollandı. “Ki-kiminle dedin?” diye sayıklarcasına konuşurken duruverdi istemsizce. Çocuk şaşırmış ama gene de durmuştu, “Garry baba. Murtaza Amcanın sevdiği köpek.”

Adam daha fazla yutkunmuştu. “N-ne konuştunuz?”

“Baba üşüdüm…” diye omzunu silkti çocuk. Başını salladı adam, “Tamam oğlum, gideceğiz ama sen söyler misin; ne konuştunuz!”

Cümlesinin sonundaki soru kalıbında sesi istemsizce yüksek çıkmıştı. Çocuk irkilince önce kısa bir süreliğine kendisinden utanmıştı, çocuğun elini gereğinden fazla sıktığını da fark etmişti o an. Önce yumuşattı biraz avuçlarını, sonra da eğildi ve çocuğun yanaklarını elleri arasına aldı. Terden sırılsıklam olmuş yanaklarını okşamaya başladı. Göz göze temas kurmuş ve öylece duruyordu. Çocuk dudağını büzerek konuşmaya başladı: “İşin aslı, çok anlaşılır bir şeyler söylemedi; onu anladığımı bildiğini bile sanmıyorum. Kendi kendine sayıklıyordu… Patlamadan bahsetti, sonra sayıklamaya devam etti… Ben sadece “Neyin var?” diye sordum. Şok olmuş gibi susuverdi…”

Çocuk duraksadı, bir şeylerden çekindiği apaçıktı. Adam hafif sıkarak yanaklarını okşamaya devam ettiği çocuğun lafa devam etmesini bekliyordu ama etmeyecek gibiydi… Dudağını büzüp ayağa kalktı adam. “Nasıl konuşabiliyorsun hayvanlarla?” diye sordu yürümeye devam ettiklerinde.

Başını öylece sallayan çocuk bir yandan omzunu silkti. “Bilmem. Kafamın içinde beliriveriyorlar!”

Adam dudağını tekrar büzdü. Kasabanın tek marketine gelmişlerdi. İçeri girdi…

Birden bir gürültü koptu, adam korktu ve birkaç saniye boyunca nefes alamadığını hissetti. Birkaç genç elemanın alkışladığını ve iki tane Noel Baba kıyafetli adamın üstüne geldiğini hayal meyal fark etti. “Ne, ne oluyor?” diye homurdandı.

“Siz kazandınız!” diye bağırdı burnunda iltihap kapmış bir piercing izi olan, saçları omzunda küt şekilde kesilmiş kasiyer kız. Ve alkışlayarak Noel Babaları işaret etti…

“Ne kazandım?” derken şarkı söyleyerek etrafını saran Noel Baba figürlerini süzüyordu adam. Daha önce böyle bir uygulama olmuş muydu hatırlamıyordu. Herkes sus pus olmuştu. Kasiyer kızla, elinde kutuları taşıyan sivilceli çocuk birbirine bakakalmıştı. Noel Babaların sesleri uzaklaşmaya başlamıştı.

Adam daraldığını hissetti, üstündeki kazağın yakasını hafif çekiştirdi. Yutkundu.

Arkasından bir el dokununca titredi ve çığlık attı. Dönüp baktığında bunun Bekçi Murtaza olduğunu gördü. “Hey hey hey… Sakin ol evlat…” diye homurdandı adamcağız ve adamı hafifçe sağa çekip kendine yol açtı.

Sanki bir hayal dünyasında, bir jele bulanmışçasına havada yüzerek yaşıyordu. Gözlerini kırpıştırdı. Elleri boşluktaydı.

Boşluk…

Boş.

Titreyen bacaklarını umursamadan ellerine baktı; oğlu yoktu!

“Hayır!” diye bağırdı. “Hayır!”

Kasiyer kız iltihaplı yarasına aynadan bakarken irkildi. Ve adama doğru döndü, sabahın köründe neden bağırdığını merak etmekten çok yadırgayan bir bakış attı. Adam dudaklarını kemirmeye başlamıştı. Kızla göz göze gelince sinirini bastıramadan bağırdı:

“Siz! Neden bağırdınız?”

Kız omzunu silkti. “O iki adam, sizin arkadaşınız olduğunu ve size süpriz yapacaklarını söylediler…” Önüne dönüp Bekçi Murtaza’nın aldığı ürünleri kasadan geçirmeye başladı. Adam telaşla dönüp girdiği kapıdan geri çıktı… Ayaz soğuğu hala geçmemişti, yüzüne soğuk rüzgar üfleyince titredi. Sokak bomboştu…

Boş.

Elleri titremeye başladı, oğlunun yanında olmadığını anladığı ilk anı anımsadı… Bu ilk ve son anımsayışıydı o boşluk halini. Zira gözünü hayata kapatana kadar bu anı rüyasında görecek, her sabah kusarak uyanacak ve gün boyu iş yerinden evine kadar her gittiği yerde o anı yaşayacaktı… Titreyen gözbebekleri sulandı, sulandı, kaşınarak gözyaşına patladı.

Gözlerini kapattı, ellerini iki yana açarak gökyüzüne doğru baktı… Uzaklardan köpek havlamaları geliyor, bir rüzgar yanağını yalıyordu… Dudağının titrediğini hissetti hayal meyal, umursamadı.

Uzaklarda, belli belirsiz bir gezegen patladı ve kayan bir yıldız olan yansıması tam üç yıl sonra o markette işten çıkan -piercing yarasının yerinde küçük bir kızıl benek olan- kasiyer kız tarafından görüldü, gülümsetti ve bir dilek tutturdu. Bir keman dilemişti, kırılan eskisinin yerine gelecek olan bir keman… İşin aslı, talihsizdi genç kız. Bir önceki gece ofisboyun kullandığı kondomun yırtık olduğunu bilse başka bir şey dilerdi, kimbilir; gerçekleşirdi belki…

Yıl: 2101

Yer: Sibirya

Bilgisayar ekranında beliren kelimelere baktı öylesine. Sakalını sıvazladı. Minik gözlüğü, numara olarak da geride kalmıştı artık… Yaşlılık, diye homurdandı.

Bir keman sesi doldurdu odayı. Bazen teknolojik olarak tüm dünyadan ileri olmak güzel bir histi. Birisi bir şey dilediğinde, o “görürdü”. Gülümsedi. “Minik kaltak…” diye mırıldandı. Bir çıtırtı duydu, arkasını döndü. Gelen Yuri’ydi. Başıyla girmesini işaret etti. Baştan aşağı yeşil giyinmiş bu cüce, ailesinin en bilindik özelliğinin tipik bir temsilcisi olarak sadık bir gerizekalıydı.

“Geldi…” dedi sadece. İçeri almasını işaret etti yaşlı adam. Başıyla onaylayan Yuri dışarı çıktı, birkaç saniye sonra küçük bir çocuğu içeri soktu, başıyla kısa bir selam verip dışarı çıktı. Dışarıda huzursuzca bekleşen geyiklerin ruhani inlemelerini duyuyordu. Bir güç’ü hissetmiş olmalılardı… Yıllardır alıştıkları kendi zihninden başka bir güç… Karşısında oturan çocuk…

Birkaç dakika önce bilgisayara düşen görüntüleri gösterdi çocuğa. Marketi, sokağı -hatta büyük bir tehlike arz edecek şekilde evini-… Çocuk için bunlar “tanımsız”dı. Yaşlı adam gülümsedi, görev başarılmıştı -en azından şimdiye kadarki kısmı-; sakalını okşadı. Gülünce göbeği hopluyordu.

“Ben kimim biliyor musun?” diye sordu babacan bir tavırla. Çocuk başını salladı, dudağını büktü.

Eğildi, sadece çocuğun duyabileceği şekilde fısıldadı: Ben Noel Baba’yım çocuk!

Çocuğun gözlerinin parlamasını bekledi, istediğini alınca da bitirici vuruşu yaparak güldü: “Ve sıradaki Noel Baba kim, bil bakalım benim küçük zeki stajyerim!”

Gülünce göbeği hopluyordu, çocuk bunu sevmişti. Gülümsedi.

– SON –

You Might Also Like

No Comments

Leave a Reply

one × 4 =