Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi

Kara Anlık

Yorgun argın koltukta sızmak üzereydim.

Tüm gün koşturmaca içinde geçiyordu: Sabah kalk, işe git, kahvaltı yap, işte koştur, öğlen yemeği, koşturmacaya devam, paydos, eve koştur, akşam yemeği, biraz gazete veya kitap oku, televizyon karşısında sız. Tekrar aynı döngü…

Bir yanda yarısı içilmiş yarısı illa ki ziyan olacak olan bira kutusu, diğer yanda ise kaç gündür yediğimi hatırlamadığım cips paketim… Bir anda uykum kaçıvermişti. Gözümü şöyle hafifçe açıp dikkatli bir şekilde televizyona bakmaya başladım. Gördüğüm şey, gerçek miydi?

Kanal logoları yok olmuştu, hangi kanaldaydım onu da hatırlamıyorum ya, zaman zaman bulanıklaşan sanki bir kameradan direk görüntü aktarılıyormuş gibi bir görüntü vardı ekranda. Önce durumu algılayamadım ama muhtemelen viral reklam tarzı bir şeydi…

Yerimden kalktım, bu saatlerde koltukta sızarken uyanmışsanız yapabileceğiniz en mantıklı hareket sıcacık yatağınıza gitmektir. Ben de öyle yapmak için yerimden kalktım, televizyonu kapatmak için kumandayı elime almıştım ki bir anda odanın içini televizyondan yükselen ağlama sesi doldurdu; irkildim ve küfrederek kapattım televizyonu. Yastığa başımı koyar koymaz uyumuşum…

Sabah çalar saatin irkilten gürültüsüyle sarmaş dolaş olduğum yorganımı bir kenara fırlatmam bir oldu, her sabah geç kalmış gibi koşa koşa işe fırlıyordum; bir nevi önlem işte. Gerçekten geç kalmaktan iyidir, değil mi?

İşe vardığımda ofise henüz kimsenin gelmediğini anlıyorum; kapı kilitli. Bir of çekerek çıktığım merdivenlerden inerek iki yüz metre ilerideki alışveriş merkezine girdim. Güvenlikçiyle selamlaştık, geçen sene güvenlik kameralarını bizim büro bir cinayet nedeniyle incelerken tanışmıştık; o vesileyle muhabbet kurmuştuk. Hala da yemek yemeye falan geldiğimizde selamlaşır ayak üstü muhabbet ederdik.

– Naber Ayhan Abi?
– İyidir kardeşim senden?
– Hamdolsun abi, yuvarlanıp gidiyoruz… Var mı bir arzun?

Elimle işaret ettim; yoktu. Güvenlikçi Orhan’da bir terslik vardı ama zaman zaman insanların morali bozuk olur değil mi? Üstüne varmadım. İçerideki büfeden bir paket sigara ve rastgele bir gazete seçtim: Hepsinde aynı yalanları okuyor olduktan sonra adlarının bir önemi mi vardı?

Tam büfeden çıkarken, bir paket ciklet aldım; elimi cebime götürürken büfeci Salih Abi eliyle “benden olsun” diye işaret etti. Başımla selam verip çıktım. Sigara paketini yırtıp bir tane çektim içinden, havanın soğuğu ciğerlerime kadar işlerken titreyerek birkaç nefes çekmeye başladım. Bir ağlama sesi duydum, beynimde şimşekler çaktı; gece kapattığım televizyonu hatırladım, böyle saniyenin onda biri denilebilecek bir sürede oldu bu, sonra bir fark ettim ki sigarayı pantolonun üstüne düşürmüşüz! Bir küfür savurdum.

Ufak bir delik vardı artık mavi pantolonun üstünde, ağ bölgesinin iki parmak sağında. Homurdandım, ne tesadüf ki mavi bir boxer giymiştim, fazla belli olmayacaktı. Amerikan filmlerindeki şişko çocukların beyhude gülüşü koptu dişlerimin arasından. Aynı homurtuyla bir ciklet attım ağzıma ve ofise doğru ilerlemeye başladım. Rüzgar yavaşça savuruyordu saçlarımı, doğrusu biraz uzamışlardı. Çok uzayıp uzamamış olduklarını kontrol etmek için elimi kaldırmıştım ki aynı elimle zayıfça tuttuğum gazetem rüzgarın azizliğiyle havalandı ve sayfaları birer ikişer uçmaya başladı!

Bir küfür savurarak cikleti ağzımdan fırlatıp bir tekme vurdum havada süzülen toparlak pembe tükürük topuna, çat diye bir ses çıktı; havadaki gazete sayfalarından birine çarptı ve ikisi birden Japon kamikazeleri gibi kaldırıma düştü. Az önceki itici kahkaham gene benimleydi, kendimden tiksiniyordum git gide ve engellenemez bir tiksinçlik içindeydim. Yerdeki gazete sayfasını aldım ve sakızı biraz zorlayarak çıkardım. Havaya fırlatıp bir tekme attım tekrardan, çat diye çıkan sese binaen kaldırımın birkaç adım ilerisindeki “park edilmez” minvalindeki trafik işaretine çarpıp tam ortasına yapışmıştı. Burnumdan su gelene dek güldüm, tek başıma yürüdüğüm kaldırımda iki büklüm oldum; boş midem sızlamaya başlayana kadar güldüm. İlkokulda yolculukta midem istfra olmadan önce gelen kokuyu duyumsayınca da tıksırarak durdum.

Üstümü başımı düzelterek ofise döndüm. Necmettin gelmişti, arkası bana dönüktü; yaklaştım, ensesine bir şaplak vurdum. “Lan!” diyerek arkasını döndü. Her zamanki gibi getirdiği poğaçaları masaya koymuştu.

– Çekil la şurdan… diye yana ittirip masadaki poğaçalara yumuldum.

* * *

Haftanın bir günü, değişiklik yapma adına bira değil soda içiyordum. O gün bugündü. Mideme yayılan soğukluk rahatsız edici bir boyut kazanıyordu ki tüm günün yorgunluğuna isyan bayrağı çeken gözlerim kapanıvermişti ve ben, rahatsız edici bir rüya görmeye başlamıştım…

Zindan gibi bir yerde, koridorlarda koşuyordum. Sağdan soldan zincir şaklatma efektleri geliyordu… Ve bağrışlar, çığlıklar, inlemeler…

Ürpererek git gide daralan koridorda yürümeye devam ediyorum.

Zincir sesleri sanki duvarların öteki tarafında benimle birlikte ilerliyordu! Tüylerim ürpermişti, dişlerim zangır zangır birbirine vuruyordu. Koridorun sonuna gelmiştim! İlerisi karanlık, kopkoyu bir siyah bulut içindeydi. Başımı bulutun içine soktum, beklediğim şey ben başımı sokar sokmaz göz hizamdaki yerlerin aydınlanıp bir anda fluluğun yok olmasıydı ama…

Kapkara bir ziftin içine gömüldüm!

Bağırmaya çalıştıkça ağzımı açamadığımı fark ettim. Elimi ağzıma götürdüm: Ağzımda dikişler vardı! Dokunurken dikişlerin parlaklığını hissedebiliyordum; pürüzsüz, sert ve mesafesiz deri bağcıklar…

Ter, revan içinde kısa boğuk bir çığlıkla kanepede titrereyek gözlerimi açtığımda ilk yaptığım şey elimle ağzımı kontrol etmek oldu. Az evvelki deri bağcıklı dikişlerden eser yoktu. Rahat bir nefes aldım.

Açık kalmış olan televizyona gözüm takıldı. Gene bir önceki gece gördüğüm kamera görüntüsü vardı, şimdi odanın ortasında birisi oturmuş dizlerini göğsünde toparlamış yaralı bir tırtıl gibi büzüşmüştü. Televizyona yaklaştım.

Duvarın bir ucundan diğer ucuna kadar birkaç metrede bir bileklik olacak şekilde bir zincir vardı. Rüyamda duyduğum zincir seslerini anımsadım, tekrar ürperdim. Yutkunduğumu hissediyordum. Bu nasıl viral reklamdı böyle?

Kameranın çekim alanında neredeyse başka hiçbir şey yoktu. Ortada büzüşmüş oturanın bir kadın olduğundan emin olmuştum. Saçları ve teni, her ne kadar kollarında kan lekeleri ve siyahlıklar olsa da, beni bu düşünceye itmişti. Dikkatli bir şekilde kadına bakarken birden başını kaldırdı ve sanki ona baktığımı biliyormuş gibi gözlerimin içine gözlerini dikti!

Bir çığlık atarak elimdeki kumandayla alelacele tuşlara basıp kapattım televizyonu.

Nefes nefese kalmıştım, bir bardak su içtikten sonra yatağa girdim; başımı yastığa koyar koymaz huzursuz bir tilki uykusuna daldım…

* * *

Kararım kesindi, bugün gözümü bir saniye bile kırpmayacak ve şu lanet olası gece yarısı kuşağı reklamını yayına girer girmez yakalayacaktım. Eninde sonunda bir açık verirlerdi değil mi?

Kahvenin dumanını üfledim, elimdeki not defterime her ihtimale karşın hangi kanalın açık olduğunu not düştüm. Yanına da saati tabii… Sıkıntıdan kanal değiştirdikçe, defterdeki kanal isimlerinin yanı sıra saatler de artıyordu… En son anımsadığım şey 6:56’da not düşmüş olduğumdu, sızıvermiştim.

Uzaklardan çalan bir çalar saatle bir saatlik uykum bölünmüştü.

Uyanır uyanmaz gözüm televizyona takılmış ama not defterimdeki son kanalın açık olduğunu görünce tepemin tası atmıştı; bir küfür savurarak homurtuyla sızdığım yerden kalkıp alelacele giyinerek işe gitmek için yola çıktım…

* * *

Hamburgerin hardalı akıp üstüme damladığında pantolonumdaki deliği hatırladım. Belli belirsiz bir küfür savurdum. Tam silmek için masadaki peçeteye uzanmıştım ki, ileride yürüyen bir kadına gözüm çarptı. Asil bir yürüyüşü vardı. Dizinin biraz üstünde bir eteği, parlak kırmızı ayakkabıları, şık bir kürkü vardı. Başındaki şapka da sevimli sayılırdı. Ama dikkatimi çeken bunlar değildi.

Bu kadın “o”ydu.

İki gece önce bana ekranın öteki tarafından bakan kadındı!

Ayağa fırladım, hamburgeri tabağa atıp sandalyeye astığım ceketi bir hışımla alarak kadının arkasından koşmaya başladım.

Güvenilir bir takip mesafesi koyarak aramıza, beni görüp görmediğini anlamaya çalıştım önce. Görmüştü. Belki de sadece onu görmem için gelmişti karşıma… Bir küfür savuruyordum ki, artık alış veriş merkezlerine kadar sızmış olan mendilci çocuklardan biri çıktı önüme.

“Abi mendil al mendil var mendil…”

– Siktir git lan başımdan! diye elimi sallamıştım ki, elime sivri bir şeyin battığını hissettim

Güvenli takip mesafesi kavramımın piç olduğunu kadının koşar adımlarla yanaştığını görünce anladım. Son bir gayretle çağrı cihazıma rastgele bastım, tam yere düşmüştüm ki; kadının “Ay kocam bayıldı!” diye bağırdığını duydum. Küfür savurmuş muydum, hatırlamıyorum.

* * *

Öksürdüm.

Ciğerime kaçan su, daldığım koyu karanlık uykudan uyandırdı beni.

Karanlık hissinden daha kötü bir hisse bürünmüştüm: Soğuk bir belirsizlik.

Gözüm seyiriyordu. Daha iki gün önce ekrandan bana bakan yara bere içindeki kadın gayet şık bir şekilde karşımda ayakta duruyordu. Gülümsemesini farklı bir ortamda olsak seksi, çekici, en kötü ihtimalle sevimli olarak niteleyebilirdim ama şu an için tek tanımım “sinsi” olmuştu.

Yanında bir masa vardı.

Gözlerimi kıstım, hiçbir şey göremiyordum ama parlak bir şeyler vardı. Metalik bir parlaklık…

Başımı azıcık oynatabiliyordum, görebildiğim kadarıyla birkaç gündür televizyonda gördüğüm zindanımsı odadadaydım. Zincirleri daha net görüyordum şimdi ve göremediğim kısımda neler olduğunu da…

Kemikler vardı.

Haykıracak oldum, gözlerimin büyüdüğünü hissediyordum. Ağzımı istemsizce açmıştım ki yüzümde bir tokat şakladı.

“Ağlama! Azıcık erkek ol!” diye bağırdı ağzından tükürükler saçan kadın.

Yüzüme çarpan sıvılarla geçmişe gittim, ama çok geçmişe değil… Üç gün önce…

Tükürük topu haline gelmiş sakızı kaldırdığım gazete sayfasında yarım sayfa bir haber vardı.

“Artık Serbest”

“İki yıl önce bir alışveriş merkezinde tartıştığı ikizleri kaçırıp işkence ederek birinin ölümüne birinin de ciddi yaralanmasına neden olan tinerci dün yapılan duruşmada iyi halden cezasının indirilmesiyle serbest kaldı. Tinerci O. T., yaptığı kısa açıklamada eskisi gibi bir madde bağımlısı olmadığını ve temiz bir sayfa açmak istediğini söyledi. Cinayetin görgü tanıklarından alışveriş merkezinin güvenlikçisi ve aynı zamanda maktulun abisi Orhan Çömez, adalete güvenleriin kalmadığını açıkladı.

Kardeşlerden hayatta kalan A. Ç.’nin halen psikolojik destek aldığını belirten Orhan Çömez, bu haberi kardeşinin nasıl karşılayacağını bilemediğini de sözlerine ekledi.”

Bir tokat daha yemiştim.

“Yüzüme bak!” diye bağırdı kadın. Baktım. Gözünün altında başlayıp çenesine kadar inen belli belirsiz bir dikiş izi vardı. Kıyafetinin açık kısmından vücudunun da yer yer kalıcı yaralara sahip olduğunu görebiliyordum. Nefesim kesilmişti.

Ayağımın ucu hafif bir suya değiyordu. Su mu? Yüzümü buruşturdum. İdrar içine mi oturtmuşlardı beni?

“Bak…” diye mırıldandım, “… benim hiçbir suçum yok. Sadece kamera görüntülerini analiz etmiştim…”

Bir tokat daha yedim. Dişlerim sızlamaya ve yanaklarımın iç çeperlerinden kan sızmaya başlamıştı.

“Sakın… bana… yalvarma!” diye tısladıktan sonra okkalı bir yumruk savurdu. Geri düştüm, sandalyem devrildi ve suyun içine gömüldüm. Kafamın arkası müthiş acıyordu. Kan da sızıyor olabilirdi. Yutkundum, beni kaldırmasını bekledim. Bir açıklama yapmasını. Ve…

Beni çözmesini!

Bir karartı geldi, başımda dikildi. Lanet olası karanlık hissi.

Gözümü kıstım.

Kadın başımda dikiliyordu. Elimden ayağımdan bağlandığım ve bir kaplumbağa gibi ters dönüp suyun içine gömüldüğüm lanet keşmekeşte ayaklarını iki yanımda dikmiş ve yukarıdan bana bakıyordu.

Bir kahkaha attı, her haliyle ürkütücü ve huzursuz edici bir kahkahaydı. Eğildiğini görebiliyordum ama ne yaptığını anlayamıyordum. Ayağının birinin kalkıp geri indiğini, sonra diğerinin de aynı sırayı izlediğini suya basışlarından anlamıştım. Kadın da doğrulmuştu tekrar. Elinde bir şey tutuyordu…

Birkaç saniye derin bir sessizlik çöktü, sonra belli belirsiz bir ses duydum; bir sıcaklık hissi alnımdan aşağı yayılıyordu. Edebileceğim en ağır küfürleri savurdum peşi sıra; kadın yüzüme işiyordu! “Seni lanet olası….” yüzüme bir tekme yedim ve tekrar karanlık bir uykuya daldım.

Tekrar uyanmıştım. Saatleri şaşırmış, günlerden bihaberdim. Alnımda kurumuş kalmış idrarın kokusu sanki tüm vücuduma yayılmışçasına kuvvetliydi. Tiksinerek yüzümü buruşturdum.

Birden gözlerimin önüne kadar eğildi kadın. Delicesine bir bakışı vardı, delip geçen…

“O gördüğün görüntüler gerçekti. Biliyor musun? Üç gün boyunca bana ve ablama yapılan işkencelerin bir kısmıydı…”

Anlattıklarını beynimden geçirmeye çalışıyordum, yaşadığım son birkaç günün etkisiyle psikolojim bozulmuş ve odaklanma sorunum tekrar ortaya çıkmıştı.

Dinlemediğimi düşündüğü için sinirlenip bir çığlık attı ve uzaklaştı.

“Dur!” diye bağırdım, “Dur!”

Hemen dönmüştü. Elinde bir matkap vardı! Belli belirsiz bir inleme yayıldı dudaklarıma, “Onu yapma… N’olur…” diye yalvardım. İğrenilecek bir durumu da geçmiştim artık.

Başını sağa sola salladı, matkabın çalışma sesini duyuyordum; göz hizamdan kaybolmuştu! Göremediğim için daha da korkuyor, tir tir titriyordum. Birden sağ diz kapağımda sonsuz bir acı hissettim, asır gibi gelen saniyeler sonrası acı hissi yerini karanlığa bırakmıştı…

* * *

Aceleyle yerimden kalkarken dizimi masanın kenarına çarpmıştım. Acıyla iki büklüm olurken elimdeki çay bardağını ve diğer elimdeki sigarayı masaya düşürüverdim. Küfür üstüne küfür savurdum: Davanın tek delili mahvolmuştu.

Video kaset artık çay ve sigara külünden oluşan bir gölcükte yüzmekten beter haldeydi.

Necmettin içeri girmişti, gözleri faltaşı gibi açıldı. Geldi bir tokat vurdu bana. “Naaptın lan sen!” diye bağırdı, sorudan ziyade hitaptı bu. Kendime gelemedim, tokatla gözümün önüne kasetleri elleri titreyerek bana teslim eden iki yüz metre ilerideki alışveriş merkezinin güvenlikçisi gelip duruyordu. Necmettin titreyen elleriyle bir sigara çıkardı, iki üç başarısız denemeden sonra yakabilmişti. Derin nefesler çekti, gözlerini kapatıp dumanını savurdu. Bir tokat daha indirdi yüzüme.

“Bu boku temizle…” dedikten sonra sigarayı elime tutuşturup ofisi terk etti. Başımı ellerimin arasına aldım, ne yapmıştım ben?

* * *

Soğuk su duşuyla tekrar kendime geldim. Tüm vücudum çıplaktı, pis bir küvette soğuk bir su gölünün içindeydim. Başıma gelecek her şeyi koşulsuz kabul etmeye kendimi hazır hissediyordum: Bu canavarı, karanlıkla beslenen bu kadını ben yaratmıştım. Gözümün birini açamıyordum, bademciklerim şişmiş, dilim pelteleşmişti. Ama cesur hissediyordum kendimi. Titremeye başladım soğuktan dolayı…

Kapı ardına kadar açıldı, kadın içeri girmişti. Göz göze geldik.

“Uyandın demek… Neyse, nerede kalmıştım? Televizyonundaki görüntüler! Onları abimle evine girip gizlice televizyonuna uzaktan kontrol yükleyerek gösterdik… Aslında anlamanı bekliyordum ama kötülükler karanlığın çocuklarıdır, unutmuş olman normal…”

Duraksadı, bilgiç bir gülümsemeyle dudaklarını büzdü.

“Ama bir kez hatırlayınca, bir daha unutamazsın. Unutamayınca da, unutturmazsın…”

Ne yapabilirdi ki? Ne…

“Unutturmamak için de konuşursun…”

Rüyamdaki soğuk deriden bağcıkları anımsadım, ürperdim.

Uzandı, göremediğim bir yerden bir şeyler aldı. Titremeye başladım, birkaç dakika öncesi kadar cesur hissedemiyordum kendimi. İstemsizce, gözümden yaşlar aktı.

Soğuk eliyle omzuma bastırdı, sol bacağını üstümden geçirip küvetin yanına attı. Ayakta doğruldu, başımı kaldırmaya korkuyordum…

Eğildi, elindeki bir şeyi ağzıma dayadı: Soğuk bir metal plakaydı bu. Gözlerim irileşti, titremeye ve ağlamaya başladım. Diğer elindeki matkabı çalıştırdı…

Yüzüme yaklaşan matkabın sesini duyuyordum, gözlerimi kapatmış ve karanlıktan medet ummaya başlamıştım… Ama karanlıklar acımı dindirmeyecekti, birkaç saniye sonra bunu çok iyi anlamıştım.

Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi | Mart 2011

You Might Also Like

No Comments

Leave a Reply

18 − two =