Basından

“Hayatımız Polisiye Romanlarındaki Gibi”

Okuyucularımıza biraz kendinizden bahseder misiniz? Alper Kaya kimdir?

1990, Ankara doğumludur. Gazetelerde spor yazıları yazmaktadır; polisiye romanlar ve hikayeler yazmayı sevmektedir. Beş tane yayınlanmış, dört tane de henüz yayınlanmamış romanı vardır. Sanıyorum ki kısaca böyle tanımlayabilirim.

Yazmaya kaç yaşında başladınız?

Yazmaya, okuma ve yazmayı öğrenir öğrenmez yani yedi yaşımda başladım. Kısa hikayelerle başlamıştım, doğal olarak. Ancak roman formatında sayılabilecek ilk çalışmamı ortaokulda Türkçe dersi ödevinde yazmıştım… Hatta bir de o çalışmanın bir kısmını sınıfta sesli okumak zorunda kalmıştım da, o uzunluk gözümü korkutmuştu!

Gazetecilik serüveniniz de ilginç… Neredeyse hiçbir mecrada kendisine yer bulamayan 2. ve 3. Lig’i yazıyorsunuz… Üstelik Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nden ödül alan en genç gazetecisiniz… Neden alt liglere yoğunlaştınız?

Daha evvelinde, “Bir Ayda 5 Kulvar” adıyla yürüttüğüm online bir projem vardı. Bu proje kapsamında bir ay içinde Süper Lig, 1. Lig, 2. Lig, 3. Lig ve Türkiye Kupası’ndan birer maça gitmiştim. O dönemde alt liglerdeki maçların daha ilgi çekici olduğunu düşündüysem de, aradan aylar geçtikten sonra gittiğim 3. Lig maçıyla bu zehir bana işledi diyebilirim! Bir tahayyül edin; 2. ve 3. Lig’de 70’e yakın takım var, bir yıl boyunca maç yapıyorlar ve kimse bu maçları yazmıyor… Ne haksızlıklar dönüyor, ne başarılar ne başarısızlıklar elde ediliyor; kimsenin umrunda değil! Benim çok garibime gitti ve bu konuya eğilmeye karar verdim… Dediğiniz gibi, yedi yıldır da bu ligleri elimden geldiğince takip ediyorum.

Günümüzdeki edebiyat durumunu nasıl buluyorsunuz ?

Günümüzde, elbette çok kaliteli eserler çıkıyor. Ancak çoğunluğun azınlığa bir tahakkümü edebiyat piyasasında da çok ağır bir şekilde belli oluyor ve bu ağırlığı maalesef en çok da raflarda görebiliyoruz. Çok satanlar raflarına inat, bir de “çok satması gerekenler” rafları inşa edilmeli diye düşünüyorum vakit geçmeden.

Raflarda kaç kitabınız bulunmakta? Ve sizin için en özel kitabınız hangisidir?

Beş romanımın üçü şu an raflarda bildiğim kadarıyla. Ancak o üç romanın da genişletilmiş yeni baskıları Oğlak Yayınları tarafından yayına hazırlanıyor. Benim en özel kitabım, aslında ilk romanım “08:00” ama yazarlık kariyerime yön veren romanım olan, Komiser Tahsin Serisi’nin ilk kitabı “Kaçak” da çok özel bir yerde. Polisiye edebiyata tamamen yönelmeme vesile olduğu için bundan yıllar sonra dönüp baktığımda benim için çok farklı bir yeri olacağına inanıyorum.

Kendi kitaplarım haricinde, kollektif derlemelerde de yer alıyorum. Şimdiye dek üç derlemede yer aldım ve bu derlemelerden son çıkan “Aşkın Karanlık Yüzü”, benim de çok içime sinen bir çalışma oldu. Ben dahil on dört yazar, 14 Şubat temalı birer hikaye yazdık. Gerçekten çok karanlık bir kitap oldu!

Yeni bir kitap hazırlıyor musunuz? Şayet hazırlıyorsanız konusu nedir?

Yeni bir kitap hazırlamıyorum. Lakin şimdiye kadar Komiser Tahsin Serisi’nden yayınlanan üç kitabıma ek olarak serinin dördüncü ve beşinci kitaplarını da geçtiğimiz yıl bitirip Oğlak Yayınları’na teslim ettim. Önümüzdeki aylarda belli bir periyot dahilinde yayınlanacaklar diye biliyorum. Sırada ise serinin altıncı kitabı var, bazı yeni projeler üzerinde çalıştığım ve henüz serinin yeniden basımı başlamadığı için altıncı kitabı biraz bekletiyorum.

Yeni projeler de farklı kitaplar mı, yoksa bambaşka şeyler mi?

Aslında bambaşka şeyler. Kısa ve uzun metraj filmler ile polisiye tiyatro oyunları üzerine yoğunlaştım; ayrıca SinePlus Akademi’de her cumartesi akademinin öğrencileriyle bir araya gelip polisiye kurgular üzerine biraz sohbet, biraz çalışma içeren bazı güzel hareketlerde bulunuyoruz.

Polisiye hikayelerinizde öne çıkan kurgulardaki ilham kaynaklarınız nelerdir?

Hikayenin başı, ortası ve sonu bir anda kafamda canlanıyor. Bazen sabah kalkınca uykudan uyanıklığa henüz geçmediğim evrede, bazen günün en yoğun saatinde, bazense akşam bilgisayar başında otururken aklıma geliveriyor her şey. Sonrasında ben de oturup, o satırbaşlarının arasındaki boşlukları dolduruyorum.

Polisiye roman yazarı olarak, Türkiye’de polis vatandaş ilişkilerini nasıl görüyor, nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de işin aslı, sadece polis – vatandaş olarak değil; genel olarak kamu sektörü – vatandaş ilişkisinde muazzam bir empati yoksunluğu var. Zaten bunu çok yoğun bir şekilde gözlemlediğim için şu sıralar Sosyal Hizmetler üzerine iki yıllık bir okul okuyorum; bitirip de dört yıllığa tamamlayabilirsem, akademik bir çalışma yapmayı hedefliyorum.

‘Sherlock Holmes’ sizin için ne ifade ediyor?

Sadece Sherlock değil, dönemine damga vuran bütün polisiye ve korku unsurlarına büyük saygı duyuyorum: Agatha Christie’nin Miss Marple’ı ve Poirot’u, Hitchcock’un külliyatı, Peyami Safa’nın Cingöz Recai’si ve hatta Dracula gibi kült karakterler…

Ancak soruya dönecek olursak, Sherlock’taki asıl gizem; hiçbir hikayesinde bir cinayet olmamasında yatar. “Durum hikayeleri” olarak biraz da sığ bir şekilde de olsa nitelendirebiliriz pek âlâ. Bu gizem unsurunu her hikayesinde diri tutabildiği için de Doyle’un karakterine polisiye tarihinde apayrı bir paragraf ayırmak gerekiyor zaten…

En sevdiğiniz yazarlar ve kitaplarını bizimle paylaşabilir misiniz?

“En sevdiğim yazarlar” sınıflamasına pek girmeseler de, kitapları ile beğeni sıralarımı zorlayan iki yazar var. “İnsanlar Üçe Ayrılır: Sayı Saymasını Bilenler ve Bilmeyenler” kitabı ile İsmet Berkan, “Haberci Çocuk Cinayetleri” ile Perihan Mağden. Bu iki kitabı geçecek olursak Stephen King, Enid Blyton, Tess Gerritsen gibi isimleri büyük ilgiyle okudum, okuyorum. Yerli polisiyede ise bilhassa son dönemi baz alırsak Çağatay Yaşmut ve Nurdan Beşergil’in yeri benim için ayrıdır.

Son olarak, sizin gibi genç yazarlara ne öneriyorsunuz?

Eğer üzerinde çalıştıkları bir kurguları varsa hiç ara vermeden, günde bir paragraf dahi olsa, yazmaları. İlk yazım aşamasında dönüp geriye bakıp da, düzeltme ve eklemeyle uğraşmadan; sadece yazmaları. Sonra da ilk taslağı başkasının gözüyle okuyup, en acımasız eleştirileri getirmeleri. Tabii, bu aşamanın sonrasında oturup, gerektiği kadarıyla o taslağı neredeyse sıfırdan elden geçirmeleri…

Yayınevlerine kitap dosyası gönderme hususu ise bambaşka bir mevzu. Tek bir şey önerebilirim bu konuda: Hangi türde yazmışlarsa, o türde yerli yazarı en çok olan yayınevlerine ulaşmaya çalışmaları. Ötesi tamamen kendi yeteneklerine ve şanslarına kalmış…

Bizim Anadolu Gazetesi | 19 Mart 2017

No Comments

Leave a Reply

eight − 5 =