Evrensel Pazar

Kasa Her Zaman Kazanır

Online oyunlar geliştiren bir bilişim firmasının, muhasebe bölümünde çalışmaya başlayalı dört ay olmuştu. Karşılıklı masalarda çalıştığımız Okan’la kısa sürede birbirimize alışmış; öğlen yemeklerinde aynı yerlere gitmekten, sigara molalarını birlikte kullanmaya kadar pek çok konuda beraber hareket etmeye başlamıştık. Hatta birimiz diğerinin ne zaman çay, kahve veya sigara içeceğini bir bakışından anlar olmuştu.

Gene öyle bir molaya çıkmıştık. Aslında ben pek istemiyordum ama Okan’ın bakışları, adeta yalvarır gibiydi. Haftalık kotamı doldurmak için birkaç havale işlemim kalmıştı. Hatta ben ayağa kalkarken gelen bir havale talebi, kotamı dolduracak kadar yüklüydü. Gelen talepleri on dakika bekletme hakkımız vardı, bundan güç alarak ayağa kalktım ve sigara içmek için binanın dışına giden merdivenlere yöneldim.

Cep telefonumda hazırladığım bir dosyada, hem günlük hem haftalık hem de aylık havale miktarlarını işliyordum. Dışarı yöneldiğim sırada dosyayı açıp, gelen son talebi de sisteme işlemem halinde şirketin işe girişte vadettiği ‘small’ sınıfa gireceğimi ve öğlen yemekleri için günlük on beş lira almaya hak kazanacağımı fark ettim.

Şirket, pek çok online oyun geliştiriyordu. Durmaksızın, hunharca yeni oyunları piyasa sürüyordu. Bilardo ve futbol gibi spor oyunları da poker, yüzbir gibi şans oyunları da geliştirilen türler arasındaydı. Bu oyunların ortak tek bir özelliği vardı: Bir veya en geç iki hafta oynadıktan sonra bazı özelliklerinin daha avantajlı olduğunu düşünüyordunuz. İllaki düşünüyordunuz. Hem, kim düşünmez ki? Sen alelade bir şekilde bilardo oynarken, karşındaki oyuncu birkaç lira karşılığı aldığı bir ıstaka sayesinde toplara daha falsolu vurup seni yenerek prestij puanını düşürüyorsa, sen de beş – on lira yüklersin sisteme.

İşte o beş, on lira; hiç beş, on lira olarak kalmaz. Güven bana. Kalmayacak. Hem, nasıl kalsın ki? Istakayı aldın, toplara istediğin falsoyu veriyorsun. Peki ya otuz liralık bir çuha ile zemini ısıtmayı ve rakibin toplarını yavaşlatmayı düşünmez misin?

İllaki düşünürsün.

Herkes düşünür. Düşünüyor da.

İşe ilk girdiğimde ben de inanmıyordum ama ne havaleler gördü bu gözler!

İşe ilk girdiğin zaman, XS (XSmall) adı verilen minik bir sınıfta oluyorsun. Minik dediysem, üye sayısı olarak değil. Zira şirketin yüzde doksanı XS sınıfında… Çoğu kişi sabır denen erdemden yoksun olduğu için S’ye, yani Small’a, terfi edemeyerek işten ayrılıyor.

Her sınıfta farklı özellikler var, şirket yönetimi oyunlaştırma denilen metodu kullanarak sanki bölüm kilidi açıyormuşuz hissi yaratmayı prensip edinmiş görünüyor. Ki bu da bence sistemin sürekliliği için şart… Yani, kim ucunda fazladan bir ‘kıyak’ vadedilmeden işe gelip gider ki? Emeklilik mi? Çok uzun periyotta plan yapmamayı öğrenecek kadar hızlı yaşamıyor muyuz sizce de?

Bütün bu düşünceler eşliğinde, şirketin önüne inmiş; kaldırımda her zaman sigara içtiğimiz yerde ayakta dikilerek sigaralarımızı tüttürmeye koyulmuştuk. Genelde hiçbir şey konuşmazdık bu tarz molalarda.

Gene öyle olmuştu; havaya, etrafa bakınarak sigaralarımızı içiyorduk. Havanın bir anda kapanması, tadımızı biraz kaçırmıştı… Ama olur o kadar; yeter ki cebimizdeki paramız, damarımızdaki kanımız sağlam kalsın değil mi? Hava dediğin bozulur, düzelir. Sağlık ve maddiyat öyle mi?

Bir anda, şimşekten bozma bir ses koptu. Apaçık bir şekilde ürkmüştük! Belli edemesek de, birbirimize bakıp gülümseyerek omuz silkmekle yetindik. Karşı kaldırımdan birkaç madde bağımlısı geçerken, sesi duyduğumuz ana nazaran daha da ürktüğümüzü fark ettim. Madde çekmekten zar zor yürümeye başlamışlardı… Her halleriyle korkutucuydular!

Okan’ın da benim gibi düşündüğünü fark ettiğim an, ikimizin de sigaralarımızı bitirmek için daha hızlı nefesler çektiğimizi anladığım andı. Tam sigaralarımızı bitirip yola fırlattığımız sırada, ofisimizin yer aldığı binanın cam dış kapısında bir patırtı koptu. Üç kişi, içeriden cama dalmıştı! Camdan çıktıklarında her yerleri kan revan içindeydi ama onlar pek umursamadan, adeta birer zombi gibi üstümüze yürümeye başlamıştı…

Gibi kelimesinin fazla olduğunu onların bize bakışlarını fark edince anladım. Zombi olmuşlardı adeta! Bakışlarındaki donukluk, yarı açık dudaklarından tıslarcasına dökülen homurtular, ellerini bize doğru uzatmaları… Böyle bir tavrı en son, halamın kızının düğününde halaya eşlik etmem için üstüme gelen akrabalarımdan görmüştüm!

O gün nasıl halaydan kaçtıysam, bugün de zombilerden kaçabilirdim pek âlâ… Okan’la beraber, ofisimizin yer aldığı sokağın üstüne doğru koşmaya başlamıştık. Saniyeler sonra Okan’ı durdurdum. Ofisten çıkan zombiler, dizilerdeki kadar bile zeki değillerdi; biz kaçtıktan sonra oldukları yerde kalmışlar, boş boş etrafa bakınmaya başlamışlardı.

Okan, onu durdurmamdan çok rahatsız olmuş; tuttuğum kolunu kendisine doğru çekerek sokağın üstüne kaçma konusunda inat etmeye başlamıştı.

–    Okan, ofisten almam gereken bir şey var!

Fısıldarcasına konuştuğumu, cümlem bitince fark ettim. Bizi duyabileceklerini sanıyordum muhtemelen… Okan, “Sen deli misin!” diye bağırmış hissi uyandıracak kadar şiddetli bir şekilde gözlerini devirdikten sonra fısıldadı:

–    Şaka yapıyorsun sanırım? Ofiste en az on beş kişi çalışıyor!

Sokağa bakarak, “Dördü burada zaten…” diye homurdandım. Okan’la kendimi göstererek ekledim:

–    İkisi de biziz, etti mi altı. Dokuz kişiden mi korkacağız?

Okan’ın en hassas noktalarından birisi, zaaflardı. Korku, özlem, mutluluk gibi insani hisleri tamamen dışlamıştı. Bu tarz hislere dair ufak göndermelere dahi tahammülü yoktu. Nitekim gene öyle olmuştu ve benim ‘korku’ kozunu oynamam Okan’da sahte kahraman havası yaratmıştı. Göğsü dikleşmiş, bakışları keskinleşmişti.

Elimle omzuna vurdum.

–    Biliyordum, dostum!

Okan, benim son söylediğimi hiç duymamış gibiydi. Gözlerini binanın kapısına dikmişti. Akabinde, hiç konuşmadan aynı anda yürümeye başladık. Kırık cama varana dek hiçbir engelle karşılaşmamıştık. Kırık camdan içeri girmeye çalışacakken, Okan beni durdurdu.

–    Kanla bulaşan bir hastalık olabilir…

Ben şaşkınca bakarken, durdurmama fırsat vermeden belindeki manyetik kartı okutucuya takıp kapıyı açtı. Bu, büyük bir hataydı. Zira, kırık camları da süpüren kapı şangırtıyla açılmış ve sokakta duran dört zombiyi bize doğru döndürmüştü. Onlar üstümüze gelirken biz koşar adımla ofise çıkmaya başlamıştık bile… Kapının kapandığını ve gelenlerin kapıya çarparak belki bir iki fire vererek de olsa binaya girdiğini anlamamak için aptal olmak gerekiyordu.

Ofise kısa sürede vardıysak da etrafta ilerlemek çok zordu. Masalarımız, giriş kapısının tam çaprazında üç masanın arkasında duruyordu. Bizim masaya giden yolda, bir resepsiyon kısmı ve bir de mutfak girişi vardı… Her yerden bir şeyler çıkacak gibi duruyordu!

Çok sessiz, dikkatli olmak zorundaydık. Resepsiyon bankosunun arkasından bazı hırıltılar ve hışırtılar geliyordu ama dikkatimizi yola vermiştik. Orada olanları umursayamazdık…

Nefesimizi tutmuş bir şekilde masaya doğru yaklaşmışken, gereğinden fazla yakından gelen bir homurtu ikimizi de korkudan titretmişti… Okan etrafı kolaçan ettiğini işaret edip bana da işimi bir an önce halletmemi söyledi.

–    Çabuk ol!

Tıslarcasına fısıldadığı bu söz, beni de kendime getirmişti. Uzanıp bilgisayarın şifresini girdim, havale ekranımı açtım ve sadece üç dakikası kalan, beni S pakete yükseltecek olan havaleyi onaylamak için gerekli şifreleri girdim. Bingo, firmanın kasasına para transferi yapılmıştı!

–    Senin Allah belanı versin, bunun için mi…

Okan, sözünü tamamlayamamıştı. Dönüp merakla baktığımda masanın altından uzanan, eskiden birim şefi olarak bildiğimiz fakat şimdi o eski halinden eser kalmamış olan Murtaza Bey tarafından ısırıldığını gördüm…

Okan öfkeyle bana doğru uzanacakken tökezledi, yere düştü. Masanın altından uzanan üç farklı el, Okan’ı içeriye çekerken ben koşarak kaçmaya başlamıştım. Ofisten çıktığım sırada Okan’ın çığlıkları yavaşça dinmeye başlamıştı.

Koşar adımlarla basamakları inerken adeta havada uçuyordum. Neyse ki, kapıdan içeri girmiş olan ‘dönüşmüş’ eski mesai arkadaşlarımdan eser yoktu ortada. Sevinçle dışarı çıktığımda, açık havayı içime çektikten sonra telaşla telefonuma sarıldım.

Telefonumu açarken ellerim titriyordu, nasıl şimdiye kadar bekleyebilmiştim ki?

Dosyamı açıp, son yaptığım havalenin meblağını küçük kutucuklara işledim. Bingo! Daha önceden kodladığım sistem, benim S sınıfına yükseldiğimi gösteren minik yeşil bir kutucuk belirmişti Excel dosyasında.

Bir de, ‘Kasa her zaman kazanır’ derlerdi; hani? Ben de kazandım işte!

Bunu düşünürken, gözlerim kararır gibi oldu. Yukarıdan bir şeyler kafama damlamış; gözlerimin önünü kapatmıştı. Telefonu korumaya çalışarak diğer elimle yüzümü sildiğimde bunun kan olduğunu gördüğümde iğrenmiştim.

Yukarı doğru bakacakken, telefonu korumak için duvar kenarına doğru ittiğim elimde bir sıcaklık hissettim. Dönüp baktığımda, kim olduğunu çıkaramasam da ofisten tanıdık birisini daha gördüm; kolumu ısırmıştı! Artık, kolumu çekebilmek için çok geçti…

Kasa, her zaman kazanıyordu gerçekten.

 Evrensel Pazar | 26 Mart 2017

You Might Also Like

No Comments

Leave a Reply

11 − 3 =