Evrensel Pazar

Bedel

Aklı erdiğinden bu yana, bu ışıklara alışkındı. Birazdan bir ses, “3-2-1, yayındayız!” diye bağıracak; sunucu ise “İyi akşamlar sayın seyirciler” diyerek konuya girecekti. Karşısında oturan ve nezaket icabı kendisiyle göz göze geldiğinde gülümseyen eski komünist gazeteciye gülümsedi.

İçinde kötü bir his vardı.

Kravatını hafifçe gevşetti. Ceket, üzerine bol gelmeye başlamıştı ki; oturduğu yerde eridikçe eridiğini anladı. Nitekim her şey beklendiği gibi oldu ve “3-2-1, yayındayız!” çağrısını takiben “İyi akşamlar sayın seyirciler…” diyerek izleyicileri selamladı moderatör konumundaki muhafazakar liberal kanalın en aykırı isimlerinden birisi olan sunucu. Bu adam, bir ara sosyetik bir güzelle beraber değil miydi? O an, hiçbir şey bilmediğini ve hatırlamadığını duyumsadı. Terlediğini hissetti. Kendisini takdim eden sunucuya gülümsemeyi başardıysa da, içi kan ağlıyordu. Cep telefonunun ekranına baktı; daha iki buçuk saat boyunca bu koltukta oturacaktı.

İlk kez televizyona çıktığı zamanı anımsıyordu.

Sonradan “kumpas” olarak nitelendirilecek bir yığın dava silsilesinin, medyadaki ayağını üstlenmişti kendiliğinden. Hatta, o kadar can-ı siperane savunuyordu ki hükümetin davalardaki konumunu; bir akşam program çıkışı iktidarın il başkanlarından birisi kendisini aramıştı.

“Evladım, napıyorsun? Dur daha, ortada bir şey yok…”

Bu söze, gençliğinin de verdiği tezcanlılıkla sert bir cevap vermişti.

“Ne demek yok lan! Başbakanımızı duymadın mı sen? Bu davaların yargıcı da, avukatı da biziz! Davaya inanmayanın aramızda yeri yok!”

Bu çıkışına mukabil, yaşı biraz da geçkin olan il başkanı aynı yumuşak üslupla konuşmaya devam etmişti:

“Evladım, o dava bu dava değil.”

Yine de geri adım atmamaya kararlıydı. Ne malumdu telefonlarının dinlenmediği?

Aklında bir sahne belirmişti. Telefonlarını dinleyenler, dökümü başbakana götürüyordu. Başbakan, her daim asık kaşlarıyla konuşmayı okuyordu. Sonlara geldiğinde, yüzünde bir gülümseme beliriyordu. “Afferin bizim oğlana!” diyordu çift f ile. “Çağırın, gelsin!” diye komut veriyordu.

Huzuruna çıktığında ne giyeceğinden, söze nasıl başlayacağına dek her anı planlamıştı. Ama o an, bir türlü gelmemişti. Yine de davasından dönmüyordu. Kumpas olduğu ilan edilen yargılamalar için gene en ateşli savunmayı o yapmıştı.

“Hep o cemaatin işleri bunlar! Aramıza sızmışlar, nifak tohumları ekmişler… Gün birlik vaktidir, gün dirlik vaktidir!” diye avazı çıktığınca konuşuyordu. Nadiren karşısında karşıt görüşlü birisi olduğu için, genelde yükselebildiği perdeye kadar yükseliyordu.

Bu çıkışları, ona sık sık ödül olarak dönmüştü. Önce, eskiden çok yüksek prestiji olan fakat sektörün yüzde doksanı gibi yayın politikasını biat üzerine kuran bir gazetede köşe yazarı olmuştu. Sonra kendisine ait bir televizyon programı yapmaya başlamıştı. Gerçi program uzun ömürlü olmamıştı ya, neyse. Yine de o keyfi almıştı bir kere… Artık bu yoldan dönemezdi. Davayı içselleştirmişti.

Her gün erkenden kalkıp, yabancı gazeteleri tarardı. Genelde kötü şeyler yazarlardı, bu kötü şeyler de onun işine gelirdi. Sık sık ekran görüntülerini çıkarıp programda kullanırdı.

“Dış mihraklar bu kadar karşıyken, biz bu adamı savunmazsak ahiretimiz yanar!” diye bağırmıştı bir keresinde. Onu daha geniş kitlelere ulaştıran konuşması da bu olmuştu. Başbakan değil belki ama, bakanların düşük profillilerinden birisiyle görüşebilmişti sonunda. Gerçi görüşme beklediği gibi geçmemişti ama olsun. Onu izliyorlardı.

“Evladım, bizim arkadaşlardan birisi de uyarmış seni. Niye söz dinlemiyorsun? Biraz yavaş git yahu, yarın bir gün Amerika ile barışırız, ayağımıza dolanma…”

Bu sözlere karşı hiddetlendiyse de, makama saygıdan susmuş ve kendisine ikram edilen çayını yudumlamayı sürdürmüştü. Çaylar bitmek üzereyken, “Bana bak, şu İsrail’le olan dava hakkında da pek söz etme bu aralar. Ne olacağı belli değil…” diye eklemişti bakan. Kafasını sallamış, sözleri aklının bir ucuna yazmıştı.

Görüşme sonrası İsrail ve Amerika’daki gazetecileri araştırmaya başlamıştı. Yabancı dili orta halliydi ama kısa sürede Amerika’dan kendisiyle denk statüde bir gazeteciyi bulmuştu. Şans bu ya, o da Türkiye’ye gelmeyi düşünüyordu uzun zamandır. Geldiğinde, havaalanında karşıladı gazeteciyi. Kendisi hakkında bazı iddialar vardı; kardeşinin kocasının Beyaz Saray’a yakın bir yargıç olduğu, verdiği kararlarda siyahilere karşı ayrımcılık yaptığı falan söyleniyordu ama bunların ne önemi vardı ki?

Hükümete kapak atmanın yolunu bulmuştu.

Haber saldı, önce yıllardır belediye başkanlığı yapan bir iktidar mensubuyla röportaj ayarlattı gazeteciye. Belediye başkanının, depremlerin dış mihrak işi olduğunu söylediği kısmı rica minnet kestirtti hatta. Ardından, başka bir bakanla görüşme ayarlattı. Kendisiyle görüşen düşük profilli bakan gibi değildi bu; kaç hükümet görmüştü… Nitekim, şeytanın bacağını kırar gibi oldu. Başbakanın vereceği bir davete davet edilmişti.

İki saniye… Sadece iki saniye de görse, başbakanla göz teması kurmuştu. Artık takımdan sayılırdı. Gülümsemiş, “Emrinizdeyim başbakanım…” diye fısıldamıştı. Başbakan gülümseyerek yanındaki diğer gazeteciyle tokalaşmaya geçmişti. Er geç kendisine dönüş yapacaktı. Aynı davanın neferleriydi, birbirlerini kollayacaklardı.

Olmamıştı. Sanki hiçbir şey yokmuş gibi hayatına devam etmişti. Programlar, konferanslar, davetler… Hiç denk gelmiyordu başbakanla. Düğün davetiyesini de göndermişti ama sadece telgraf çekmişti başbakan. “Olsun, en azından hatırlıyor.” diye içinden geçirmişti. Karısı da desteklemişti.

“En azından telgraf yollamış! Vakit ayırmış, düşünmüş… İncelikli adam vallahi…”

Öyleydi, değil mi?

Derken bir gün telefonu çaldı. Tanımadığı numaraları daha şevkle açıyordu zira genelde yeni bir program daveti falan oluyordu. Ama bu kez, öyle bir şey olmamıştı. Başbakandı telefonun öteki ucundaki.

“Seni ilgiyle takip ediyorum…” diye söze girince bir an rüya gördüğünü falan sandı. Dayanamadı, görüşmeyi kaydetmeye başladı telefonuyla. Birisi inanmazsa, çat diye açardı kaydı.

“Senden bir ricam var…” diye devam etmişti konuşmasına. Rica mı? Ricası emirdi, emir. Bu davanın kutlu askerleriydi hepsi.

Bunu söylediğinde başbakan bir an duraksayıp teşekkür etmişti. Ricasını dile getirmişti. Başta garipsese de, sorgulamadı. Gerçekleştirmekten bir an bile tereddüt etmedi. O günden sonra banka hesabı bir hayli kabarmıştı; hatta istediği ev kredisi şipşak çıkıvermişti. Şükürler olsundu.

Aradan yıllar geçmişti, zaman zaman o iyiliği yüzüne vurulmuştu.

O günün konusu ise başkaydı. Cemaat yapılanmasının devletten tasfiye edilmesine dair konuşuyorlardı. Gene gözaltılar yapılmıştı. Kendisi de kısa bir dönem, cemaatin turnusolü olan mobil programı kullandığı için korku içindeydi ama ona gelene kadar ne gazeteciler, ne akademisyenler vardı. Sıra bile gelmezdi ona…

“Efendim, bakın belgeleri var bunların hep… Bu işin siyaset ayağı da incelenmeli!”

Karşısındaki adam böyle konuşurken oturduğu yerde öylece susamazdı. Öfkeden titreyerek konuştu:

“Belgeniz varsa, çıkar çatır çatır gösterirsiniz! Nerede hani? Hani?”

Adam gülümsedi.

“Tıpkı sizin Kabataş’taki görüntüleri gösterdiğiniz gibi mi? Hani izlemiştiniz, çok felaketti…”

Durdu. Bunu bekliyordu ama sarsıntısı ağır olmuştu. Bir şey diyemedi.

“O günler geride kaldı…” diye mırıldanabildi sadece.

Bu, hiç tepki vermemesinden daha kötü bir etki yaratmıştı. Karşısındaki adam, aldı sazı eline ve iki buçuk saat boyunca neredeyse tüm gazetecilik kariyerini bitirdi. Program bittiğinde, hiçbir şey diyemeden stüdyodan çıktı.

Kanalın kendisine tahsis ettiği arabaya bindiğinde soluk soluğa kalmıştı, güçlükle nefes alıyordu. Cep telefonunu çıkardı. Kimseyi aramak istemiyordu. Bir uygulamayı açtı. Bir bankanın mobil uygulamasıydı.

Bol sıfırlı hesabının faizi işletiliyordu. Sıfırlar azalıyor; altılar, yediler artıyordu. Dolar parlıyordu ekranında. Bedeli bu kadardı işte her şeyin.

Düşebileceği bütün aşağılıkça seviyelerin bedeli, bol sıfırlı bir havaleydi.

Evrensel Pazar | 23.04.2017

You Might Also Like

No Comments

Leave a Reply

two × 5 =