Evrensel Pazar

Dünyanın En Güzel Sözcüğü

Çocukluğumun geçtiği mahallede, bir Havva Ana vardı. Yaşı, daha ben çocukken dahi, oldukça vardı… Ben diyeyim 45, siz deyin 50… Gel zaman git zaman, önce mahalleden sonra şehirden taşındık. Havva Ana geride kaldı.

Geride kalan her şey, akıldan da çıkmıyor ki oysa. O şehir, o sokaklar, hatta ömrünün dörtte birinin geçtiği o mahalle dahi karış karış aklında kalır mı insanın? Kalıyor.

Vakitlerden bir vakit, durup dururken, dedim ki kendi kendime; “Bakalım akılda kaldığı kadar yerli yerinde kalmış mı bizim sokaklar?”. İnsan en çok, kendine dönmeyi özlüyor çoğu zaman. Bazen, kendine dönmek bir otobüs biletine bakıyormuş gibi geliyor. Dönersen geçer sanıyorsun, geçerse düzelirsin gibi geliyor. Oysa geçmiyor hiçbir şey; değişen bir tek yollardaki boyuna çizgiler. Ki onlar da hep birbirinin aynısı gelmiyor mu size de?

Düzeldin gibi gelirken, bir anda sistem hatası verirsin. Hayatın normal akışını bozan bir gümbürtü. Göstere göstere gelse amenna, bir anda en zayıf tarafından kavrar ya insanı… Öyle bir şey. Solun zayıftır, sağdan indirmez; inadına soldan vurur. “Yeter” diye bağırasın gelirken gardını düşürüverirsin de, bir darbe daha iniverir suratının orta yerine. Sesini çıkarmamayı öğrenirsin.

Gene öyle, nakavta beş kala bir vakitti sözün özü. “Bakalım akılda kaldığı kadar yerli yerinde kalmış mı bizim sokaklar?” sorusu, biraz da “O sokaklarda bana dair bir şeyler var mıdır, beni iyi edecek bir şeyler?” sorusunun verandasıydı. O kadar da emindim ki oysa ki… Bazen insan böyle olmaz mı, siz de böyle olmaz mısınız? Bir adres, bir kapı zili, bazen bir telefon numarası iyi edecekmiş gibi gelir. Sarılıp, “Her şey geçecek” diyecekmiş gibi… Saçmalığın daniskası! Sen olduğun yerde kaldıkça, hiçbir şey geçmez ki. Nereye gidersen git, yanında götürdüklerin kadarsın üstelik.

Otobüs, coşkuyla karışık bir tıslama ile son durağa vardığında güneşin yüzüme vurmasıyla gözlerimi kırpıştırdım. Oldum olası muavinler tarafından uyandırılmayı sevmezdim zaten. Güneşin yüzümdeki puslu yankısı bile bin kat iyi gelmişti bu yüzden.

– Bagaj var mıydı abi?

Muavinin, anlamsız yüksek moralli sorusuna gözlerimi birkaç saniye kırpıştırarak baktım. Neden sonra “Yok…” deyiverdim. Bagaj yoktu. Bir ufak spor valizim vardı, onu da tepemdeki boşluğa tıkıştırmıştım. Uzanıp çekip aldım. Aldıktan sonra da, muzaffer bir edayla muavine gülümsedim.

Küçük, sessiz bir İç Anadolu kasabasına gelmiştim. Uçsuz bucaksız gibi görünen bir düzlüğün neredeyse tam ortasına konuşlanmış, gözlerini kısıp baktığında şehir merkezine giderken geçilen tepelerin ve bir dağın tam ortasına gedik misali açılmış tünelini görebildiğiniz bir kasabaydı… Doğduğum ve yedi yaşına kadar büyüdüğüm kasabaya dönmüştüm.

İlk izlenimim çok acımasızca olmuştu: Hiç değişmemişti.

Hâlâ otogardan çıkınca, trafik ışıklarında birbirine korna çalan arabalar vardı mesela. Sanki aynı arabalar, aynı şoförler, aynı tondaki kornalar vardı trafik ışıklarının önünde. Gülümsemeden edemedim. Bilindik hisler, insana korkutucu bir güven duygusu aşılıyordu. Zaten bildiğin bir şey, sana zarar veremezdi.

Veya sen öyle sanırdın.

Trafik ışıklarının yüz metre ötesinde kasabanın yegane dükkanlarının olduğu bir çarşısı vardı. Sağlı sollu kaldırımlarda, alabildiğine rüküş tabelalarla gündelik müşterilerini bekleyen dükkanlar; gördüğüm kadarıyla günün ilk iş saatine hazırlanıyordu. Çıraklar dükkan açar, ustalar uyurdu genelde. Dükkanların önündeki taburelere oturup komşu çıraklarla zeytin, peynir, domates ve ekmekten ibaret kahvaltılarını yapan pek çoğu 15-16 yaşlarında bir sürü kız ve erkeğin arasından ilerlerken bana göz ucuyla baktıklarını hissedebiliyordum.

Elinde küçük bir valizle, mevsim normallerinin çok ötesinde giyinmiş -üzerimdeki pardösü terletmeye başlamıştı- bir adamın; bu saatte ne işi olabilirdi burada? Az ileride bir sabahçı kahvesi vardı… Hatırımda kaldığı yerde ve hâlâ açık bulmak beni mutlu etmişti. Kahvenin birkaç adım yanında bir stantta peynir ve simit satan, yüzündeki çizgiler sanki ömrü boyunca oradalarmış gibi sert ve  derin görünen bir adam vardı. Bir simit, iki de üçgen peynir aldıktan sonra kahvenin dışındaki masalardan birisine oturdum. Saatim, sekiz buçuğu biraz geçiyordu.

Çayın hızlı geldiği küçük kasaba kahvelerine hiç gittiniz mi bilmiyorum. Çayı çok nadiren bayattır, bardaklarsa hemen hemen her zaman ıslak. Öyle ki, çay tabağındaki şeker hem bardaktaki çayın sıcaklığından hem de bardağın ıslaklığından dolayı yarı yarıya erimiş olarak gelir masaya. Şekersiz çay içenler için, önemsiz bir ayrıntı.

Saatim dokuzu gösteriyordu ki mükellef sayılabilecek yolcu kahvaltısını bitirmiş, günün ilk sigarasını yakmıştım. Bu esnada sokak da nispeten kalabalıklaşmıştı. Benim gibi yıllık iznini kullanmamış pek çok ofis kölesi, bağkur mahkumu ve sabahın bu saatinde işsizliğinin nişanesi olarak sokakları aşındırmayı tercih eden insan doluşmuştu kaldırımlara. Her şeyi anlayabiliyordum da, emekli olduğu halde takım elbise giyip her sabah mesaiye başlıyormuşçasına ciddi bir edayla kahveye gelenleri anlayamıyordum…

Kahvenin dışarıdaki tüm masaları dolmuştu. İfadesiz yüzlerle selamlaşıp birer çay söyledikten sonra günün gazetelerini okumaya başlayan adamların birkaç saat içinde sabah mahmurluklarını üzerlerinden atıp birbirleriyle siyasi atışmalara varacak bir sohbete başlayacakları, sohbetin en hararetli anında ise bilumum kağıt oyunlarından birisiyle tartışmayı sonlandıracakları aşikardı.

Bildiğin bir filmi izlemenin sadistçe kaşıntısı hâsıl olmuştu üzerimde. Filmi, son sahnesine dek gözümü kırpmadan izleyebilirdim. Ancak buna gerek görmedim. Masaya içtiğim iki bardak çayın parasını bırakıp ayaklandım. Ciddi bir tavır takınmış, hararetli hararetli yürüyen kediler gibi seri ve küçük adımlar atarak kaldırımda yürümeye başlamıştım.

Ayaklarım beni kendiliğinden bir sokağa ilerlettiğinde, yüzüme huzursuz bir gülümseme çökmüştü. Ben bu sokağı iyi biliyordum. Yedi yılımın geçtiği sokaktı burası. Şu köşebaşında yarmıştım dizimi, ki izi durur hâlâ. Öbür köşede bir kan lekesini anımsıyorum; bir çocuğu evire çevire dövmüştü mahallenin ‘bıçkın’ abileri… Gerekçe neydi, tam anımsayamamıştım. Çocuk zulmünün tarifi olmaz kolay kolay… Öyle ya, kilosu biraz fazla diye oyuna alınmayan küçük bir kız şu kaldırıma çöküp bağıra bağıra ağlamamış mıydı?

Çocukluk hatıralarımın hep böyle kan karanlığı besinlerle süslü olması biraz sarsmıştı beni. Adımlarım yavaşlamış, yüzümdeki gülüş yavaşça meşum bir şekle bürünmüştü. Taze biçilmiş çim kokusu, bozkırın tam ortasına özensizce yerleştirilmiş bir kasabada bulmayı beklediğim son şey bile değildi ama en azından usumdaki kan kokusunu bastıracak kadar yakından geliyordu.

Etrafa bakındığımda, yaşlı bile denemeyecek; bir gerilim filminin ‘herkesin-rüyalarında-gördüğü-kahin-kadın’ rolünde sırıtmayacak kadar efsunlu havaya sahip bir kadınla göz göze geldim. Başına yarım yamalak dolandırılmış bir eşarp, üzerinde yakası sağa doğru bir hayli kaydığı için evden çıkarken alelacele atılmış olduğu izlenimi uyandıran bir hırka, altında basma bir etekle; bir apartmanın önündeki banka oturmuş sigara içiyordu.

Oydu.

Havva Ana.

Uzanıp elini öptüğümde, başta bir şaşırdıysa da yanına heyecanla çöküp “Havva Ana, tanıdın mı beni?” diye sormam üzerine ağzını kapatarak gülmeye başlamıştı.

– İlahi çocuk, ben dün ne yediğimi hatırlamam… Deyiver hele kimsin sen?

Bu söz üzerine gülümseyerek hafifçe geriye kaykıldım. Şöyle bir baktım Havva Ana’nın yüzüne. Gülümsememden mi, gözlerimdeki ısrarcı tavırdan mı bilemem ama “Aboov…” diye bir nara koyuverdi. Yumruk yaptığı eliyle ağzını kapatmıştı.

– Sen bizim toptancı Faruk’un oğlan değil misin? Amma büyümüşsün!

Bilmişti üstelik. Gülümsemem daha da yayıldı dudaklarımın kenarına. Kafamı yukarı aşağı sallarken tuttu bana sarılıverdi. Sanırım insan, yaşlanınca daha bir mutlu oluyordu geçmişine dokunduğu vakitlerde. Sarılması bitince, “Nerelerdesiniz, gidiverdiyiz bir anda…” diye ayıplıyormuş gibi bir üslupla çıkıştı. Omzumu silktim.

– Valla, büyüklerin işine akıl sır ermez. Gidiyoruz, dediler; gittik.

Hoşbeş aşaması bir çırpıda geçivermişti. Yaşlı kadın, kendisinin anlatacak pek bir şeyi olmadığını kanıtlamak istercesine ellerini iki yana açmış “Ne yapalım biz de gün dolduruyoruz işte… Ev, sokak, ev, sokak… Artık dizlerim de çok tutmuyor, na şoradan buraya gelene dek üç kez durdum…” diyip kafasıyla apartmanı işaret etmişti.

Gülümseyerek, dalgın bir tavırla kafamı salladım. En nihayetinde, “Senin burada ne işin var?”a dönmüştü olay. Bilmiyordum ki… Tabii ki böyle söylemedim, iş seyahatinde olduğumu söylediysem de pek inanmışa benzemiyordu. İnanmış gibi yapması, beni de onu da rahatlatmaktan öte muhabbeti huzursuzlaştırmıştı. Şimdi birbirine yalan söyleyen ve yalan söylediklerini de bilen iki eski ahbap gibiydik.

Apartmana girmekte olan genç bir kadından, bana ve kendisine çay koymasını rica etti Havva Ana. Gerek yok, desem de dinletemedim. İlla ki ikram olacaktı. Sigarasından tuttu, güldüm. İçmediğimi sanarak paketi geri çekecekken titreyen parmaklarımla bir dal çekiverdim paketinden. Havva Ana hiç evlenmemişti. Hiç çocuğu olmamıştı. Yanına gelip giden hiç akrabasını görmemiştim. O an fark ettim. Bir dakika önce çay ikram eden genç kızı kast ederek “Kızın mı?” diye sordum. Başta güldü, işi şakaya vurdu.

– Ne oldu, hoşlanıverdin mi?

Benden olumsuz cevap alınca duraksamıştı. Yüzü buğulandı bir anda. “Yok…” dedi, “Benim çoluk çombalak yok. Böyle tek tabancayım…” diye ekledi.

“Ana…” dedim, “Çocuk aklı, ermemiş. Şimdi fark ettim ben de… Sen hiç evlenmedin, ama hep bu sokağın anasıydın…” diye ekledim. Övgüyle karışık bir soruydu bu ve Havva Ana, her türlü soruyu bu yaşına kadar duymuş bir kadındı. Anlamakta gecikmedi bittabi.

– Ben evlenmedim, çocuğum falan da yok… Ama ana belledi beni bu mahalleli. Neden biliyor musun?

Merakla, kafamı sağa sola sallarken ikinci sigara ikramını da geri tepmedim. Kendisi de bir tane yaktıktan sonra konuşmayı sürdürdü.

– Zamanında bir felaket geldi başıma. Ben de köyümden kaçtım, buraya geldim. Sonra ne yaptılar ettilerse buldular beni burada da… İlla evlendirecekler o deyyusla. Yok dedim, olmaz! Karşı koydum, direttim. Dünyanın en güzel sözcüğünü öğrettim ben bu mahalleliye… Benden sonra boşananlar da oldu, çocuğunu alıp da bir gecede evini terk edenler de… Kadınlara özgürlük, erkeklere hakkaniyet öğrettim. Bunun için değildi benim mücadelem ama öyle oldu artık… Ben de bozmadım tabii, yürüyüp gidiverdi böylecene…

Sigara bitmiş, gözler ufka dalmıştı. Kalkma vaktim gelmiş gibi hissediyordum. “Dünyanın en güzel sözcüğü…” diye mırıldandım. Fazlasıyla şiirsel gelmişti. O ise, benim soru sorduğumu sanıp gülümsedi. Dişleri dökülmüş ağzı, güldüğünde çok güzeldi. Safîyane gülüş, tüm canlılara yakışıyordu.

– Hayır, tabii ki. İstemiyorsan hayır, yapmayacaksan hayır, canın çekmiyorsa hayır. Senin bir canın var, onu savunacaksın. Ondan yana olacaksın. Ötesi boş…

Sustum. Kalkacak bir gücüm de kalmamıştı ya, kalkar kalkmaz otogara gitmek istiyordum. Başım dönüyordu. Nelere cesaret bulamıyorduk, nelerden güç alamıyorduk; güç iki dudağımızın arasındayken…

Ben böyle düşünürken Havva Ana ayaklandı.

– Az öteye yürüyüveriyim, bakkaldan öte beri alıcam…

O gidince, tek başıma kalmıştım. Avucumun içindeki çay bardağı iyiden iyiye soğumuştu. Güneş tepemde, ensemi yakıyordu. Dünyanın en güzel sözcüğünü öğrenmiştim; en kötü şeyler de ikramiyesi olmuştu.

Sahi, nelere hayır diyememiştim bu zamana dek…

 Evrensel Pazar | 16.04.2017

You Might Also Like

No Comments

Leave a Reply

fourteen + four =