Evrensel Pazar

Dejenere Market

Hem enden hem de boydan geniş cip, marketin önünde durdu. Cipin sürücü koltuğundan inen adam, orta yaşlarının sonunda olmasına rağmen stresli bir iş hayatı olduğundan ötürü saçlarına ve sakallarına çoktan aklar düşmüş; ünlü bir reklamcıydı. Aracın arkasında, emniyet kemeri bağlı bir şekilde oturan beş yaşındaki oğlunun kemerini çözüp araçtan indirdi. El ele tutuşup markete girdiler.

Beş yaşındaki afacan, tam bir zeka küpüydü. Annesinin arkadaşları geldiğinde eline tutuşturduğu tablet sayesinde okumayı, yazmayı, kendi kendisine internete girip istediği oyunları açmayı öğrenmişti. Çocuğun kendi kendisine yetebilen bir birey olması anne ve babasının da çok hoşuna gidiyordu. Böylece sanki yetiştirme zorunluluğunda oldukları bir çocuk yokmuş gibi anne babalık müessesesini icra edebiliyorlardı.

Baba, oğlunun elini markete girene kadar tutmuş; markette kendi hâline bırakmıştı. En kötü ne olabilirdi ki? Her yer zaten kamera ile doluydu. Gözden kaçırırsa, bulunduğu semtte de uzun yıllardır yaşadığı ve ünü sayesinde sözü geçtiği için iki dakikada kamera odasından çocuğunu buldurabilirdi. Bir market arabasını alıp, tekerleklerinin yeni aldığı hakiki timsah derisinden ayakkabılarına değmemesine özen göstererek sürmeye başladı.

Reyonları birer birer geçerken market arabası da yavaşça dolmaya başlamıştı. Prensip gereği öncelikle kendi ajansıyla çalışan firmaların ürünlerini tercih ediyordu. Bu yüzden seçim yapması biraz kolaylaşıyordu.

Tuvalet kağıdı mı alacaktı?

“En az üç kat!” sloganıyla pazara sürdüğü markanınkini tercih ederdi. Bu sloganı bulduğu için kendisiyle gurur duyuyordu. Zira bu reklam sonrası kulağına, Beyefendi’nin bu reklamı görünce tebessüm ettiği bilgisi çalınmıştı.

Sucuk mu alacaktı?

Bir dönem at eti karıştırdıkları için ciddi cezalarla karşılaşan markayı tercih ediyordu. Çünkü gidip Özbekistan’daki haralarda reklam çekmiş; “Özbek mutfağından, sofranıza…” sloganıyla durumu meşrulaştırmıştı. Açtığı yolda pek çok kaçak etçi ilerlemişti böylece…

Kendini kaptırmış gidiyorken bir ses duydu. Bir çocuk sesiydi bu. “Kaplumbağalar yürüyebilir!” diye bağırıyordu. Bu slogan da onundu!

Bir petrol firması, tankeri denizde infilak edip de on binlerce kaplumbağanın ölümüne neden olunca imza atmak zorunda kaldığı sosyal sorumluluk projesinde doğuştan engelli olan hayvanlara yürüteç benzeri aparatlar taktırmıştı. Bu hayvanlardan bir kısmı da kaplumbağalardı ve koruma bölgesindeki kaplumbağalara müdahale edilmişti. O bölgeden alınan deniz suyu arıtılarak, ayrı şişelerde satılmaya başlanmış; geliri de hayvan haklarını koruma derneklerine aktarılmıştı. Tabii, bu derneklerin kurucusunun da petrol şirketinin ortaklarından olduğunu herkesin bilmesine gerek yoktu.

Sloganını bağıran sesi aradığında, bunun kendi oğlu olduğunu görüp garip hislere kapıldı.

Reklam kuşaklarını artık internete de taşıyorlardı. Muhtemelen tablette geçirdiği saatlerde bu reklamı görmüş olacaktı. Ürünle karşılaşınca da kafasında sloganı eşleştirmişti. Ne ara bu kadar içli dışlı olmuştu internetle?

İnternet kullanım yaşının ne kadar düştüğünü dehşetle fark etti. Bütün çocuklar, neredeyse korumasız bir şekilde internette gezinebiliyordu ve internet, bir sürü sakıncalı içerikle doluydu. Daha geçen gün, kayınpederinin geçireceği açık kalp ameliyatının bir örnek videosunu izlememiş miydi? Onun bile midesi kaldırmamışken, kendi oğlunun eskaza o videoyu görme ihtimali düştü aklına. Gözleri büyüdü.

Masasında duran bilgisayarına her ihtimale karşılık şifre koymayı aklının bir ucuna yazdı. O an, gözünde masası canlanıvermişti. Bilgisayarının yanında bekleyen müşteri dosyaları… Bir tanesi, bir antivirüs firmasına aitti.

Gözü tekrar oğluna takılınca biraz daha dikkatli bakmaya başladı.

Cebinden not defterini ve kalemini çıkarıp, bacağını yasladığı market arabasından güç alarak not almaya başladı.

“Boyunuzdan büyük virüslerle, tek başınıza baş edemezsiniz!”

Yazdığı sloganı uzaktan izledi. Gülümsemeye başladı. Reklam yüzü olarak kendi oğlunu kullanacaktı üstelik.

“Bu yaşta sektöre atılması, onun için de iyi olur…” diye içinden geçirdi. Not defterini kapatıp cebine yerleştirirken bulduğu dahiyane fikirle övünç duyuyordu.

Zaten bu yüzden, bütün muktedirlere kendisini sevdirmemiş miydi? Bütün krizleri fırsata çevirebiliyordu. Futbolcu olsaydı, Tanju Çolak olurdu. Bunu içinden geçirince, aklına başka bir fikir geldi…

Tanju Çolak’ı bir reklamda oynatamaz mıydı?

 Evrensel Pazar | 28 Mayıs 2017

You Might Also Like

No Comments

Leave a Reply

17 − 12 =