Evrensel Pazar

Yılkı

Fotoğraf: Ayşegül Kaycı

Karın, boylu boyunca serildiği kasabada musluktan sıcak su akması bir hayale dönüşmüştü nicedir. Köy yolundan hallice patika kardan kapanmış, yıllar evvel seçimden seçime de olsa gelen devlet büyükleri artık kasabaya uğramaz olmuştu.

Öyle ki, kasabaya son atanan imam bile cemaatin azlığını bahane ederek tayinini kısa sürede -muhtemelen araya birilerini de sokarak- çıkarttırıp gitmiş; yerine imam bile atanmamıştı. Nüfusu yazıyla da rakamla da “bir” olan bir kasabaya kim, niye imam atardı ki zaten?
Gençliğinde Sefercikli Rıfat olarak bilinen adam, terk edilmiş kasabanın tek nüfusuydu. Doğup büyüdüğü Karadeniz şehrinden çok uzaklaşmamışsa da; gençliğinden ve kalabalıklar içindeki hâlinden artık çok uzaktı.

Tepelere yakın bir yere konuşlanmış olan kasaba eskiden çok doluydu ancak son on yılda o kadar göç vermişti ki; en sonunda Sefercikli Rıfat kasabada tek başına kalmıştı. Hayatını bir şekilde idâme ettiriyordu ettirmesine de, takvime gözü takıldığında içi sıkışıyordu. Er geç bitecekti bu kasabadaki ömrü. Ya sonra? Ne olacaktı?

Bir zamanlar çocuk seslerinden şikayetçi olduğunu anımsıyordu son günlerde. Şimdi rahmet okuyordu o çocuk seslerine. Arada bir avlusundaki tavuklarla konuşmaya başlamıştı. Kar bastırdı bastıralı, onları avluya da çıkaramıyordu ve bu onun canını daha da sıkıyordu.
Sabah kalktığında, elini yüzünü yıkamak istediyse de musluktan akan buz gibi su iflahını kesti. Soğuktan kesilmiş elleri, suya çarpınca daha da sızlamaya başlamıştı. Titrek hamlelerle yüzüne de su çarparken mutfak lavabosunun yanında duvara asılan takvime gözü çarptı. Eğer bir yanlışlık yoksa, büyük gün gelip çatmıştı.

Sımsıkı giyinip avluya adım attıktan sonra ilk birkaç dakika soğuğu hissetmedi. Neden sonra eski püskü, yer yer yamalı gocuğu soğuğu geçirmeye başlamış; dişlerini sızlatıp yüzüne kamçı gibi vuran kar havası vücudunu sarmalamıştı. Bir önceki gece kesilen kar yağışı hâlâ başlamamıştı ama böylesi daha kötüydü. Tepelerin arasında kalan kasaba soğuğu kendi bünyesinde tutuyor ve ikramda da oldukça bonkör davranıyordu.

Eski Rum taşlarından bozma sokakları, kayıp düşmekten korkarak bilhassa en kalın kar tabakalarına basa basa geçti. Kasabanın uzun zamandır minaresinden ezan duyulmayan tek camisini de gerisinde bıraktığında gideceği yere daha çok vardı ancak kasaba geride kalmış gibiydi. Durduğunda tekrar yürüyecek gücü bulamamaktan korktuğu için durmadı. Kasaba iyiden iyiye geride kaldığında da hızı kesilmemişti. Dönüp geriye baktığında, gece yaktığı sobasının sönmeye yüz tutmuş dumanını göğe inceden yükselirken gördü. Yüzünde kırık bir gülümseme hâsıl oldu Rıfat’ın.

Bir an öylece durup beklerse, kaç saatte ölebileceğini düşündü. O ölürse, her şey bitecekti. Kasaba, minik tavukları, sobadan yükselen duman… Evdeki ocak sönecek, çok neşelendiğinde öten o çok bilmiş saka kuşu ölecekti.

Dudaklarını büktü, yumruklarını sıktı. Yaşlılara has kesik adımlarla karın içinde bata çıka yürümeye devam etti.

Bir buçuk saattir yürüyordu. En sonunda şehir merkezine varmıştı. Yollar, doğal olarak, bomboştu. Birkaç kez çakal mı kurt mu ne olduğu belli olmayan, belli olacak kadar yanaşmaması için de dua ettiği, birkaç mahlukatın sesini duymuştu sadece.

Şehir merkezinde kar kalınlığı bir anda sıfıra yakınlaşmıştı. Ayaklarının sızladığını, vücudunun usul usul titrediğini duyumsadı. Varmayı hedeflediği yerin yamacındaki bir çay ocağına çöktü. Nefes bile almadan üç bardak çay içmişti ki, kan dolaşımını tekrar hissetmeye başladı. Elleriyle üstünü başını ovuştururken çay ocağının sahibi yaşlı adamı fark etmiş; bir elektrikli ısıtıcıyı Sefercikli Rıfat’ın dibine yerleştirmişti.
Saat gelip çattığında artık kemiklerini hissetmeye başlamış, dişlerinin belli belirsiz çarpması ise son bulmuştu. Adama teşekkür ederek çayların parasını ödedi ve çay ocağından çıktı.

Kaç yıldır gelip gidiyordu buraya, hâlâ bir şey olmamıştı. Son seferinde, avukat müjdeyi vermişti: “Rıfat emmi, bir sonraki duruşma son olacak! Hakim kararını açıklayacak!”

Sefercikli Rıfat, elini salladıktan sonra tütününden kağıda sarmış, yakarken “Sanki biz mi kazanacağız?” diye homurdanmıştı. Buna mukabil avukat, “O hiç belli olmaz emmi!” diye bilgiç bilgiç konuşmuştu.

Duruşma salonuna girdiğinde, birkaç dakika sonra hakim ve karşı taraf da salona teşrif buyurmuştu. Sefercikli Rıfat, avukatına göz attı. Avukatın gözlerinde umuttan çok, endişe vardı. İç çeken ihtiyar adam, ayaklarını ayakkabıların içinde oynatarak kan dolaşımını hızlandırdı. Gene anlamadığı bir sürü laf edilecekti…

(…)

Yarım saat sonra hakim kararını açıklayacağını ilan ettiğinde Sefercikli Rıfat da avukatının işaretiyle ayağa kalktı. Dinliyor ama hiçbir şey duymuyordu. Anlamıyordu çünkü! En sonunda avukatı gülümseyerek kendisine bakıp yumruğunu sıktığında hâlâ anlamadı. Kazanmış olamazlardı. Mümkün değildi.

Ama kazanmışlardı.

Tek davacı olarak Sefercikli Rıfat’ın kaldığı, kasabadan herkesin göç etmesine neden olan ve kasabayı sular altında bırakacağı kesinleşen HES projesine karşı verdikleri davayı kazanmışlardı. Bunca yıldan, bunca göçten, bunca yıpranmadan sonra kasaba kurtulmuştu.
Sefercikli Rıfat, homurtuyla karışık gülümsedi. Tavuklar buna çok sevinecekti.

 Evrensel Pazar | 30 Temmuz 2017

You Might Also Like

No Comments

Leave a Reply

1 × three =