Evrensel Pazar

Albayın Son Kahvaltısı

Fotoğraf: Ayşegül Kaycı

Camdan dışarı baktığında, onu hâlâ orada gördü. Üç gündür yolun karşı tarafında, bir direğe bağlanmış şekilde duruyordu. Torbasındaki yemin bitip de, hayvanın açlıktan öleceğini düşünüyordu ama yanılmıştı: Kimin bağlayıp gittiğini bilmediği o eşek, üç gündür direğe bağlı duruyordu.

İlk kez gördüğünde şaşırmış, üstünde de durmamıştı. Ancak ikinci gün eşeği gene orada görünce duraksamıştı. Bir müddet camdan seyretmiş, hayvanın sükunetine şaşmıştı. Şimdi ise, daha uzun süredir onu seyrediyordu.

Hayvan arada bir torbasındaki yemden yiyor, sonra durup etrafına bakınıyordu. Neyse ki kendisinin olduğu cama doğru bakmıyordu. Bir de öyle yapsa, kafayı yememesi işten değildi! O kadarı da çok fazla olurdu artık…

Perdeyi hiddetle çekip camı örttü.

İştahı kaçmıştı ama bir Türk kahvesi iyi gelirdi. Mutfağa geçip cezveyi çıkardı. Bir buçuk fincan su döktü; kararınca kahve de döktükten sonra ocağın üstüne yerleştirdi cezveyi. Kah karıştırarak, kah fokurdayan suyu izleyerek kahvesini hazırladı. Artık yaşlanmıştı; fincan taşırken titreyen eline hakim olmakta zorlanıyordu.

Televizyonun karşısına oturdu. Sabahın ilk saatleri olduğundan mütevellit sabah haberleri vardı tüm kanallarda. Bir tanesini açıp kahvesini içerek izleme-ye koyuldu. Ancak izlemiyordu. Aklı hâlâ sokağın karşısındaki eşekteydi.

Yaşı kendisine yakın veya en azından 35-40 yaş arası insanların oturduğu bir muhitte, eşeğin ne işi vardı?

İç çekerken, kahvesinin bitmiş olduğunu fark etti. Televizyondaki sunucu ise, sanki devletlerarası bir krizin haberini sunuyormuş gibi muhabbet kuşlarının mevsim hastalıklarına dair bir röportajın duyurusunu yapmıştı.

Bir daha iç çekip televizyonu kapattı. Mutfağa fincanı bırakmak için giderken camdan bakmamak için kendisini zor tuttu. Mutfakta, sabah ilacını bir bardak suyla boğazından aşağı ittirirken kararını verdi. Aşağıya inip eşeğe yakından bakacaktı. Ne malumdu ilaçlarının yan etkisi olarak halüsinasyon görmediği?

Bu fikir hoşuna gitmişti. Dönerken sıcak bir ekmek almaya ve mükellef bir kahvaltı sofrası hazırlamaya niyetlendi. Heyecanla üstünü başını değiştirip kapının yanındaki vestiyerde biriktirdiği bozuk paralardan aldı.

Aşağıya inerken içi kıpır kıpırdı. Yaşından utanmasa, basamakları ikişer ikişer inerdi. O esnada üst komşusu da yürüyüşten dönmüş, basamakları onun tam ters yönünde tırmanıyordu. Adama eşeği sormamak için kendisini zor zapt etti.

“Vay, albayım… Yürüyüşe mi?”

Adamın heveskar tavrına tezat bir hoşnutsuzlukla geçiştirme mahiyetinde bir cevap yapıştırdı. Adam inatla bir şeyler söyleyecek olduysa da “İyi günler…” deyip basamakları inmeyi sürdürdü. Apartmanın önüne çıkınca, ilk olarak temiz havayı içine çekti.

Eşeğin bağlandığı direk apartmanın öbür tarafına denk geliyordu. Ağır adımlarla apartmanı boydan boya kat etti. Ancak sokağa vardığında gözlerinin kendisini yanıltmadığını üzülerek gördü. Eşek, kanlı canlı şekilde orada duruyordu. Yumruklarını sıkarak eşeğe yaklaştı. Hayvana karşı nedensiz bir öfke duyuyordu. Onu yumruklamamak için kendisini zor tuttu.

Eşek ise, gelen yabancıdan hiç huzursuz olmamıştı. Torbasındaki yemlerden geveleyerek gelen adamın yüzüne baktı. Sanki zaman durmuş gibiydi. Nefesini tuttu adam. Sokağın ucundan, sert bir araba sesi geldi. Gözlerini kırpıştırırken, hareket etmek zul gelmişti. Araba gittikçe yaklaşmıştı. Sesi artık birkaç saniye öteden geliyordu. En sonunda, korktuğu şey oldu ve araba ona çarptı. Yerden birkaç metre yükselmiş, arabanın çarptığı sağ tarafından hızlanıp sola doğru fırlamıştı.

Yolun ortasına düştüğünde, tok bir ses çıktı. Sesin, ordudayken platin takılmış olan kalçasından geldiğini anlaması zor olmadı. Arabanın sesi kesilmişti. Kapıların açılıp kapandığını duydu. Yerinden kalkamıyordu ki!

Başında dikilen bir adam, eğilip yokladı vücudunu. Beline birkaç tekme gelmişti. Acıyı hissetmez olmuştu artık.

“Seni zor da olsa bulduk… Hani bize devlet madalyası?”

O an, tüm bu sembolizasyon kafasında çözülmüştü. Eşeği gördükçe niye bu kadar huzursuzlandığını da anladı. Kaç yıl geçmişti sahi?

Alnının ortasına doğrultulan tabancaya bakarken yutkundu. Vuracaklardı onu. Sonu, bu ıssız caddenin ortasında belinin altını hissetmezken gelecekti. Kim derdi ki?

“Bunca yıldan sonra… Hâlâ mı?”

Konuşabildiğine şaşırmışsa da, ses ondan çıkmıştı. Başında dikilen adam inanmazca baktı bu sözlerden sonra. Tabancasını birkaç saniyeliğine indirdi ancak geri doğrulttu.

“Sen nasıl bir varlıksın?”

Hiddetten titreyen çenesini görebili-yordu tepesinde dikilen adamın. Yutkundu, gözlerini yumdu. Bir el silah sesi duyuldu izbe sokakta. Ardından, o esnada çözülüp geniş pikabın arkasına yüklenmiş eşekle beraber uzaklaştı araba olay yerinden.

Dikiz aynasından yolun ortasında hareketsiz yatan adama baktı sürücü. Silahını yanındaki boş koltuğa bırakmıştı. Arka koltuktaki iki adamdan da ses çıkmıyordu. Sokağın ortasındaki cansız beden geride kalmıştı iyice.

Geriye baktığında, artık onu görmüyordu. Bir süre sonra gece rüyalarında Roboskî’de kaybettiği akrabalarını da görmeyecekti. Artık rahat bir nefes alabilirdi.

Evrensel Pazar | 6 Ağustos 2017

You Might Also Like

No Comments

Leave a Reply

eighteen − sixteen =