Son Gemi Dergisi

Kör Falcı

Kuşadası’nın ara sokaklarında sürükleniyordum. Uzun zamandır görüşmediğim dostum, hiç âdeti olmadığı hâlde illa ki fal baktırmak için tutturmuş; ben de kader ortaklığı etmek adına onun peşinden savrulmaya başlamıştım. En sonunda “Hah!” diye tıslarcasına durdu. “Burayı arıyordum işte!”

Gösterdiği yere baktığımda, ancak arayan birisinin bulabileceği kadar sotede bir kafeyle burun buruna kaldım. İçeri girme konusundaki çekimser kalmıştım. Öyle ya, birkaç sokak yukarıda tüm alacalı bulacalı renkleriyle Barlar Sokağı dururken biz niye böbrek hırsızlığıyla gazetelere düşme potansiyeli olan bir kafeye girerek hayatımızı ortaya koyduğumuz bir Rus ruleti oynayacaktık?

Arkadaşım, lise çağlarından yadigâr o mimiklerinden birisini takınıp beni kolumdan çekerek içeri soktu. Artık batmaya yüz tutmuş güneşin ensemdeki son sıcaklıklarıyla vedalaşarak dışında bile kimsenin durmadığı o kafeden içeri girdim.

Beş ayı yoğun fizik tedavi, altı ayı da ciddi istirahat süreciyle geçen bir buçuk yıllık inzivamdan birkaç gün önce çıkmıştım. Hâlâ geriye dönük iki – iki buçuk yıllık yaşantıma dair yerine gelmeyen anılar vardı. Bir araba kazası geçirmiştim. Birkaç kaburga kırığı ve ciddi bir beyin sarsıntısıyla ölümden dönmüştüm. Kaza sonrası hayatım ise derin bir sessizlik ve hareketsizlik içeren bir inziva evresinden ibaretti. Neyse ki, artık güneşe çıkabilecek kadar iyiydim. Tabii ki bu iyilik hissi, aynaya bakıncaya dek sürüyordu. Kafamın sağında, şakağımdan başlayıp ense köküme dek oval bir şekilde inen dikiş izleri sıcak ve vahşi bir gülümsemeyle bakıyordu aynadaki aksimden. Ben de bunun üzerine evdeki tüm aynaların üzerini örtmüştüm.

Liseden bu yana devam eden tek arkadaşlığımın müsebbibi Harun önde, ben arkada kafeye girerken güneşi arkamızda bırakmış olmamız içimi acıtmıştı bu yüzden. Birkaç saat önce buluştuğumuz İsmail Cem Meydanı’nda baştan aşağı şöyle bir baktıktan sonra, incitmekten korkar gibi naif bir temasla sarılmıştı bana.

“İyi gördüm ama seni!” diyerek yanımda yürümeye başladığında kafamı sallamıştım. Anımsamaya çalıştıkça yangın alarmı gibi ötmeye başlayan karanlık hatıralar, uykularımı bölen ve hiçbirini hatırlayamadığım kabuslar ile örtülü aynalar haricinde iyiydim.

Bir müddet avare avare dolanmıştık Kuşadası sahilinde. Limana dek gitmiş, Güvercinada’ya gitmeye enerjimiz yetmediği için Port bölgesinden tekrar dönmüştük. Başladığımız yer olan Güvercin Heykeli’ne vardığımız sırada bir kafeye gitmemizi önerdi Harun. Başka bir planım yoktu ve hâliyle ona talimdim.

Bu onaylama evresinden on dakika sonra kafeye girmiştik. Kafenin üst katına çıktığımızda, beni şaşırtan birisini takdim etti Harun.

“Bu hanımefendi, mekanın falcısı! Ben fal baktırmak istiyorum, sen de baktırsana…”

Beni şaşırtan, elbette pıtırak gibi çoğalmış ‘Kahve bizden, fal sizden’ mottolu kafelerin demirbaşı olan falcıların bir örneği değildi. Falcı kadın, kördü. Bu duraksamamı anlayan Harun kolumdan tutup kendisine doğru çekti beni. Kulağıma, “Görmüyor ama ne biçim fal bakıyor, dudağın uçuklar! Birkaç yıl önce kör olmuş, o dönemde de fal bakıyormuş…” diye mırıldanmıştı. Merakımı nihayet cezbetmeyi başarmıştı ancak “El falı mı?” diyerek dalga geçmekten geri kalmadım. Yüzüme ters ters baktıktan sonra gelen garsona iki Türk kahvesi siparişi verdi Harun.

(…)

“Senin derin bir acın var. Adını koyamamışsın ama var…”

Boş kahve fincanının altındaki telvenin üstünde, okşarcasına parmağını gezdirdikten sonra ilk söylediği şey bu olmuştu. Fincanın yüzeyindeki kurumuş şekiller arasında gezen parmaklarını takiben konuşmayı sürdürdü:

“Tutkulu bir insansın ama o günler çok eskide kalmış. Sen şimdi kendini kapana kısılmış gibi hissediyorsun.”

Nefesimi tuttum. O sırada, bir bulut çöktü gözlerimle zihnimin arasına. Arkasında bir ışık belirir gibi oldu… Bir ay ışığı…

(…)

Bir arabanın farı alıyor gözümü ilk olarak. Birkaç saniye öncesine dek kırmızı ışıkta huzurla bekleyen ve ay ışığına hayran hayran bakan ben, şimdi bir virajda arkasından fırlamış cip tarafından sıkıştırılıyordum. Efes’teki açık hava konserinden dönerken, gecenin bu saatinde yaşamayı son isteyeceğim şey bile değil yolda bir ergen irisi ile kapışmak. Ancak dikiz aynasından baktığımda gördüğüm yüz, bir ergene ait değil. Bir kadın yüzü bana bakıyor aynadan.

Telaşla yanımdaki koltukta uyuklayan sevgilime bakıyorum. Aklıma o an uçaklardaki oksijen maskesini önce kendine, sonra çocuğuna takman için yapılan ikazlar geliyor. Laf-ı güzaf! İnsan kendisinden önce, sevdiğine sarılır.

Ben de öyle yapıyorum.

(…)

O an telaşla Harun’a tutunduğumu hayal meyal fark ediyorum. Falcı, sanki beni görebiliyormuş gibi gözlerime dikmiş bakışlarını. Benimse nefesim daralıyor. Bir şey söyleyemiyorum.

“Ahu… O, nerede?”

Harun yüzüme allak bullak bir şekilde bakıyor. Ahu’yu anımsıyorum o an. Koltukta, yanımda oturuyordu. Şimdi yok. Nerede?

Harun yüzünü yere eğiyor. Soluğumun kesildiğini hissediyorum. Gözlerimi falcıya, arabamızı sıkıştırıp bizi virajdan aşağıya atan o cipin sürücüsüne, dikiyorum. Hiçbir şey demiyorum. Diyemiyorum.

Anımsamak, aşka dâhilse; anımsatmak da aşktan öte durmuyor.

Son Gemi Dergisi | Ekim 2017

No Comments

Leave a Reply

eleven + one =