Evrensel Pazar

Işığa Kaçış

Fotoğraf: Ayşegül Kaycı

Uçağın tekerlekleri açılıp, piste girdiğinde önce derin bir sarsılma; ardından kısa bir gel-git ve duraksama olmuştu. Bu aşama, birkaç kez daha ileri geri yaşanan sarsılmayla devam etmiş ve en nihayetinde uçak sonsuzluğa benzer bir durma haline geçmişti.

Orta sıralarda, cam kenarında oturan kadın ayağa kalkmak için bekledi. İşi gereği, seyahatlerinde sık sık uçağa biniyordu ve yolculuğunun bu kısmının daimi bir sabır gerektirdiğini biliyordu. İnsanlar inmek bilmezdi. Bavullarını üstlerinde yer alan bagaj bölümünden alırken sakarlaşır, ilerlerken aksamalar yaşanır ve illaki beş dakikayı aşkın süre ayakta beklemek zorunda kalırdı insan. Bu evreyi genelde cep telefonunu açıp yolculuğu boyunca aksayan e-posta trafiğini kontrol ederek değerlendirirdi kadın. Bu kez öyle yapmadı.

Yıllardan sonra ilk kez Türkiye’ye geliyordu. İş, bekleyebilirdi. En azından bu kez…

On beş yıl önce okumak için gittiği Norveç’e yerleşmiş, orada iş bulmuş ve gitgide yükselmişti. Yedi yıl önce orta ölçekli bir firmanın yöneticisi olmuştu. Aynı firmadaki yedinci yılını doldururken, on beş yıldır görmediği annesinin öldüğü haberini almış, alır almaz da Türkiye’ye gelmişti. Rötarlarla beraber altı saati aşmış olan uçak yolculuğu onu yorgun düşürmüşse de, daha cenazesi hastaneden çıkarılmamış olan annesinin ebediyete yolculuğuna eşlik edemeyecek kadar yorgun değildi.

O bunları düşünürken, uçak boşalmaya başlamıştı. Yanında getirdiği küçük el çantası haricinde hiçbir şeyi yoktu. Onu da ayağa kalkıp koridora geçerken üstteki bagajdan çekip alıverdi. On beş yıl aradan sonra, yurda dönüşünün böyle olmasını hiç beklemiyordu. Daha yurt dışına gitmeden koptuğu ailesinin yanına dönmeyi zaten hiç düşünmezdi ama o kadar yılın ardından, sadece birkaç günlüğüne dönmek aklının ucundan bile geçmemişti…

Uçaktan inmiş, havaalanının bitmeyecek gibi görünen o uzun koridorlarından geçerek oksijenin can çekiştiği kirlilikte havasıyla kendisini karşılayan İstanbul’a adım atmıştı. Daha adım atar atmaz, Kuzey ülkelerinin o kendine has sükunetini de bir o kadar geride bıraktığına ikna olmuştu. Korna sesleri, çığırtkan görevi gören servis çalışanları ve servis çalışanlarının seslerini bastırmak için uğraşan taksicilerin bağırtıları birbirine karışmıştı. Kendisini alelade bir taksiye atıverdi sadece kaçmak için.

Pardösüsünün cebine koyduğu, hastanenin adresinin yazılı olduğu kağıdı çıkarıp taksiciye uzatırken; taksicinin gereğinden fazla uzanan eli kendi eline temas edince ürperdi ilk olarak. Gözünün önünde beyaz bir ışık belirir gibi olduysa da, etkisi kısa sürdü. Yanılmış olma ihtimali çok büyüktü… Hem, yıllar boyunca her şeyi ‘taciz’ olarak değerlendirmemeyi kendisine öğretmemiş miydi?

Derin bir nefes aldı, taksici o esnada kağıttaki adrese bakmış; önündeki telsize hastanenin adını söylemiş ve kalabalık havaalanından uzaklaşıp, daha kalabalık olan İstanbul trafiğine cengaver bir edayla girmek için gazı köklemişti. Kadınsa, hâlâ taksiye bindiğinde gözünün önünde kısa bir an belirip yok olmuş beyaz ışığın etkisi altındaydı. Bir kaçış, bir saklanış kokusu vardı bu ışıkta… Ama ne?

O bu şok halindeyken, taksici İstanbul trafiğinin kurdu olduğunu kanıtlarcasına kalabalık trafiğin içinde görünmez boşluklara hamle yapıyor; hastaneye bir yolcu değil de hasta adayı yetiştirmeye niyetliymiş gibi tehlikeli makaslar atıyordu arabalar arasında…Kadın, seri bir sollama girişimi sırasında hızın yarattığı sarsıcı etkiyle kendisine geldi.

Eliyle, alnına dökülen saçlarını zarif bir hareketle kulağının arkasına atarken etrafa göz attı. İstanbul on beş yılda çok değişmişti. Her taraf uzun binalarla sarmalanmış, gök adeta zapt edilmişti. Bu görüntü içini kararttı ve torpido gözünün üstü onlarca ıvır zıvırla doldurulmuş taksinin içine çevirdi gözlerini. Taksici, kendisini yola adamış gibi iki eliyle sıkıca direksiyonu kavramıştı. Araba yoğunluğunun, bir nebze azaldığı bir viyadüğe girerken vitesi değiştirmek için direksiyondan kopardığı sağ eli vites kolunu seri bir şekilde değiştirdi ancak değiştirdikten sonra vites kolunun üzerinde kaldı. Kadın, ilk başta önemsemediği bu hareketin birkaç dakika sonrasında beyaz ışığın tam ortasında buldu kendisini. Adamın vites kolundaki eli, otururken usulca kaymış olan pardösüsünün altındaki eteğinin üzerine uzanmıştı. Şok duygusunun yarattığı o soluksuz kalma evresinde, bembeyaz bir perde çöktü gözlerinin önüne…

Boş bir bina, dumanlar arasından belirmiş gibi beyaz ışığın içinde silikçe şekillendi. Binanın, çıplak kolonları arasında birisi vardı. Siyah, kısa bir elbise giymiş; ayağında ayakkabısı dahi olmayan bir kadın. Kadın. Kendisi miydi bu kadın? Beyazlığa tezat siyahlık, kadının kısa saçlarına bile yansımıştı. Kadının omzu, ağlıyormuş gibi sarsılıyordu. Omzunu bir kolona dayamış, oracığa çöküvermişti. Bu kadın, kendisi miydi?

Bu kadını daha önce de görmüştü. Hem de bir kez değil. Ne zaman görmüştü?

Aklına üşüşen sorulardan, gözüne dolan beyazlığın kör edici çarpıcılığından güç alarak sıyrıldı ve taksiciye garip garip bakmaya başladı. Hareket edemiyordu. Cinsel tacizin, o en rezil aşamasından sıyrılamıyordu bir türlü… Gri, metal zemine kabartmalı şekilde yazılmış ve kırmızı ışıkla parlatılmış yazıdan anlaşıldığı kadarıyla hastanenin önüne gelmişlerdi ki taksi durdu. Taksimetredeki rakamın küsuratlı olmaması içini rahatlattı kadının. Para üstü için el açmaya gerek görmeden çantasından, hâlâ titremekte olan eliyle, parayı çıkardı; taksicinin suratına fırlatıp taksiden indi.

Kafasındaki hayali beyazlıktan tam sıyrılamadan gerçek bir beyazlığa, hastaneye, girerken aklında hâlâ o kadın vardı. Kimdi o kadın? Neden bir sütunun arkasına gizlenmişti? Daha da önemlisi, bu kadını nereden hatırlıyordu?

Daha önce ne zaman görmüştü bu kadını? Daha önce ne zaman görse, hep bir beyaz perde mi inmişti gözüne? Bu beyazlık… Ne kadar da tanıdıktı. Beyaz renge odaklanınca, bazı şeyler aydınlanmıştı. Ne zaman bir tacize uğrasa, gözlerinde beliren renkti beyaz. Bir kaçış mıydı? Kaçacak bir ‘gizli oda’ mı inşa etmişti kendisine yıllar içinde? Neden bu kadar güvensiz, terk edilmiş bir görüntü inşa etmişti?

Soluğunun kesildiğini hissetti. Asansörün durmasından dolayı değildi bu soluksuzluk. Asansörün durduğu katta, babasını görmüştü. Torunuyla, kadının kardeşinin altı yaşındaki kızıyla, bir bankta oturuyordu hastanenin koridorunda. Bir an görüntüler birbirine girdi. Altı yaşındaki kız, kendisiydi.

Soluk almakta git gide zorlanmaya başlamıştı. Beyaz binayı daha önce sadece bir kez görmüştü. Hatırlıyordu. Altı yaşındaydı…

Evlerinin birkaç metre uzağında bir çocuk parkında oynuyordu. Babası, işten mi erken dönmüştü yoksa işsiz olduğu dönemlerdi ve aylak aylak geziyor muydu; bilinmez. Ama güneş batmamıştı parka geldiğinde. Bir müddet, kızının salıncakta sallanışını izlemişti…

Neden sonra, yaklaşmış ve kendisi sallamak istemişti. Başta, oturağın sırtından ittiren elleri gittikçe kızın üzerine dokunarak salıncağı itmeye başlamıştı. En sonunda o küçük yaşına rağmen babasının dokunuşunun iyi bir şey olmadığını anlamış ve eli eteğinin içine girmeye başlayan babasının elini itmiş, iterken de yere düşmüştü. Babasının kendisini yerden kaldırmasına izin vermeden kendisi ayağa fırlamış ve kaçmıştı…

Kaçabileceği kadar kaçmış, soluksuz kalınca da ilk bulduğu yere girmişti. Beyaz boyalı, terk edilmiş bir inşaattı bu… Bir kolona sırtını vermiş ve ağlamış, ağlamış, ağlamıştı. O binayı daha sonra hiç görmemiş ama o ağlayan kadını, aradan geçen otuz yılda yüzden fazla kez görmüştü…

 Evrensel Pazar | 8 Ekim 2017

You Might Also Like

No Comments

Leave a Reply

16 − eight =