Gezenti

Cingöz Recai: Dönen, Gerçekten Bir “Efsane” mi?

Türkiye’de ilk polisiye seri olma özelliği taşıyan, Peyami Safa’nın annesinin adından devşirerek kendisine mahlas ürettiği Server Bedi adıyla yazdığı Cingöz Recai serisini bilir misiniz? Ben bundan yıllar yıllar önce, henüz ortaokula giderken yaşadığım küçük Karadeniz kasabasındaki izbe bir kitapçıda tüm kitaplarını bulduğum için kendisiyle tanışmıştım.

Tabii, daha evvel sinemaya uyarlanan iki versiyonu da büyük keyifle, ama en çok da Ayhan Işık versiyonunu büyük keyifle, izlemiştim. Haliyle, “Cingöz Recai: Bir Efsanenin Dönüşü” filmini de vizyona girer girmez izledim.

Peşinen iki noktayı vurgulayıp, yazıya öyle geçmek istiyorum.

Bir polisiye yazarı olarak, Türkiye’de ‘polisiye’ namına kim bir tuğla koyarsa duvara; onu desteklerim. Hem de gönülden. En iyiye ulaşan yolların hep kötü girişimlere de gebe olduğunu daha önce de farklı alanlarda gördük. Bu yüzden, bu filmin de başarılı olmasını istiyorum.

Onur Ünlü’yü severim ancak yönetmenlik konusunda artık ne kadar kredisi kalmıştır, bu bir soru işareti. Hem devasa bütçeli bir prodüksiyonu, bir – ikisi hariç hakikaten çok iyi oyuncuları size verecekler; hem de sizin ortaya çıkardığınız işin, iki saatlik bir seyir sonrası izleyicinin aklında kalacak pek bir sahnesi olmayacak. Güzel bir başarısızlık.

Cingöz Recai döndü, ama dönen şey bir “efsane” değil

Başta Stephen King’in ‘Hayvan Mezarlığı’, geçtiğimiz haftalarda seyrettiğim ‘Wake Wood‘ gibi eserler / filmler olmak üzere çoğu yerde işlenen bir tema vardır. Ölen ve gömülen birisinin, geri gelmesi. Geri geldiğinde, vücut olarak aynı kişi olsa da aslında ‘o’ olmaması…

“Cingöz Recai: Bir Efsanenin Dönüşü” de o filmlerden fırlamış gibi. Evet, sahnede bir Cingöz var; bir yerlerden tanıdık geliyor. Hatta bu görüşümüzü pekiştirsin diye eski filmlerden efsane birkaç cümleyi de söyletiyorlar Kenan İmirzalıoğlu’na ama olmuyor. Aşı tutmuyor. Kendi deyimiyle, ‘Hücum edilmez bir vücut içinde, ölmez bir ruhu olan‘ Cingöz Recai’ye hem vücut olarak hücum ediyorlar hem de ruhunu öldürmek için ardı ardına darbeleri hiç sıkılmadan indiriyorlar.

Neden?

İnsanların emek vererek ürettiği herhangi bir şeyi kötülemek, kimsenin haddi değil. Ama kötülemek, haddi değil. Beğenmeyebiliriz, sevmeyebiliriz, eğreti durmuş olabilir… Ben de kötülüyormuş gibi olmamak adına, biraz daha açacağım şimdi beğenmeme kıstasımı.

  • Aşk

Bilirsiniz işte, Cingöz çapkın bir adamdır. Aşık olduğu falan pek vaki değildir. Filmde Cingöz Recai’yi bir kadına karşı haddinden fazla tutuk göstermişler. Oysa Cingöz’ün bu bağlamda ‘eril tavır’ olarak eleştirilecek bir yapısı vardır hatta. Bu golü atmayı es geçip, seyirciyi ‘Ha kavuştular, ha kavuşacaklar’ ikilemine sokmak tipik bir reyting hamlesi değil de nedir?

  • Fazlasıyla Teknolojik

Evet, Cingöz Recai yurt dışındaki teknolojiyi takip eden bir adamdı. Evet, lüks yaşamayı seven bir adamdı. Evet, ilgisi alakası hep bu tarz ‘oyuncaklar’ üzerindeydi. Ama bu kadar da değildi. Vestel’den reklam almak için filmi tamamen teknoloji alt yapısına sokmak niye? (Ve evet, cevabın içinde gizli olduğu soruları seviyorum) Eleştirdiğim nokta, veya gözüme iyi gelmeyen nokta, şu: Bu haliyle ne bir dönem filmi ne de modern bir yapım. Cingöz Recai dendiğinde kafada canlanan o eski İstanbul’dan eser yok filmde. İstanbul kavramını pek tabii ki de sadece coğrafi bir konum olarak bellemedim.

  • Polisiye?

Cingöz Recai serisi, bir polisiyedir. Cingöz bir hırsızdır ama insan öldürmez. Fakat bir hırsızlık yaptığı sırada, eğer kriminal bir vaka ile karşılaşırsa Mehmet Rıza’yı sinir etmek için o vakayı çözmeye çalışır. Ki, seriyi okuduğunuzda görürsünüz; dönemine göre hayli iyi bir polisiye yazarıdır Peyami Safa. Fakat bu filmde polisiyenin p’si dahi yok neredeyse ortalıkta gezinen polisler haricinde… Öyle ki, filmin oyuncularından Boran Kuzum bile nasıl bir film çektiklerini anlamamış olacak ki verdiği röportajda “Çok güzel bir aksiyon filmi çektik” ifadesini kullanmış. Ya o doğru, ya bizimki. Bildiğim tek bir şey var ki; bir kez üstünkörü Cingöz Recai serisini okuyan, bu filmi yazardı da çekerdi de. Fakat böyle bir ‘efsaneyi’ sırtlamak için, o seriyi birden çok kez okumak gerekiyordu.

Maalesef.

Filmin Tek İyi Yanı…

Filmin, benim gözümde tek iyi yanı; ilk sahnelerinden birisinde Mehmet Rıza’nın okuduğu ‘Ateş Etme İstanbul’ kitabını ekrana uzun uzun tutmaları oldu. Celil Oker ile bu film vasıtasıyla tanışacak olanları uyarayım: Romanları ateş eder Celil Üstadın. Sarsılmaya hazır olun.

You Might Also Like

No Comments

Leave a Reply

4 × four =