‘Sahibinden’ Satılık

Karşı cenahın, edebiyat yapmadığı anlar dışında çok da geçer akçesi olmayan edebiyatçılarından İsmet Özel’in güzel bir lafı var. “Medyanın gücü yoktur, gücün medyası vardır.” der şair. Malumunuz olduğu üzere, geçtiğimiz günlerde ana akım medyayı yakından ilgilendiren bir satış işlemi gerçekleşti.

Bu satıştan hareketle, futbolun kapitalist yüzünün kendisini belli ettiği çoğu anlardan birisine odaklanmak istedim bu hafta… İlk olarak, kulüplerin nasıl satılabilir duruma geldiğine değinelim.

Ülkemizde çok başvurulan bir yöntem olmasa da, Avrupa’nın çoğu liginde hisseleri el değiştirmek, bankalara devredilmek veya doğrudan satılmak suretiyle kulüplerin yönetim değişikliğine gittiği; bilinen bir gerçek.

Forma numaralarının satışa dönük bir metaya dönüşmesi aslında sektörün en net özeti olduysa da, geçtiğimiz yüzyılda İngiltere’de futbolun profesyonelleşmesi, peşinden kulüplerin şirketleşmesini getirmişti. Sektörde pastanın büyüklüğü yönetimlerin mali hesaplarını kontrol etmelerini zorlaştırıyor; onları yüklendikleri mali sorumlulukları limited şirketler üzerinden yürütmeye itiyordu.

Limited şirket yönetiminin hisse, borsa vesaire boyutları ayrıdır. Zaten bizim yolumuz da, “Futbol borsada değil, arsada güzel” diyen Metin Kurt’un yoludur. Öyle ya; Liverpool olsun, Manchester City olsun; hemen hepsi birer satış görmüştür de en acısı Parma’nınki olmuştur muhtemelen. 90’larda tırmanışa geçen futbolun sahada değil dışarıda kazanıldığı hissinin odağındaki ‘proje kulüplerden’ Parma; bundan üç yıl önce 1 Euro’ya satılmıştı.

Türkiye’de durum biraz daha farklı.

Genelde, kulüplerin şirketleşme süreçleri tamamlanmamış (hatta bu konuda herhangi bir adım atılmamış) olduğu için borçlar kişileri değil, kulüpleri bağlıyor. Hatta öyle ki, yakın tarihimizde dahi alt liglerde bazı kulüplerde yönetimden aforoz edileceği belli olan başkanların kongrelerden bir – iki gün önce kendisinden sonraki başkanların maddi zorluk yaşaması amacıyla kulüpleri kendilerine borçlandırdıkları bilinen bir ‘intikam’ metoduydu.

Yahut, siyasetin futbola karıştığı anlarda olduğu gibi; şehrin bir kulübünün maddi açıdan çökmesi beklenip alt kategorilerde yapay bir kulüp türetilerek onun ‘Tanrı’nın eli’ değmişçesine hızlı yükselmesi ve diğer sembol kulübün yerini alması hedefleniyor. Böylelikle borç yüklenmeden, kulüp satın alınmış gibi oluyor.

Ancak yakın geçmişten bir örnek var ki, Türkiye’de kulüplerin borsaya konulmadan el değiştirmesinin en net hâli olsa gerek.

1966 kuruluşlu efsane, “Madenci Milli Takımı” olarak anılan Zonguldakspor 2010-2011 sezonunda Bölgesel Amatör Lig’den düşmemek için baraj maçı oynuyor… Ligi dördüncü sırada, liderin sadece üç puan gerisinde bitirdiği hâlde; il kontenjanı gereği bir alt statünün Zonguldak temsilcisi olarak yükselme maçı oynamaya hak kazanmış olan Demir Madencilik Dilaverspor ile karşılaşan Zonguldakspor; maçı 4-2 kaybederek Süper Amatör Lig’e düşüyor.

Aradan birkaç ay geçtikten sonra ise, Bölgesel Amatör Lig’e geri yükseliyor.

Zira, yapılan kongrede DM Dilaverspor’un adı Zonguldak Kömürspor yapılıyor, amblemi Zonguldakspor’la aynı formatta çiziliyor; renkleri de Zonguldakspor renklerini alıyor.

Sözün özü, Türkiye’de hiçbir kulüp satılamaz.

Tabii, en azından resmî yollarla…

Evrensel Gazetesi | 24 Mart 2018

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

14 − 6 =