Yazarın Frekansı #1 – Çok satan yazar, iyi mi yazar?

Son dönemde, yeni jenerasyon da diyemeyeceğim fakat edebiyat “sektörüne” yeni atılan bazı yazarlarda ilginç bir refleks gözlemliyorum. Bu refleksi, insanî bir eksene indirgemeye çalışsam da işim pek kolay olmuyor…

İlk olarak, edebiyata neden “sektör” tanımlaması yaptığımı açıklayayım. Yan ürünlerle ve pazarlama unsurlarıyla parlatılan bir alan, sektörleşmiş demektir. Haliyle, bu çerçeveden bakıldığında edebiyat da sinema ve müzik gibi neredeyse tamamen sektörleşmiş durumdadır.

Buradan, ilk paragrafta girişini yaptığım reflekse konuyu bağlayalım. Henüz ilk kitabı çıkan yazarlarda, “Hadi satsın”, “Şimdi satsın”, “Hemen satsın” olarak özetlenebilecek bir hareketlenme oluyor.

Bir kısmının, işsizlikten midir bilmem, oturdukları şehirdeki bazı semtlere sırf kitapçıların rafında kendi kitabının olup olmadığını kontrol etmek için gittiğini biliyorum mesela. Yahut herhangi bir kitap fuarında kendi kitabından 20 adetten az gördüğünde ciddi ciddi morali bozulanlar oluyor.

Bu örnekler pek tabi ki çoğaltılabilir. Ancak hepsinin ortak bir noktası oluyor genelde: Kendi kitapları da dâhil, pek kitap okumuyorlar. Rakamlar aldatmasın: Sürekli olarak Goodreads’e yeni okudukları kitapları yorumluyor, çeşitli sitelere kitap listeleri hazırlıyor veya Instagram/Facebook’a o sırada okudukları kitapların fotoğraflarını koyuyor olabilirler. Okumanın, gözün kelimeler üzerinde ilerlemesi olduğunu kabul edersek evet; çok kitap okuyorlar.

Ancak okumak bu değil. Hepimiz biliyoruz, kimse kimseyi kandırmasın.

Kişisel gelişim kitaplarının bu kadar çok sattığı ancak herkesin, özellikle kendi hayatlarından, bu kadar mutsuz olduğu bir okur kitlesi olduğunu varsayarsak ne demek istediğim daha net anlaşılacaktır.

Bazı çok satan yazarlarımızın web sitelerine veya internetteki paylaşımlarına bir bakın. Artık neredeyse temel Türkçe kabul edilen de/da ayrımını bile bilmeyen, yazdıkları cümlelerin anlaşılabilmesi için en az üç kez okunması gereken bir yığın kelime bulacaksınız.

Günümüzde bir işin alıcısına ulaşabilmesi için ciddi ve neredeyse profesyonel anlamda pazarlanması şart. Edebiyatın ruhunu öldüren de, biraz bu pazarlama düsturu. Yazarlar, bu konularda ciddi çalışmaları olmayan yayınevleri yüzünden kendi üretimlerini okuyucuya ulaştırmak istiyor. Buradaki ince çizgiyi çizemeyenler ise, yazarlıktan bir adım öteye geçiyor an be an. Aradaki çizgiyi çizebilmek biraz içgüdüsel biraz da işin ruhunu kavramakla ilgili…

Elbette ki, “Çok satıyorsa kesin kötüdür” demek büyük bir yanılgı. Tıpkı çok satmanın, iyi yazmak anlamına geldiğini düşünmek kadar. Ancak ikisinden hangisi daha büyük bir yanılgı diye düşünecek olursak, ben oyumu ikinciden yana kullanırım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

18 − fifteen =