Polisiyede Cinayetler Kadar Politik ve Sosyolojik Duruş da Önemli

Çeşitli gazetelerde spor yazıları yazan, bir yılı aşkın süredir ise her cumartesi gazetemiz bünyesinde “Köşe Gönderi” başlığıyla futbol yazılarının yer aldığı, Türkiye Gazeteciler Birliği tarafından 2010 yılında Yılın Spor Köşe Yazısı ödülünü alan ve ilk romanı “08.00” ile 2011 yılında yazarlık serüveni başlayan Alper Kaya ile yedinci romanı Fotoğraftaki Kadın üzerine konuştuk.

Bu sizin yedinci kitabınız ve aynı zamanda kolektif çalışmalarda da adınıza sıklıkla rastlanıyor. Edebiyata girmeye nasıl karar verdiniz, bu süreç nasıl başladı?

Edebiyat, olarak nitelendirilemez muhtemelen ama yedi yaşımda ilk öykümü yazdım. Ardından ilkokul ve lise yıllarım boyunca hep bir kenarlara bir şeyler çiziktirdim. Çeşitli yerel yarışmalara katıldım, yerel gazetelerde ve dergilerde yazdım. Ardından üniversite için İstanbul’a gelince, biraz daha farklı gelişti her şey ve kendimi bitirdiğim roman taslağımla yayınevlerini aşındırırken buldum. 2011 yılında ilk romanım 08.00 basıldı ve olaylar gelişti…

Fotoğraftaki Kadın son kitabınız. Aslında bir serinin de dördüncü kitabı. Bu seri nasıl oluştu? Komiser Tahsin’in okuyucuların bilmediği ortaya çıkış sürecine değinebilir misiniz?

Bir internet portalı olan Kayıp Rıhtım’da aylık öykü seçkisine çeşitli öykülerle katılıyordum. Bir öyküm de, hem fantastik bir altyapısı olan hem de olabildiğince polisiye kurgusu içeriyordu. O öykünün baş karakteri Komiser Tahsin’di… Sonrasında aynı öyküyü genişletip, Ölüm Melodisi ismiyle bir internet tefrikası şeklinde paylaştım, roman formatına getirip e-kitap olarak da yayınladım… Sonrasında, aklıma gelen bir kurguda polis figürü gerekiyordu. Haliyle benim aklıma da ilk olarak Komiser Tahsin geldi; zira ilk roman Kaçak’a dek hepsi internette yayınlanan pek çok öyküde kendisine yer vermiştim.

Yeni kitabınızda Tahsin karakteri bu kez kendi şehrinde ve ofisinde değil. Bu maceranın böyle gelişmesine nasıl karar verdiniz?

Ben karar vermedim, hikâye beni buraya taşıdı. İlk kitap Kaçak, ikinci kitap Yüzüncü Haber ve üçüncü kitap Tanrı Misafiri sonrasında hikâyenin gidişatına göre Tahsin’in İstanbul’dan kısa bir süre de olsa uzaklaşması gerekiyordu. Benim aklıma gelen ilk yer, çok da sevdiğim Kuşadası oldu kaçınılmaz olarak… Tabii, bu kararımın altında nüfusu belli ölçekte olan şehirlerde yer alan “kentlilik kültürü”, yerel kurumların hep belli çevreler etrafında el değiştirmesi gibi ezelden beri ilgimi çeken unsurlara yer vermek istemem de yatıyor.

Bu adı taşıyan farklı türde yazılmış bir kitap daha bulunuyor sanırım. Serinin bu dördüncü kitabının adının Fotoğraftaki Kadın olmasına nasıl karar verdiniz?

Bu tarz piştiler genelde olur maalesef. Üçüncü romanım Tanrı Misafiri de Reşat Nuri Güntekin’in romanıyla adaştı. Genelde romanlarımın isimlerini doğrudan hikâyeyi yansıtacak şekilde belirliyorum. Okuyuculardan da şimdiye dek isim konusunda olumsuz dönüş almadım.

Altıncı kitabınız yani “Bütün Kuralları Yık!” farklı bir yayınevi bünyesinde çıkmıştı. Bu kitabı diğer yayınevinden çıkarmak yerine tekrar Kent Kitap’a dönüş sürecinizi merak ettik. Nasıl oldu?

Romanlarım şimdiye dek dört farklı yayınevinden çıktı. Her yazarın farklı hassasiyetleri oluyor; ben de oyalanmayı sevmeyen bir insanım. Söz konusu yayınevi romanlarımı, tamamen yeniden basmayı vaat edip iki yıla yakın süre beni oyaladıktan sonra benim bir karar almam gerekti. Doğal olarak da seriye, bu denli ciddi çalışmalarım henüz ortada yokken başlamayı göze alarak risk alan ve şimdiye dek hiçbir romanımın baskı sürecini geciktirmeyen Kent Kitap’a döndüm. Aksi takdirde, yazmaktan beslenen bir yazar olan bendeniz, hâlâ ilk Komiser Tahsin romanı olan Kaçak’ın yeniden basılmasını bekliyor olacaktım… Tabii, okurlar da.

Son dönemde sıklıkla 221B Dergi’de de öyküleriniz bulunuyor. Bu kadar farklı öyküyü yaratma süreçleriniz nasıl işliyor?

Türkiye’nin tek basılı polisiye dergisine geç de olsa dâhil oldum. İlk olarak bir Komiser Tahsin hikâyem çıktı, Temmuz-Ağustos sayısında ise dikkatli okurların Tanrı Misafiri kitabından tanıyabilecekleri Çanakkale Cinayet Büro Başkomiseri Taner Tanal’ın baş karakteri olduğu öyküler serisinin ilkiyle yer aldım. Bu kadar farklı öykü, aslında belli bir nizam içinde ilerlediği için ilerleyebiliyor. Farklı yerlere dağılmış gibi görünseler de, kendi içlerinde bir bütünlük teşkil ediyorlar. Bu da benim işimi kolaylaştırıyor doğrusu…

Her türde olduğu gibi polisiyenin de belli dinamikleri bulunuyor. Bunlara sadık kalırken nelere dikkat ediyorsunuz?

Okuyucu, aldatılmayı sevmez. Bunu aklımdan hiç çıkarmıyorum. Pek çok çoksatar polisiye veya gerilim / korku yazarının en büyük yanılgısı bunu ihmal etmelerinde yatıyor benim gözümde. Okur, katili veya suçluyu doğru tahmin edebilmek istiyor. Ben de bu minvalde ipuçlarını hem baş karakterlerin hem de okuyucunun gözünün önünde tutmaya gayret ediyorum. Polisiyenin dinamikleri kadar, arka planda akıp giden hikâyelere de özen gösteriyorum. Belli bir tavır gösterebilmek, tatlı su hikâyecisi olmaktan yeğdir. Bu yüzden, cinayetler kadar politik, sosyolojik duruşlar da romanlarda önemli kabul ettiğim detaylardan.

Ülkemizde polisiye diğer türlere göre biraz daha az tercih ediliyor. Bunun nedenini neye bağlıyorsunuz?

Aslında daha az tercih edilmiyor. Sadece kemik bir kitlesi var ve o kitle diğer türlerin içine de yayılmış durumda. Yabancı polisiye veya tıbbî gerilim yazan Michael Palmer gibi yazarları daha çok tercih ediyorlar. Bu da, genelde ülkenin tamamına sirayet etmiş olan millî kompleksimizden kaynaklı: Bizden polisiye yazarı çıkmaz. Yahut, insanlar üçüncü sayfa haberleriyle gündelik yaşamlarında o denli içli dışlı ki; bir de romana ayıracak moralleri ve motivasyonları kalmıyor.

Türk polisiye romanlarından ve yabancı polisiyelerden ilk aklınıza gelen, sizi en çok etkileyen örnekleri öğrenebilir miyiz?

Perihan Mağden’in, ‘Keşke sadece polisiye yazsaymış’ dedirten “Haberci Çocuk Cinayetleri” ve pek tabi ki benim polisiyeye bu denli merak salmama vesile olan Daniel Pennac’ın “Küçük Yazı Satıcısı” ilk aklıma gelenler arasında. Aynı zamanda, benim okumaktan ağırlıklı olarak keyif aldığım politik polisiyelerde Suat Duman’ın “Müruruzaman Cinayetleri” ve Ümit Kıvanç’ın “Bekle Dedim Gölgeye” apayrı yere sahiptir gönül rafımda.

Genç ve sıkı çalışan bir yazar olduğunuzu görüyoruz. Sonraki projeleriniz hakkında bilgi verebilir misiniz?

Ben hep, kendi sistemimin gerisinde olduğuma inanıyorum nedense… Sırada Komiser Tahsin Serisi’nin beşinci kitabı var ki o da kapağı dâhil baskıya hazır. Onun ardından iki projeme yoğunlaşağım bir süreliğine. İlki, distopik türde ve odaklandığı alan geniş olan bir İstanbul romanı var kafamda… Bir de aklımdaki öykülerin yarısının bittiği, korku türünde bir öykü kitabı projem var.

Evrensel Gazetesi | 20 Ağustos 2018

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1 × 1 =