Politikleşemeyen Türk Polisiyesi

Evvela, bir tür olarak “polisiye” hakkında genelgeçer bir tanımlama ile giriş yapmak gerekir. “Konusu polisi ilgilendiren olay” olarak tanımlanabilecek olan polisiyenin edebiyat ile izdüşümü ise hayli* geçmişe dayanıyor. Zira bir muammanın aydınlatılması, bir suç ortamının sonuca ulaştırılması düsturları ile ilerleyen polisiyedeki gizem unsuru; hem yazan hem okuyan için cazibesi yüksek bir bileşen.

PEKİ BU TOPRAKLARDA DURUM NASIL GELİŞİYOR?

Görsel: Ahmet Mithat Efendi’nin Esrar-ı Cinayat kitabının kapağı

Bilinen ilk yerli romanımız Esrar-ı Cinayat’ın yazarı olan Ahmet Mithat Efendi’ye dair bir anekdot ile bu konuya başlamak şart. Bu romanda, teknik bir hata yapar Ahmet Mithat Efendi ve suçluya, suçunu itiraf ettirir. Ancak macera sadece romanla sınırlı kalmaz. Romanın baş karakteri olan Beyoğlu Mutasarrıfı Mecdalettin Paşa’nın gerçek Beyoğlu Mutasarrıfı’na benzerliği dikkatli gözlerden kaçmaz. Dönemin en çok okunan gazetesinde tefrika edilen bu romanda, kendi yaptığı usulsüzlükler ifşa edilen gerçek Beyoğlu Mutasarrıfı, tıpkı romandaki gibi Avrupa’ya kaçar.

Sözün özü, polisiyenin bu topraklara girişi de politik iklime karşı bir tavır sergileme gayesi gütmektedir. Sonrasında, benzer bir tavrı mahlas isimle roman yazan Kemal Tahir vesilesiyle görürüz. Zira her ne kadar son dönemde yerli polisiyeyi tekeline almış imajı uyandıran bir çoksatar yazara göre “Polisiye yazmaktan hicap duyduğu için” takma isim kullanıyor gibi lanse edilse de; siyasi yasaklı olduğu dönemde kendi adıyla kitap bastıramayan Kemal Tahir’in mahlas isimle yazdığı Mike Hammer romanları hepimizin malumudur. Bu da, politik iklimin bir sonucu olarak yerli polisiyeye kaçışı doğuracaktır. Peyami Safa’nın Server Bedi ismiyle yazdığı Cingöz Recai karakteri, Osmanlı döneminde kaleme alınan Amanvermez Avni’den sonra bu ülkenin ilk polisiye serisinin baş aktörü oluverir. Cingöz’ün romanlarında, devlete karşı bir tavır net biçimde sezilir. Hülasa, Cingöz’ün asıl rakibi Başkomiser Mehmet Rıza’dır ve kibar hırsızımız, içine düştüğü cinayet soruşturmalarından sıyrılabilmek için devlet güçlerinden önce cinayeti çözmeye ve hatta zaman zaman katilleri devlete kendisi teslim etmeye ya da cezalarını kendi vermeye girişir.

Görsel: Peyami Safa’nın Cingöz Recai/Kaybolan Adam kitabının kapağı

Hatta Peyami Safa ile bir dönem yarışa girişen Necip Fazıl’ın pek de ilgi görmeyen Meş’um Yakut romanı, şairin başarısız polisiye geçmişinin bir tecellisi olarak arşivlerde yerini almıştır.

İlk dönem eserler ile ortaya bir sıkıntı çıkar. Polisiyenin sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğine dair net bir çizgi çekilemediği için pek çok yazarın zaman zaman polisiye türünde ürünler ortaya koyduğu vakidir. Esat Mahmut Karakurt’un beyazperdeye de uyarlanan polisiye romanlarının yanı sıra Nazım Hikmet’in 1936 basımlı Yeşil Elmalar’ı, Halide Edip Adıvar’ın 1937 basımlı Yolpalas Cinayeti, 1942 basımlı Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Kesik Baş’ı bunlara rahatça örnek olarak verilebilir. Hatta Gürpınar’ın romanı, kapağında “Bu bir zabıta romanıdır!” ibaresiyle yayımlanır. Refik Halit Karay, Cevat Fehmi Başkut gibi başarılı yazarların kaleme aldıkları polisiye romanlar kadar; Pınar Kür, Çetin Altan ile Perihan Mağden’in polisiye romanları ve hatta Orhan Pamuk’un polisiye kabul edilebilecek Kırmızı Saçlı Kadın’ı da ülkenin polisiye kültürüne ciddi anlamda katkı sunan yapıtlar arasındadır.

KISIRDÖNGÜ MÜ, ÇEŞİTLİLİK Mİ?

Son tahlilde, konudan da pek kopmamak adına, 2018 yılında kurulan Türkiye Polisiye Yazarları Birliği’nin rakamlarına göre 85 polisiye yazarı bulunuyor. Tabii, birlik çatısı altında yer almayan Emrah Serbes, Mehmet Murat Somer, Ümit Kıvanç, Hakan Karahan, Suat Suna, Hüseyin Ekinci, Gökhan Tosun ve Osman Aysu gibi isimleri de düşünecek olursak bu rakam hayli hayli 100’ün üzerine çıkacaktır. Bu çeşitliliği politik kavramların kısıtlılığı bazında değerlendirdiğimiz takdirde ortada ciddi bir kısırdöngü beliriyor. Zira, bu yazının da başında değindiğim üzere polisiyenin temelinde bir suç yatar. Suçu oluşturan unsurları sadece o odadaki/evdeki kişiler veya o şehirdeki arkadaşlık/sevgililik ilişkileri bazlı düşünmek ne derece doğrudur? Edebiyatta suç kavramının tarihine indiğimizde bizi burjuva toplumuna dair eleştirel bakış içeren Victor Hugo’nun, Charles Dickens’ın romanları beklemektedir. Keza suç kavramını doğrudan ele aldığımızda ise bizi ayan beyan bir sonuç beklemektedir: Her suç, dönemin politik iklimine göre şekillenip çeşitlenir.

Dahası, yazınsal bir yapıttan bahsettiğimizde; geleceğe bırakılacak bir ajandayı kast ederiz. Haliyle, misal Ümit Kıvanç’ın “Bekle Dedim Gölgeye” veya Suat Duman’ın “Müruruzaman Cinayetleri” romanları gibi siyasi konjonktürü fona alıp önde usul usul anlatılan bir hikâyeye sahip olan romanların sayısının artması; günümüz baskılarının, Mozart’ın hakaret kabul edildiği bir yönetim anlayışının veya daha basit bir mantıkla hapisteki öğrenci ve gazetecilerin çokluğunun geleceğe taşınması anlamı taşır.

Antitez parantezi ile bizi bekleyen örnekler de yok değil. Darbe girişiminden birkaç ay sonra yayımlanan ve bizzat yazarı Sadık Yemni tarafından “Cemaati konu alan ilk roman” başlığıyla PR’ı gerçekleştirilen “Kayıp Kedi” ile Gezi döneminde Gezi temalı öykü yazan, darbe girişimi sonrası her taşın altından Fetö’nün çıktığı “Kimdir Bu Mitat Karaman?”ı okurla buluşturan Doğu Yücel gibi iktidar üslubunun destekçisi yazarlar da son dönemde göze çarpıyor…

Türk polisiyesi ise, ağırlıklı olarak altyapısını sadece romandaki cinayet çerçevesinde şekillendirdiği ‘Katil kim?’ hikayeleri ile günümüz politik tavrını geleceğe taşıma trenini çoktan kaçırmışa benziyor.

*1841 – Morg Sokağı Cinayeti / Edgar Allan Poe

Evrensel | 13 Ocak 2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

fourteen − nine =