Cinnet

Yolda yürüyordum, dolmuşun gelmesini beklerken sıkıldım ve kaldırıma çöküverdim… Bir sigara çektim çantamdan, çakmağı unuttuğumu fark etmem ise canımı bin kat daha sıkmıştı, kadere o güne o havaya ve o kaldırımın her bir milim taşına söverek dolmuşu beklemeye devam ettim…

Arkamdan bir takım sesler duyduğumda çakmak ümidiyle başımı çevirdim, iki oğlan birinin elindeki telefon yüzünden tartışıyor gibiydi ilişmek istemedim… Önüme döndüm, gözlerim sulanıyor ve görüş açım titriyordu ama başım zonklamadığı sürece sorun değildi, en azından doktor…

Birden arkamdan ses geldi, düşüncelerim eski bir ateri oyunu olan tetrisin kiremitten objeleri gibi titremiş dağılmış ve binbir parçaya bölünmüştü… Çocuklardan biri diğerine seri halde yumruklar indirmeye başlamıştı, berikinin burnu paramparça olacak gibiydi ki dikkatimi gökyüzündeki bulutlar çekti; bir sağa bir sola dağılıp duruyorlardı gözlerimi kapattım ve içimden mırıldanmaya başladım…

“hepsi geçecekhepsi geçecekhepsi geçecekhepsi geçecek”

Yutkundum, kulaklarım çınlamaya başlamıştı; gözlerimi açtım. Çocuklar durmuş ve tartışıyorlardı, kan falan yoktu. Derin bir nefes koyverdim… Uzaktan dolmuş göründü, bir an titredi gibi görüntü ama iki üç saniye sonra gayet netti…

Burnumu çektim, şöyle bir geri baktım; telefonlu diğerine okkalı bir yumruk vuruyordu nefesim sıkıştı gözüm kararır gibi oldu elimi hayal meyal kaldırıp dolmuşu durdurdum, tıkanmıştım birkaç saniyede… Adımımı zor kaldırıp atladım dolmuşa. Başımı çevirip baktığımda telefonlu çocuk diğerini yere yatırmıştı ve başını ters çevirip kaldırıma vuruyordu; daha beter tıkandım, gözlerim kararmış ve dudaklarım seyirmeye başlamıştı…

“hepsi geçecekhepsi geçecekhepsi geçecekhepsi geçecek”

En azından bir olumlu şey vardı ki; başım hala zonklamaya başlamamıştı… Gözümü açtım, dolmuşun iki koltuğu boştu. Gittim oturdum birisine, cebimden eski bir hediye olan iPod’un kulaklıklarını bulup müziğin akışına kapıldım. Dış dünyadan kaçabilmek için ender garanti yollardan birisiydi müzik.

Tam kaptırmış giderken ineceğim durağı farkettim hayal meyal, “Sağda” kelimesi döküldü dudaklarımdan ve inleyerek duran dolmuştan aşağı atladım. Üst geçite doğru seyirtiyordum ki bir engel…

Bileğimde bir ağırlık hissettim, başımı çevirdiğimde her zamanki dilenci kadını gördüm, bir şeyler söylüyordu. Kulaklığı çıkardım, gözlerim dudaklarına odaklanmıştı; o kadar kuruydular ki…

-Allahrızasıiçin…

Yok, işareti yaptım elimle; yürüyecektim, yürümeliydim. Arkadan gelen bir kalabalık vardı ama kadın bacağımı mengene gibi kavramıştı… Dudakları dünyamı kaplıyordu, ellerimin terlediğini hissettim, “Ne var?” diye bağırdım, sesim istemsizce yükselmişti dudaklarım titriyordu…

“Niye terliyorsun ki?” dedi beklemediğim bir tonda, dudakları yavaşça açılıp kapanıyordu; o kadar kuruydular ki…

Birden gök kararmış gibi geldi, hareketlenme olmuştu… Bunun gözlerimin önünü kaplayan bir çift dudak olduğunu fark ettim çok geç olmadan ama bir yağmur başlamıştı, yüzüm acıyordu… Nefes nefese kalmıştım gözlerimi açtım, her tarafım sızlamaya başlamıştı; dilenci kadın gene konuşuyordu ama dudakları yüzünden dökülmeye başlamıştı, okkalı bir küfür savurup ayağımı hızlıca çektim, koşmaya başladım…

Merdivenin en üstüne gelince tökezledim, çene üstü düştüm… İnlemeye başladım, tüm vücudum zonkluyordu resmen artık… Ayakta duracak gücüm yoktu… Tıksırmaya ve aksırmaya başladım… Ayağa kalktım, ama bacaklarım titriyordu… Midemin bulandığını hissediyordum. Bir gözümü açamazken, diğerini sadece yarım açabiliyordum… Kaldığım pansiyon birkaç metre uzaktaydı; üst geçitten geçecek ve üç – dört dakika yürüyecektim… Varabilirsem masamda ilaçlarım vardı… Kendimi toparladım, ayağa kalkmama yarım eden birkaç insan vardı, döndüm, teşekkür edecektim… Birden hepsi kayboldu.

Midem bulanıyordu, üst geçitin trabzanlarına tutundum. Nefes nefese kalmıştım, gözlerim tamamen kapanacak gibiydi… Yüksek sesle nefes alıp vermeye başlamıştım, üst geçitte kimse kalmamıştı ama aşağıdan arabalar vızır vızır geçiyordu… İki üç adım attım ama yürüyecek halim yoktu. Trabzana sıkı sıkı sarılıp aşağı doğru baktım.

Midem bulanıyordu…

Biraz daha bakmak için kaykıldım, ayağım kayıyordu… Ellerim acımaya ve kanamaya başlamıştı…

Midem bulanıyordu ve…

Lanet olasıca başım, zonkluyordu…

Trabzan daha kaygan gibi gelmişti, arkama bakmak için başımı çevirdim, ellerime hükmedemiyordum…

Ayağım kaymıştı, ellerimdeki kan damlacıklarının havada süzüldüğünü gördüm, ayaklarım sallanıyordu; boşluk hissi hiç bu kadar belirginleşmemişti… Yüzüme birkaç kan sıçradı, havada yüzüyordum, üst geçit bu kadar yüksek miydi?

Son bir ışık, son bir ses ve bir nebze daha nefes…

Hrmf…

Derin derin soluk alıp veriyordum, tıkanmış ve terlemiştim, yorgan bunaltıyordu, yatakta döndüm…

Bir kabus gördüğümü hatırladım hayal meyal, yüzüme üfüren rüzgar irkiltti beni.

Odanın camı açık kalmıştı, terden tişörtüm yapış yapıştı ama gözlerim hala açılmıyordu… Havalara küfrettim, çapaklar gözlerimi ağırlaştırıyordu… Perde sallanmaya başladı, rüzgar kesilmişti…

Rüzgar yokken…

Birden camın içinden ufak mavi yaratıklar girmeye başladı, bir, iki, üç… Kafaları minik gövdeleri kocaman, armuta benzeyen yaratıkçıklardı bunlar.

Burnumun önüne kadar geldi birisi, sonra diğeri, sonra diğeri… Her taraf dolup taşmıştı artık, kollarıma değiyorlardı, yanıyordum.

Küçük gözleri kıpkırmızı, siyah benekciklerden oluşuyordu. Hayal meyal fark ettiğim üzre burunları da vardı… Ve ağızları… Ağızlarının içinde dişleri…

Beklemediğim kadar sert.

Beklemediğim kadar yakıcı.

“hepsi geçecekhepsi geçecekhepsi geçecekhepsi geçecek”

Geçmedi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Alper Kaya nokta org © 2012, Alper KAYA