Doğa Ana

“En acısını sevgilim en acısını
tadayım istedin:

En acısı buydu.”
– Birhan Keskin

 

Güneş, gökteki hükümdarlığına henüz kavuşamamıştı. Saatler sekizi gösterirken yeni yeni aydınlanan havaya bir küfür savuran Taner Tanal, saat uygulamasını değiştirmemekte inat edenleri de ihmal etmedi.
31 Aralık Pazar, yani yılın son günüydü. Kolundaki saate bakmak için iki kat giyindiği kıyafetleriyle mücadele ettiyse de ormanlık alana vardığında saatin tam sekizi gösterdiğini görebildi. Kalın montunu, altında sıyrılan kazağını da çekiştirerek tekrar bilek hizasına getirdiği sırada olay yerine ulaşmıştı.
Uzaklardan baktığında, canı yanıyordu. Geride bırakmak üzere oldukları yıl boyunca, yaşadığı şehrin üç yüzü aşkın hektarını yangına kurban vermişlerdi. Kalan ormanlıklar da, kış bastırdığı için yeşil renklerini yavaş yavaş kahverengiye ve hatta arada bir serpiştiren kar nedeniyle beyaza bırakmak üzereydi.
Olay yeri memurları sağda solda koşturuyorlardı. Bunun, soğuğa karşı yapacak bir şeyleri olmadığı için mi yoksa olay yerinin bu kadar cafcaflı bir girişimi hak ettiği için mi olduğuna karar veremeyen tecrübeli Cinayet Büro amiri; cesedi görünce oyunu ikinci seçenekten yana kullandı.
Cinayet ihbarı, Eceabat’ta sabah koşusuna çıkmış bir çiftten gelmişti. Kendisine saat yedide gelen çağrı sonrası otomobiline binip vapur iskelesine geçmiş; şans eseri beş dakika sonra kalkan ilk vapura yetişmişti.
Vapurdan indikten sonra, tarif edilen yeri bulması uzun sürmemişti. Vapur iskelesine fazla uzak olmayan Behramlı Köyü’nün ormanlık alanından gelmişti ihbar. Otomobille köye doğru ilerlerken, yeşil doğa ile mavi denizin arasında giden yol uykusunu bir nebze dağıttı. Yurtdışında eğitim aldıktan sonra Türkiye’ye dönmüş ve ikinci iş tecrübesinde Çanakkale’ye denk gelmişti. Yurtdışındaki tahsili, seri katiller üzerineydi.
Ancak Türkiye’ye ailevi nedenlerle döndükten sonra işler pek de umduğu gibi gitmemişti. Edirne’de göreve başlamış, Çanakkale’ye ise beş yıl önce tayin olmuştu. Vasat bir ekibi yönettiği için bazen çok sıkılıyordu ama beterin beteri vardı. En azından, istediği şeyi doğru ifade ettiğinde harfi harfine yapıyorlardı.
Taner Tanal iki yanı doğayla kuşatılmış yolda Kilitbahir istikametinden Şehitler Abidesi’ne doğru ilerlerken Soğanlı girişinden yukarıya saptı.  Behramlı Köyü biraz yukarda kalıyordu. Köye kıvrılan yokuştan çıkarken, dikiz aynasından arkada bıraktığı denize bakıp bir ıslık öttürdü. En nihayetinde, kendisine tarif edilen ormanlığa varıp otomobilinden indiğinde saati sekizi gösteriyordu.
Ormanlık alanlar, Taner Tanal’da hep aynı hissi uyandırırdı. Ormanlar karmaşık görünen ancak muazzam bir nizam içeren ender yerlerdi. Bu nizama tezat duran olay yeri memurlarının koşturmacasını, sabah mahmurluğuyla karışık bezgin bir bakışla geçiştirse de cesedi görür görmez uykusu dağılmıştı.
Ormanın birbirinden yaşlı duran ağaçlarından birisini diğerlerinden ayıran şey, onun yeni dosyasıydı. Vahşice işlenmiş bir cinayet değildi ama bir aşçının sunumuna gösterdiği özenle yerleştirilmişti ceset. Olay yerini çarpıcı kılan bir katille karşı karşıyaydı.
Otuz – otuz beş yaşlarında, esmer bir kadın.
Sezaryen izinden belli olduğu üzere, bir anne.
Sezaryen izini ve hatta sağ göğsünün altındaki dövmesini açığa seren şey ise, kadının çırılçıplak oluşuydu. Çırılçıplak… ağaca asılmış. Sadece “asılmış” demek eksik olurdu.
Kadının cesedi; sağ eli sol elinin üzerine, sol ayağı da sağ ayağının üzerine konularak ağaca çivilenmişti. Görünürde hiçbir yarası yoktu. Taner Tanal, sağ eliyle burnunun kemerini ovuşturdu. Gözlerini birkaç kez kırpıştırdıktan sonra iç çekti. Gözleri onu yanıltmamışsa, kadının cesedi âdeta bir vajinayı sembolize ediyordu. Olay yeri sanki bu amaçla tasarlanmıştı.

*

Olay yerinde hiçbir şey yoktu. Hiçbir şey!
Taner Tanal, cesedi ilk kez gördüğü andan iki saat sonra sıcak Cinayet Büro’da oturmuş; kahvesini yudumluyordu. Pazar günü olmasına rağmen emniyete gelip, dosyayı incelemesinin tek nedeni mesleğine duyduğu aşk değildi. Yalnız bir adam olması da değildi. Ceset, o kadar etkilemişti ki tecrübeli amiri; büroya gelmekten başka bir şey yapmayı düşünemezdi.
Olay yeri fotoğraflarına bakıyordu. Kadının bir yay gibi gerilmiş vücudu, diri göğüsleri, traş edilmiş cinsel organı; pek çok olay yerinde olduğu gibi kana bulanmamış olması fotoğrafların sanki bir sanat çalışması gibi görünmesine neden olmuştu.
Oysa kadın, ciddi bir cinayetin kurbanıydı. Sadece bir kurban değildi üstelik. Sanki bir ayinin adağıymışçasına yerleştirildiği olay yerinin nesnesi hâlindeydi. Özne ise, çoğu cinayette olduğu gibi bunda da gizliydi. Üstelik kadının vücudunda hiçbir yara, bere, darp izi yoktu. Taner Tanal, birkaç kez karşılaştığı zehirlenme olaylarından şüphelenerek iğne izi aramış ancak bulamamıştı. Elleri ve ayaklarını ağaca çakılı tutan geniş başlıklı metal çivilerin açtığı yaralar hariç, kadının bedeninde hiçbir yara izi yoktu!
Tam fotoğraflara bakarak düşüncelere dalmışken, kapı çaldı. Cinayet Büro’nun birkaç aylık memuru Mustafa kafasını içeri uzattı. Taner Tanal, hâlâ daldığı düşüncelerden tam olarak sıyrılamadığı hâlde gözlerini Mustafa’ya dikti. Neden sonra, odasına girmek için izin beklediğinin farkına vardı ve karşısındaki sandalyeyi işaret etti.
Mustafa sandalyeye otururken eliyle saçını hafifçe düzeltti. Bir Tatar göçmeni olduğunu ilân eden çekik gözleri ve kumral saçları ile biçimli burnu ve dar dudakları onu yirmili yaşlarının sonunda, yakışıklı bir adam yapıyordu.
Bir dönem İstanbul’da tiyatro oyunculuğu yapan Mustafa, özel tiyatrolarda umduğunu bulamamış; devlet tiyatrosu için sınavlara hazırlanırken de pek çok oyuncunun özel kararnamelerle işlerinden olmaları üzerine bu yoldan dönmüştü. Biraz mecburiyetten biraz da ailesinin baskısından polislik sınavlarına girmiş, kazanmış; okulu bitirdikten kısa süre sonra da Çanakkale’de göreve başlamıştı.
Olay yerine, lodos yüzünden aksayan vapur seferleri nedeniyle gelemeyen Mustafa; cesedi ilk kez o an, amirinin masasındaki fotoğraflar sayesinde görünce bir an yutkundu. Çarçabuk gözlerini fotoğraflardan ayırarak ve bir daha da bakmamaya çalışarak, elindeki kâğıtları Taner Tanal’a uzattı.
“Başkomiserim, bu sabahki cesedin kimlik tespiti gerçekleştirildi. Parmak izleri çok temizmiş, sağlık kayıtlarından bulduk.”
Taner Tanal, sırtını koltuğuna yaslayıp önündeki kimlik kaydına baktı.
Vücudunun diriliğinden anlaşıldığı gibi, kadın otuzlu yaşlarındaydı. Kurban Doğa’nın sağlık kayıtlarına göre beş yaşında bir çocuğu vardı. Sağlık kayıtlarının altında, nüfus kaydının yer aldığı bir kâğıt duruyordu. Bu kâğıda göre Doğa, abisi ve kızıyla beraber yaşıyordu. Kaşlarından biri havaya kalkan Taner Tanal, Mustafa’ya baktı. Onun hareketlerini dikkatle takip eden memur, nüfus kaydında duraksadığını görünce ne sormaya çalıştığını anlayıp cevabı yetiştirdi:
“Boşanmış amirim. Üç yıl olmuş.”
Çenesini kaşıyan Taner Tanal, iç çekerek camdan dışarı baktı. Bulutlar yaklaşan karın habercisiydi. “Üç yıl…” diye mırıldandı. Mustafa, her an bir soru geleceğini düşünerek pür dikkat dinliyordu amirini.
“Üç yıl, çok uzun bir zaman be Mustafa. Farklı bir açıdan bakacak olursan da, çok kısa…”
Mustafa zeki bir gençti. Gözlerini kırpıştırdı. “Kin tutmak için uzun, intikam almak için kısa…” diye mırıldanarak amirine suflörlük yaptı. Taner Tanal, Mustafa’nın bu açıklaması sonrası dudaklarını büktü.
“Bu akşam ne yapacaksın Mustafa?” diye sordu elindeki kâğıtları masanın üstüne bırakırken. Bir anda değişen sohbet, Mustafa’nın bocalamasına neden olsa da çabuk toparlandı.
“Valla amirim, ailemle geçireceğim. Geçen yıl arkadaşlarımla dışarıya çıkmıştım, biraz gönül koymuşlardı. Annemle, babamla evde oturup mandalina falan yerim… Siz?”
Taner Tanal, dudağını bir kez daha büktü.
“Şimdilik bir planım yok… Belki bir yerlerde demlenirim… Yılbaşı dediğin şeyi, fazla abartmıyorlar mı zaten?”
Mustafa belli ki bu görüşe pek katılmıyordu ama nezaketten ve amirine saygısızlık olarak görülmemesi için karşı çıkmayıp, kafasını sallamakla yetindi. Taner Tanal, ailesini Türkiye’ye dönmesine neden olan bir kazada kaybetmişti. Bu yüzden özel günler, bayramlar, seyranlar; pek önem taşımazdı onun için. Masasında duran fotoğrafa bakarken gözleri buğulandı. Annesi ve babasıyla beraber on beş yıl önce gittikleri bir piknikte çekilmiş, siyah beyaz fotoğraftı bu.
Düşüncelerinden sıyrılıp Mustafa’dan, kadının boşandığı adamı bulmasını istedi. Mustafa, mahcup bir ifadeyle son kâğıdı işaret etti. Henüz bakmadığı son kâğıtta, bir adamın kimlik kaydı vardı. Otuz beş yaşındaki Orhan Fırtına’nın, cinayetle ilişkilendirilebileceği tek şey kadının eski eşi olması değildi. Nüfusa kayıtlı olduğu yer, olay yerinin on beş dakika uzağındaki Kumköy’dü. Gözlerini deviren Taner Tanal, adamı ziyarete gideceklerini söyleyerek ayaklandı. Mustafa da ayağa kalkmış, ceketini giymek için Cinayet Büro’nun iç kısmına geçmişti. Annesi ve babasıyla olan fotoğrafına bakıp, çerçevesinden çıkarmamak için kendisini zor tutarak kabanını giyen Taner Tanal; sert ve kararlı adımlarla odasından çıktı.

*

Sigorta kaydına göre, Orhan Fırtına limana yakın bir yerde tekel bayisi işletiyordu. “Fırtına Tekel Bayi” tabelasını görünce yaklaşan kar yağışını ve onun alametifarikası lodosu düşünerek bıyık altından gülümsedi tecrübeli cinayet büro amiri.
İçeri giren iki polis, bayinin camına asılmış yılbaşı süslerinin coşkusuna tezat, tezgâhın arkasında bıkkın bir ifadeyle oturan Orhan Fırtına’yı görür görmez tanıdı. Adam, fotoğrafındaki gibi ayırt edici bir bıyığa sahipti. Gür bıyığı dudağının sağ ve solundan inerek, yüzünü çevreleyen favorileriyle buluşuyordu. Çenesinde sakal yoktu. Saçları da, en az bıyığı kadar ayırt edici bir şekilde; sarı renkteydi. Adamın saçlarının boya olduğundan şüphelenen Taner Tanal, adamın kaşlarının kahverengiye çalan sarı rengi sayesinde bu görüşünü doğruladı.
Bezgin bir ifadeyle televizyondaki magazin programını izleyen Orhan Fırtına, gelenleri görünce coşkulu bir tonda konuşarak, “Buyurun efendim!” diye seslendi. Taner Tanal, önce kendisini sonra da Mustafa’yı tanıttıktan sonra sorduğu, “Dün gece neredeydin?” sorusuyla doğrudan konuya girdi.
Adam, şaşkınlıkla bakıp kekeleyerek, “Evimdeydim… Karşıda oturuyorum ben, Kumköy’de…” diye cevap verince yeni bir soruya davetiye çıkarmıştı.
“Şahidin var mı?”
Bu soru, adam için bir yangın alarmı görevi gördü. Kaşlarının ikisini de çatarak, agresif bir tonla ama tedbiri de elden bırakmayacak biçimde, “Hayrola amirim? Bir sorun mu var?” diye sordu.
Taner Tanal, gözlerini kısıp homurdanarak “Eski karının, henüz nasıl olduğunu bulamadığımız bir biçimde öldürülmüş olması dışında bir sorun yok…” diye çıkıştı. Adamın bir şey söylemesine fırsat vermeden, “Şahidin var mı?” diyerek sorusunu tekrarladı.
Orhan Fırtına, kaşları çatık, “Kızım var… Hafta sonu olduğu için bende kalıyor. Bir de annem var… Ona da sorabilirsiniz.” diye cevapladı.
“Soracağız, merak etme…” diye mırıldanırken sanki bir ipucu bulacakmış gibi dükkânın içine göz gezdiriyordu Taner Tanal. Mustafa’ya göz kırparak, sorumluluk alması için onay verdi. Bunun üzerine Mustafa, dikkati hâlâ Taner Tanal’da olan Orhan Fırtına’nın dikkatini çekecek biçimde öksürdükten sonra konuştu.
“Eski eşinizle aranızda problem var mıydı Orhan Bey?”
Orhan Fırtına, o ana dek fark etmediği sessiz polisten gelen soruyla olduğu yerde irkildi. Başta ayak diretiyor gibi görünse de usulca cevap verdi.
“Yani… Nasılsa soruşturacaksınız, size yalan söyleyemem. Bir süredir, velayet için davamız sürüyordu. Birbirimizden bu yüzden pek hazetmiyorduk tabii… Oysa onunla çok eskiden beri tanışıyoruz, böyle olmasını ikimiz de istemezdik.”
Mustafa, bulduğu açık kapıdan içeri dalarcasına, “Velayet için neden dava açtınız?” diye sorduğunda Orhan Fırtına’nın kaçacak yeri kalmamıştı.
“Bildiğim kadarıyla, birisiyle evlilik hazırlıkları yapıyordu. Ben de kızımı bir üvey babaya bırakmak istemiyorum, takdir edersiniz ki…”
“Etmeyiz, o sizin kendi tercihiniz…” diye cevabı yapıştıran Taner Tanal, gayriihtiyarı müdahil olduğu diyalogdaki payını arttırmak için Mustafa’nın elinde tuttuğu defteri işaret ederek, “Bu, damat adayının adı sanı varsa onları da söyleyin; bizim için yolu kısaltırsınız.” emrini verdi.
Bunun üzerine, Orhan Fırtına bir isim söyledi. Omuzlarını silkerek, adamın nerede çalıştığını ve buna benzer şeyleri bilmediğini iddia etti. Polisler için, konuşacak daha fazla şey kalmamıştı. Mustafa, aklındaki son soruyu sordu.
Orhan Fırtına, bu soruyla duraksadıysa da işbirlikçi tavrını zedelememek için, “Doğa’yı en son, cuma akşamı Eda’yı onun evinden alırken gördüm.” cevabını verdi.
Teşekkür eden polisler, bilgisine başvuracakları başka bir şey olması durumunda onu tekrar ziyaret edeceklerini söyleyerek üstü kapalı tehditlerini esirgemedikten sonra dükkândan çıkıyorlardı ki; Orhan’ın sorusuyla duraksadılar.
“İyi de, nasıl öldüğü belli değilse cinayet olduğu ne malum?”
Taner Tanal, bir ayağı dükkânın kapısının dışında olduğu hâlde cevap verdi.
“Bazı şeyler, oldukça uzaktan bile belli olur Orhan Bey. Hadi Allahaısmarladık!”
Arkasına bakmadan, peşindeki Mustafa’yla sokağa çıktı.
Kar taneleri, gökyüzündeki evlerinden usulca yeryüzüne doğru süzülmeye başlamıştı.

*

Kapıyı açan Kerem Saçılı, uykudan yeni kalktığını belli eden mahmur bakışlarıyla kapıda duran polisleri izliyordu. Doğa’nın abisi olduğu o kadar belliydi ki! Doğa ile aynı yüz, burun ve kulak yapısına sahip olan Kerem; ondan beş yaş büyük olmasının getirisiyle kırçıl saçlara sahipti.
“Kerem Bey, ben Cinayet Büro’dan Mustafa; Taner Bey de Cinayet Büro başkomiseri… Size kardeşiniz hakkında birkaç soru sormak istiyoruz…”
Kerem, elleriyle gözlerini ovuştururken, “E kendisine sorsanıza?” diye mırıldanarak evin içerisine doğru, “Doğa!” diye bağırdı. Onun bu hareketi, iki polisi de bir anlığına boşluğa düşürdü. Aynı boşluk hissi, kardeşine birkaç kez seslendiğinde hiç cevap alamayan Kerem’de de belirdi. Polislere doğru yavaş ve temkinli biçimde, alacağı cevaptan korkarak dönen orta yaşlardaki adam, “Kardeşimi neden arıyorsunuz?” diye sordu.
Mustafa, yutkunduktan sonra, “Aslında onu aramıyoruz…” diyerek durdu. Kerem Saçılı’nın, genç polisin cevabındaki imayı anlaması biraz güç olduysa da gözleri fal taşı gibi açılmıştı.
“Hassiktir be! Nasıl yani? Ona ne oldu?”
Taner Tanal, kafasını hafifçe eğerek, “Başınız sağ olsun…” diye mırıldandı. Kerem Saçılı girdiği şoktan ötürü yüksek sesle birkaç kez daha, “Ona ne oldu?” diye sorduysa da, apartmandakilerin ayaklanmaması için içeri girmek üzere atıldı iki polis. Eve girip kapıyı kapattıklarında, ilk olarak ev sahibini bir koltuğa oturtup karşısındaki kanepeye geçtiler. Tekli koltuğa çöken adam, soran gözlerle ikisine de bakıp duruyordu. “Kardeşiniz bu sabah, Behramlı Köyü civarında cansız olarak bulundu Kerem Bey… Başınız sağ olsun.” diye üzgün bir sesle konuşan Mustafa, bir süre adamın düzgün nefes alıp vermesini bekledi. Adamın gözbebeklerinin hareketi de nefesi gibi normale döndüğünde başkomiser söze girdi.
“Siz, onun evde olmadığını bilmiyordunuz sanırım…”
Kerem kafasını sallayarak bir rüyadaymış gibi, gözleri buğulu bir bakışla sarmalanarak anlatmaya başladı.
“Gece biraz işim vardı, ben çalışma odasındayken Doğa eve gelmişti. Ayaküstü biraz konuştuk, sonra yatmaya gitti. Ben de odaya girip çalışmayı sürdürdüm… Dışarı ne zaman çıkmış, nereye gitmiş… Hiç bilmiyorum!”
Polislerin kendisine garip garip bakmaları üzerine, anlatısını detaylandırma ihtiyacı hissetti.
“Ben müzisyenim, barlarda çalıyorum. Yılbaşı için de bir program hazırlıyordum, repertuar falan… Hâliyle kulaklık takmıştım, bangır bangır müzik çalıyordu kulağımda! Bu yüzden ev yıkılsa bile muhtemelen duymazdım…” Sözleri biterken, gözleri de nemlendi. “Bu şartlarda, programa çıkmayacağım tabii ki…” dedikten sonra, “Onu ne zaman görebilirim?” diye sordu.
Tam da o anda, Mustafa’nın telefonuna otopsi memuru İlhami’den bir mesaj geldi. Attığı mesajda otopsinin tamamlandığını ve müsait olduklarında yanına gelmelerini söylüyordu. Bunun anlamı da şuydu: Bir an önce gelmelerini istiyordu çünkü yılbaşını emniyette geçirmeye niyeti yoktu. Sabah cesetle ilk kez karşılaştığında bunu zaten Mustafa’ya söylemişti… Mustafa, mesajı amirine gösterdiğinde Taner Tanal hâlâ eşofmanlarla oturan Kerem’e bakıp emniyete gitmeleri gerektiğini ve bir saat sonra gelirse kardeşini görebileceğini söyledi. Kerem bunun üzerine ayağa fırlayıp onlarla geleceğini ifade etti. İki polis birbirlerine bakarken, odadan çıkıp gitti; beş dakika geçmeden de balıkçı yaka bir kazak ve kot pantolon giymiş bir hâlde yanlarına geldi.
Bunun üzerine, açıklama yapma mecburiyeti duyan Taner Tanal; ilk olarak otopsi raporunu inceleyeceklerini ve ardından kardeşinin morga çıkarılacağını belirtti. Kerem Saçılı, “otopsi” sözcüğünü duyunca kardeşinin ölümüyle bir kez daha yüzleşti ve bu yüzleşmenin sarsıntısı gözlerinden okundu. Yine de bozuntuya vermeyip, emniyette oturup bekleyebileceği bir yer olup olmadığını sordu.

*

Emniyete vardıklarında Kerem Saçılı’yı, o gün çalışan herkes gibi bir an önce işleri bitirip de evine gitmek isteyenlerle dolu kantine bırakıp otopsi birimine geçtiler.
İlhami, genç yaşına rağmen yapmak istediği işi yapan herkes gibi mesleğinden keyif alan ve bu keyif sayesinde de işinde kısa sürede ustalaşmış bir otopsi amiriydi. Taner Tanal, onun kahverengi saçlarını kısa kestirmesinin mesleki bir takıntı olup olmadığını düşünürdü hep. Sanki her an ölecekmiş de, kafasına alacağı darbenin analizi kolay olsun diye saç uzatmıyormuş gibi gelirdi ona…
Saçlarının rengini daha da belirgin kılan, gözbebeklerinin de berrak bir kahverengi tonda oluşuydu. Gelenleri görünce gözleri parlayan otopsi memuru, “Amirim, bu kadar çabuk beklemiyordum doğrusu…” dedi.
Taner Tanal da, Mustafa da masada bir ceset varken şaka kaldıramıyorlardı. Bu yüzden İlhami’nin şakaya müsait girizgâhını duymazdan gelerek metal, soğuk masada yatan kadının yanına geçtiler.
Tertemiz bir ceset, her daim uyku güzelliği taşırdı. Sonsuz bir uykuya yattığınıysa, otopsi sonuçları çıkınca anlayabilirdiniz. Nitekim masada yatan Doğa da, İlhami konuşmaya başlayana dek sanki omzundan birkaç kez sarsıldığında uyanacak gibi görünüyordu.
“Elektronik sigara kullandınız mı hiç?” diye sordu İlhami. Mustafa, konuyla ilgisini çözemediği için bocalayarak birkaç kez içtiğini söyledi. İlhami, elini masaya dayayıp gözlerini kadına dikti.
“Başta, elektronik sigaradan şüphelendim. Daha doğrusu sıvı nikotinden! Sıvı nikotin olmadığını, vücut muayenesi sırasında anladım. Çünkü kasları çok sertti. Yani, spor yapan bir insanın kaslarının sert olması normal, ölüm katılığı dediğimiz şey de var ama…”
İlhami’nin dağınık anlatımı, birisi onu durdurmazsa devam edeceğe benziyordu. Tecrübeli başkomiser hızlı davranıp “Abicim, hadi sadede gel… Neymiş ölüm nedeni?” diyerek İlhami’nin sözünü kesti.
Bu müdehale, İlhami’nin kendisini biraz toparlamasını sağladı ve gözleri parlayarak, “Botulinum!” diye cevapladı. Cevabı, karşısındaki iki poliste beklediği etkiyi yapmadığı için hayal kırıklığına uğrayarak kadının ağız bölgesini işaret edip konuşmayı sürdürdü.
“Aslında çok zor bulunan bir zehir değil, fakat ciddi derecede ölüm riski var. Dozunu ayarlarsan, süründürürsün bile…”
İlhami’nin, bir cesedin başında onun ölüm nedenine methiyeler düzmesi Taner Tanal’ı vicdanen hep sarsardı. Onunla tanıştığı günden beri, alışamadığı tek şey onun bu meslek aşkıydı. Bunları düşünüp irkilmişken, kadının ölümüne neden olan zehrin günü geçmiş konservelerden bile elde edilebileceğini öğrenip daha da şaşırdı.
Mustafa pek konuşmayıp dinlemiş, sadece not almıştı. El ve ayaklarındaki çivilerden bir şey çıkmadığını, hatta çivilerin daha önce hiç kullanılmadığını öğrendiler. Konuşulacak bir şey kalmamış gibiydi. Cesedin bir an önce morga kaldırılmasını ve kendisine haber verilmesini söyleyen Taner Tanal, yardımcısıyla beraber otopsi odasından çıktı.
Saatleri, on bir buçuğu gösteriyordu. Kadının katilini gün bitmeden yakalamak isteyen Taner Tanal; Mustafa’ya Orhan Fırtına’nın verdiği ismi araştırmasını söyledi. Onu Cinayet Büro’ya yollayıp kendisi kantine geçti.
Kantine giren Taner Tanal, Kerem’i hâlâ aynı üzgün ifadeyle bir masada otururken görünce içi burkuldu. Sıra olmadığı için iki tane çayı hemen alıp adamın yanına geçti. Kerem, gelen polisi görünce biraz toparlansa da, üzüntüsü bakiydi. Çaylarını içerken, aklındaki birkaç soruyu sorma fırsatını da yakaladı Taner Tanal.
Kardeşinin evlenme planları yaptığını biliyor muydu mesela? Kerem Saçılı bu soruya şaşırarak, “Tabii ki biliyordum! Biz her şeyimizi paylaşırdık… Annemiz ve babamız öldükten sonra hayatta birbirimizden başka kimsemiz kalmadı.” diye cevap verdiğinde yutkunarak, bir de kendi kardeşini düşündü. Onun aksine ebeveynlerinin ölümünden fazla etkilenmemiş, hâlâ Londra’da yaşıyordu. İki yıldır da hiç görüşmemişlerdi. Kerem’in anlattıklarına odaklanabilmek için çayını hızlıca içip boğazının yanmasına izin verdi.
Aklındaki diğer soru, doğal olarak, kardeşini öldürebilecek birilerinin olup olmadığıydı. Bu soruya ise mahcup bir biçimde, “İşin aslı, onun evlenme planları yaptığı adamı tam olarak tanımıyorum. Sadece ismen biliyorum, Ferhat diye birisiydi. Üniversitede okurken tanıştıklarını söylemişti ve birkaç kez de uzaktan gördüm. Ama Orhan var, boşandığı adam. Dört ya da beş ay önce Eda’nın velayetini almak için dava açmıştı… Bu yüzden biraz korkuyordu Doğa.” cevabını verdi.
Sözü biter bitmez, yüzünde belli belirsiz bir aydınlanma oldu. Eliyle masaya hafifçe vurarak, “Aa…” diye mırıldandı.
“Nasıl unuttum! Bir ay önce programım vardı, gece geç saatte geldim. Doğa hâlâ uyumamıştı, ki bu çok nadirdir… Genelde on buçuk dediniz mi uyur. Bir şey bulduğunu söylemişti, velayeti kaptırmayacağından çok emin konuşmuştu… Ne olduğunu sordum, söylemedi. Daha kesinleşmeden konuşmak istememişti.”
Bu cevap, Taner Tanal’a yeni bir soru için davetiye çıkardı.
“Peki, dün de o saatte uyumamış olduğuna göre, eve geldiğinde size bir şey söylemiş olabilir mi?”
İlk kez o an fark ettiği bir şey yüzünden yüzü düştü Kerem Saçılı’nın. Bu yüzden sözcükleri de çok zor toparlamaya başladı. “Kesin söyledi… Yani, benim kafam fena değildi dün gece. Geldi, konuştuk. Biraz ama… Öyle çok uzun konuşmadık…” dedikten sonra elleriyle yüzünü kapattı. Yanaklarını kapatan elleri, birkaç saniye sonra uzun ve dağınık saçlarını kulaklarının arkasına itmek üzere sağ ve sola kaymıştı. Yutkunurken, boğazındaki Âdem elması yukardan aşağıya doğru oynadı. “Son kez…” diye mırıldandı. “Son kez konuşmuşuz. Ben hiç dinlememişim…”
Taner Tanal, söyleyecek bir şey bulamadı. Ne söylese, fazlalık hissi verecekti. Uzanıp adamın omzunu sıktı sadece.

*

Yazacakları bittikten sonra Cinayet Büro’daki beyaz tahtanın önünde, eserini izleyen bir sanatçı gibi durdu. Katilin de fotoğrafı tahtanın en üstünde duran Doğa’yı ağaca çiviledikten sonra da karşısına geçip cansız eserini izleyip izlemediğini düşündü.
Bazı katillerin cesetlerin karşısında mastürbasyon yaptığını duymuştu. Hava bu kadar kötü olmasa, sulu kar izleri silmemiş olsa ormanda bir iz bulup bulamayacaklarını düşündü.
Doğa’nın fotoğrafının altından üç tane ok çıkartmıştı.
İlki, abisi Kerem’in fotoğrafına uzanıyordu. İçlerinden en masum görüneninin o olduğuna inanıyordu baştan beri. Fakat gerek eğitim sürecinde, gerek meslek hayatında, “masumiyet” kavramının sınırlarının fazlasıyla şeffaf ve aldatıcı olabildiğine defalarca şahit olmuştu.
Okların ikincisi, eski kocaya uzanıyordu. Orhan Fırtına, nerede olduğunu kanıtlayabilecek bir şeye çok da sahip değildi. Oğlu ve annesi erken uyumuşsa, gecenin bir vakti yürüyüşe çıkmış ve karşısında beliren eski karısını bir anlık cinnetle öldürmüş olabilirdi. Bunu düşünür düşünmez, fikri aklından kovdu. Bu bir cinnet cinayeti değildi.
Geriye kalan üçüncü şüphelinin fotoğrafı henüz yoktu. Mustafa’nın çıkarttığı bilgilere göre Doğa’nın sevgilisi Ferhat Yenik, onunla aynı yaşlardaydı. Aynı üniversiteye, aynı bölüme gitmişlerdi. Bu üniversitenin bir diğer mezunu da bu üç kişinin ortasına yerleştirdiği Orhan Fırtına’ydı.
Üçünün de birbirlerini çok iyi tanıyıp tanımadığını düşündü o an.
Bu fikir, biraz aklına yatsa da; iki adamın işbirliği yaparak Doğa’yı ortadan kaldırması çok da olası değildi.
Ya da öyle miydi?

*

Bir suyun içinde yüzüyordu.
Neden sonra, bunun sudan daha yoğun bir sıvı olduğunu anladı. Ellerini sallayarak kulaç atmaya çalıştığında hiçbir hareketlilik olmadı. Dönüp bakmaya çalıştığında, ellerini göremedi. Telaşa kapılarak çırpınmaya başladı. Ayağı, görünmeyen bir duvara çarpınca canı yandı.
Ayağına uzanmak istediğinde, bunu da başaramadı. Ayağını kendisine doğru çekmeye çalıştı, biraz hareketlilik olmuştu nihayet
Tüm vücudunun uyuşuk olduğunu düşünerek, dehşete düştü.
Gözlerinin yeni açıldığını ve içinde bulunduğu yoğun sıvının bütün vücudunu kaplayan bir zar gibi durduğunu da o dehşetle karışık bilinçlenme anında fark etti. Zarı yırtıp kendisini özgürleştirmek için daha da çırpındı.

*

Vapurun düdüğüyle uyandı.
Taner Tanal, arabalı vapurla Gökçeada’ya giderken uyuyakalmıştı. Gördüğü rüyayı neye yoracağını düşünmeden, sadece rüyanın etkisinden çıkmak için o an iskeleye yanaşmış vapurdan tam gaz uzaklaştı. Adada ilerlemeye başladı.
Tuz Gölü’nün kıyısında konumlanan Aydıncık’a gidiyordu. Doğa’nın evlilik hazırlıkları yaptığı adam, Ferhat Yenik, normalde Behramlı Köyü’nün yakınında bir tesis işletmesine rağmen o gün Aydıncık’taki evindeydi.
Kendisini arayıp geleceğini söylediğinde konuyu soran Ferhat’a, detay vermemişti. Adamın da bu yüzden merakla onu beklediğini sanıyordu. Evine yaklaştıkça, içini burkan bir şeyi düşündü.
Doğa’nın hayatındaki hiç kimse onun öldüğünü fark etmemişti. Merak edip, gün içinde ona ulaşmaya çalışmamıştı. Bir yerde çalışmadığı için, eğer ihbar olmasaydı ölümünün kaç gün sonra fark edilebileceğini düşündü. Pazartesi çocuğunu teslim almadığı için muhtemelen Orhan Fırtına tarafından yokluğu anlaşılırdı.
Kendisine tarif edilen müstakil eve vardığında, saat üçe geliyordu. Mustafa’yı, zaman kazanmak için konservelerden bulaşabilen zehri araştırması için Cinayet Büro’da bırakmıştı.
“Amirim, bir sorun var…” demişti Mustafa. Kendisine merakla baktığında, “Normalde bu kadın yine aynı biçimde zehirlenip bir ormanda piknik yaparken ölmüş olsaydı, cinayet olduğundan şüphelenmezdik. Oysa katil, resmen cinayeti itiraf etmiş…” diye tamamladı sözlerini.
Doğruydu. Günü geçmiş konservelerden dahi bulaşabilen bu zehir, eğer bir olay yeri mahalli olduğu bas bas bağırılmasaydı olağan şüpheli olurdu. Fakat katil, büyük bir nefretle kadını ağaca çivilemişti. Hem de bir cinsel organa benzeterek.
Zehirle ilgili neler bulabileceğini araştırırken, ellerindeki şüphelilerin geçmişlerini daha fazla araştırmasını söylediği Mustafa’ya önemli bir şey bulursa kendisini hemen aramasını da tembihledi. Cinayet Büro’dan çıkarken, ona merakla bakan Mustafa’ya gülümseyip, “Çıkabilirsin…” dedi. Genç polis, anlamamıştı.
“Eğer saat beş buçuğa kadar hiçbir şey olmazsa, sen çık Mustafa. Ailenle beraber, güzel bir yılbaşı geçir. Ben de muhtemelen pazartesiye bırakırım işi…”
Bu sözü, genç poliste bir sevince neden olunca ona belli etmeden iç çekerek emniyetten çıktı.
Otomobile bindiğinde, aklında dönüp duran görüntü Doğa’nın ağaca asılma şekliydi. Bu yüzden kırmızı ışıkta durana dek etrafına fazla dikkat etmedi. Işık, Devlet Hastanesi’nin önünde durdurmuştu onu. Hastanenin kırmızı ışıklı tabelası, kapalı havada gözünü alınca dikkat kesildi. Gözleri birkaç kez dalıp gidiyordu ki, arkadan çalan kornayla kendisine geldi. Uzaklaşsa da, aklı hastanede kalmıştı. Vapur iskelesine vardığında, hastanenin başhekimini arayıp aklındaki birkaç soruyu sordu ve özel bir talepte bulundu. Gayriresmî bir talep olsa da ve bunun cevabını savcılık kararıyla alması gerekse de başhekimin kendisine bir iyilik borcu olduğunu hatırlatması gerekmedi. Birkaç saate kendisine dönüş yapılacağı sözünü aldı.
En sonunda, Aydıncık’taki eve vardığında saati üçü gösteriyordu. Evin önünde duran adamın Ferhat olduğunu düşündü. Ev iki katlı, villadan bozma bir müstakil binaydı. Etrafında, çitle çevrilmiş bir bahçe vardı. Çite sırtını dayamış, elindeki cep telefonunu kurcalayan adam ise önü sımsıkı kapalı bir kaban giymiş, altındaki siyah pantolonu desteklercesine simsiyah botlar tercih etmişti. Saçları kısa kesilmiş adamın, yüzünü kaplayan sakalları da özenle traş edilmişti. Biçimli yüzü, en çok da otomobil durup Taner Tanal içinden inince gelene bakmak istediğinde belli oldu.
“Taner Bey?” diye sorarak elini uzattı. Taner Tanal da, onun adını söyleyerek elini uzattı ve tokalaştılar. “Buyurun, bahçeye geçelim…” diyen Ferhat’ın peşinden bahçedeki Tuz Gölü manzaralı masaya doğru yürüdü.
“Size ne ikram edeyim?” diye sorduğunda, sadece su istedi Taner Tanal. Bunun üzerine adam, cep telefonundan bir şey yazıp telefonu kenara bıraktı. İki dakika sonra birisi evden çıkıp elindeki tepsideki suyu Taner Tanal’a, çayı ise Ferhat’a servis etti.
Cinayet Büro amiri, sudan birkaç yudum aldıktan sonra, “Sizinle Doğa Hanım için konuşmak istedim…” diyerek söze girdi. Ferhat, bu söz üzerine duraksadı ve elindeki çayı masaya koydu.
“Doğa Hanım bu sabah cansız olarak bulundu. Başınız sağ olsun…”
Bu sözler üzerine Ferhat, derin bir nefes alıp gözlerini kapattı. Ayağa kalkarken az daha sandalyeyi düşürüyordu. Eliyle, özür dilediğini ifade eden bir hareket yapıp sırtını Taner Tanal’a dönüp yüzünü Tuz Gölü’ne çevirdi. Ellerini cebine sokmuş, bu hareketi yüzünden de inip kalkan omuzlarını göz önüne sermişti.
O an, Taner Tanal’ın cep telefonuna Mustafa’dan bir mesaj geldi. Mesajı okuduktan sonra, bıyık altından gülümsedi tecrübeli başkomiser. Her şey, tahmin ettiği gibi ilerliyordu. Geriye bir tek, başhekimin kendisini araması kalmıştı.
Elindeki suyu yere döktü.
Suyun akışını izlerken, vapurda gördüğü rüya aklına geldi. Sudan daha yoğun bir sıvı içinde yüzen, hareket kabiliyeti sınırlı bir yaratık! Henüz kulaklarına fısıldanmadığı için adını bile bilemeyen… Çocuk olmak zordu ama daha doğmamış bir bebek olmak daha zor olurdu muhtemelen.
O bunları düşünürken Ferhat da geriye döndü. Dudaklarını ısırıyordu.
“Çok acı çekmemiş, değil mi?”
Taner Tanal tam konuşacakken, telefonu çaldı. Arayan başhekimdi. Beklemesini işaret edip birkaç dakika önce kendisine yaptığı özür dileme hareketini tekrarladığı Ferhat’ı yalnız bırakıp girişe doğru ilerledi başkomiser.
“Vallahi, sendeki sezgi kimsede yok. Nasıl bildin?”
Anlatacakları bittiğinde, ondan böyle bir takdir almak gururunu okşadı. Kendisiyle yaşıt olan kadının, bir akşam yemek yeme teklifini her zamanki gibi nazikçe geçiştirdi Taner Tanal. Teşekkür ederek aramayı kapattığında üç dakika konuştuğunu ekranda gördü. Derin bir nefes aldı.
Tutuklaması gereken bir adam vardı.
Ferhat’ın yanına gidip, karşısına oturdu. Gözlerini, adamın hafif ıslanmış gözlerine dikti.
“Kadın cinsel organının Rönesans eserlerindeki etkileri hakkında iki yüz sayfalık tez yazabilecek, sanat tarihi mezunu bir adam neden kahvaltıcılık yapar?”
Gelen soru, çalışmadığı yerdendi. Bu yüzden bocalayan Ferhat, “Babamdan kaldı…” diye cevaplamakla yetindi. Dudaklarını büken Taner Tanal, “En azından…” diye homurdanarak ayağa kalktı. Adamın ürperdiğini gözleriyle görünce, içi daha büyük bir nefretle doldu.
“Senin aksine, iyi bir babaymış.”
Daha bir şey soramadan, yüzüne yediği yumrukla yere yığıldı Ferhat Yenik. Yerde yatan adama tekme atacakken duran Taner Tanal, şaşkınca baktı adamın kendisine doğru dönen suratına.
“Sana müjdeyi vermek için gelmişti… Sense onu öldürüp, bir de dalga geçer gibi ağaca astın. Zamanında, üniversitede beraber olduğun kadını… Evlenmek istemediğin için onun başkasıyla evlenmesine göz yumduğun, boşandıktan sonra tekrar hayatına girdiğin kadını… Çocuğunun annesini.”
Adamın bir şey söylemesine fırsat vermeden, kasıklarına bir tekme indirdi.
Ferhat Yenik’in, zaten o uzvunu uzun bir süre kullanmasına gerek kalmayacaktı.

*

Mustafa, hikâyenin tamamını hayran hayran dinlerken saati beş buçuk yapmışlardı. Nezarette tutulan Ferhat’ın birkaç saate nöbetçi savcıya çıkarılacağı kesindi. Kendisi sorguda itiraf etmese de, lokantasının yakınında bulunan ve pazar günü olduğu için boşaltılmamış çöp konteynerinden çıkan konserve kutularının analizi bir saat içinde çıkacak; Doğa’nın midesindekilerle karşılaştırılacak ve uyuşacaktı. Mustafa’nın, Ferhat’ın üniversite tezini internetten bulabilmesi pek çok şeyin akışını değiştirmişti.
“Kadın, ikisiyle de üniversitede tanışmış; birisiyle ilişkisi bitince diğeriyle evlenmiş. Velayet için gerekmese, DNA testi yaptırıp çocuğun gerçek babasını ilan etmeyi göze almazmış sanırım. Eh, çocuğu için doğru seçimi yapmış aslında.” diye yorum getiren Mustafa, “En azından üvey babası öldürmedi çocuğun annesini.” ifadesiyle de sözlerini tamamladı.
“Watson, bir şeyi kaçırıyorsun.”
Kendisine eleştiri yapacağını düşündüğü amirine, çekingen bir ifadeyle baktı.
“Adam, o kadar büyük bir megaloman ki; eğer olsaydı, babalık ehliyeti almaması gerekirdi. Yani teorik olarak, Orhan Fırtına çocuğun gerçek babası. Genleri öyle demese de!”
Gülümseyip başını eğen Mustafa’ya çıkabileceğini söyledi. Birbirlerine iyi yıllar dilediler, Mustafa eğer isterse onlara gelebileceğini teklif ettiği amiri tarafından reddedilince fazla üstelemedi.
Basit, gündelik kibarlıklar…
Taner Tanal, Cinayet Büro’nun ışığını kapatıp kendi odasına geçti.
Bir insanı çocuğunun annesi olduğu için, ona böyle bir sorumluluk yüklediği için nefrete kapılarak öldüren bir adamın her şeyi göze alabileceğini düşündü. Düşüncelerinden, dışarda başlayan şiddetli kar yağışının sokak lambasındaki dansı gözlerine yansıyınca sıyrıldı. Odasının ışığının kapalı olduğunu da böylece fark etti. Masa lambasına uzanırken, lambanın yanındaki çerçeveyi yüzüstü masaya düşürdü.
Lambayı yaktı.
Çerçeveyi eline alıp, fotoğraftaki anne ve babasının yüzlerini okşadı. Arkasındaki tutamaçları kaldırıp, dikkatlice camı çekti. Çerçeveden iki tane fotoğraf masaya düştü. Büyük olanı tutup, masa lambasının ışığında tekrar tekrar göz attı annesi ve babasının yüzlerine.
Bunu özenle bırakıp, diğer fotoğrafı eline aldı.
Çok güzel bir kadının, vesikalık fotoğrafıydı bu. Hâlâ saklamasının tek bir nedeni vardı.
Kin tutmak, öç duygusu, adaletin az oluşunu hep hatırlamak için değil. İçsel bir sebebi vardı. Gözle görülür hiçbir kusuru olmayan birinin, çok alkol aldığı bir gecede annesi ve babasını otomobille ezebildiği bir dünyada yaşadığını; katillerin çoğu zaman filmlerdeki gibi çirkin olmadıklarını hiç unutmamak için.

SON