Fal
Bir banliyö kasabasının yıkık dökük otogarında mavi gözlerine bakıyordum. Yavaş yavaş kırışmaya başlayan yüzüne inat parlaklıkta sürdüğü ruju yarı karanlık sayılabilecek kafede parıl parıl parlıyordu. Aralara sarı ton attırdığı saçları turuncumsu rengini korurken, onunla ilk tanıştığım günleri anımsatıyordu, 20 yıl mı olmuştu, 30 mu?
Açılıp kapanan dudağından çıkan melodilere odaklandım, eski bir Fransız şarkısı mırıldanıyordu… Duymak için kulak kabartmıştım ki, birden önümdeki fincana uzandı, işaret parmağını büküp kontrol etti sıcaklığını…
Parmakları sanki yıllar öncesinde onu otobüse bindirdiğim anda kalmış gibilerdi, o kadar parlak, o kadar beyaz… Ve o kadar uzun… Sanki başım dönüyor gibiydi, iki dükkan ötedeki kuruyemişçinin bayat – taze karışık çektiği çekirdeklerinin kokusu burnumu sızlattı…
Gözümü birkaç saniyeliğine kapamıştım ki, teninin kokusunu hisseder gibi oldum, eskiden de ne zaman bana dokunsa hep bir koku gelirdi burnuma; tatlı, mandalina ve portakal karışımı bir koku… Gözlerimi açtığımda yanılmadığımı gördüm; masada duran sağ koluma değiyordu parmakları… Gülümsedim…
Ne zaman gülümsesem hep birkaç dişim eksiliyormuş gibi hissederdim, o kadar dikkatli bakardı… Bu kez öyle olmadı, gözlerini çevirdi yere… Onun da gülümsediğini görüyordum… Tekrar bana doğru baktığında ağzı gene tek bir çizgi haline gelmişti… Yıllar boyunca kimleri kimleri öpmüş, kimlere sevgi fısıldamış o dudaklar; benim için bir tek felaketlere açılmıştı…
Ne zaman onun adını ansam hep ağzımda bir acı kahve tadı…
Gözlerim seyirmeye başlamıştı, anî bir hareketle uzanıp fincanımı açtı.
Her seferinde yaptığı gibi gözlerini kıstı önce, sonra buruk bir gülümseme kapladı yüzünü… Her gördüğümde daha da kırılıyordu gülüşü, daha da sönüyordu… Gözleri kapalı olsa daha aydınlık görünürdü yüzü…
Ağzını açar gibi oldu, tekrar kapattı. Fincana daha bir ilgiyle bakıyordu, parmakları kasılıp gevşiyor, gözleri kısılıp büyüyordu… Gözüne yaklaştırdı, tekrar uzaklaştırdı… Yüzünü bir gülümseme kaplamıştı. Gerindi, geriye doğru yaslandı. Bana doğru baktı.
Gözünün birini kıstı, diğeri gözlerimi delip geçiyor gibiydi; sanki beynimin içini okumaya çalışıyor, beynimi dişliyor gibiydi… Sağ lobu uyuşmuştu bir an…
Gözlerim seyirdi, falı anlatmaya başlıyordu…
“Bir, tavuk var…” dedi, sustu. Fincanı evirip çevirmeye başlamıştı.
Başını sağa doğru yatırdı, gözlerini kıstı.
“Bir de yaşlı bir adam, bakiyim, yanında bir de genç var. Bunlar senin arkana geçmiş, kötü kötü bakıyorlar…”
Bir yandan düşünmeye çalışıyor, bir yandan da falı dinliyordum; şimdiye kadar ne söylediyse tutmuştu… Bu sefer de tutacaktı muhtemelen…
Devam ediyordu konuşmasına…
“Bir kadın var… Bağırıyor… Ama sana faydası yok… Ama seninle ilgili!”
Gözlerini kısıp bakmaya devam etti fincanıma…
“Ve onun yanında arkasında birkaç kişi daha var… Ama sen tanımıyorsun… Muhtemelen hiçbir zaman da tanımayacaksın ve hatta bazılarını hiç duymayacaksın bile!”
Kafam karışmaya başlamıştı.
“Bak, burada şeritler var. Senin altında, üstünde… Dört bir yanında… Seni sarmış sarmalamışlar… Siyah, gri şeritler…” Sonlara doğru sesi fısıltıyla çıkmaya başlamıştı. Ürperdim.
“Sana yol gözüküyor…” dedi, gülümsedim. Yanımda duran koca siyah bavulu işaret ettim, kafasını salladı. “O değil, küçük aptal…”
Tekrar fincanı kavradı daha kuvvetli bir şekilde… Çeviriyor, çeviriyor bir türlü ağzını açmıyordu.
Huzursuzlanmaya başlamıştı, onun negatifliği beni de sardı. Gözlerim seyiriyordu…
Fincanı yerine bırakır gibi oldu, geri aldı alelacele…
“Beyazlık var…” diye tısladı, sonra tabağı eline alıp suyunu fincana boşaltıp bekledi…
“Bir yol var…” diye fısıldadı. Gene elimdeki bavulu gösterecek oldum, “Hayır!” diye bağırdı. İrkildim…
“Bir dilek tut…” dedi. Gözlerimi kapadım, açtım.
Ters çevirdi tabağı. İki damla süzüldü aşağı doğru, önce apayrı istikametler tutturdular ama ani bir dönüş yaparak ortada kesiştiler… Kadın kahkaha attı… “İki dilek mi tuttun? İkisi de tutacak!” Gülümsedim.
Hiç dilek tutmadım ki, diyecek oldum, “Bir dilek daha tut…” diye fısıldadı. Gözlerimi tekrar kapatıp açtım. Tabağı çevirdi, bir damla süzüldü aşağı doğru ve önceki iki taneyi ortaladı, tam ortalarında buluştu…
Kadın ayağa kalktı, gülümsüyordu… Bir süre sonra durdu. Bu “git” demekti. Ayağa kalktım, elimi uzattım. Sarıldı. Sarsıldı. Ve geri oturdu… Dönüp kafeden dışarı çıktım.
Güneş çarptı önce gözlerimi, sonra otogarın sesi; hiç eksik olmaz ki!
Biletimi kesen yazıhaneye doğru yürüdüm. Çekirdekçinin önünden geçerken boş poşet uzattı, “Doldurayım mı abime?” dedi, “Yok..” dedim “..istemez…”
Karşıdan karşıya geçmek için park alanına yöneldim, birden bir tavuk kokusu aldım. İstemsizce döndüğümde siyah tenteli, yeni açılmış bir tavukçu gördüm… Siyah… Bavulumu hatırladım, ellerime baktım; bomboştu…
Kafede unutmuştum.
“Allah kahretsin…” dedim. O sırada bir ses duydum, derinden ve güçlü. Deja vu.
Başımı çevirdim, dünya bembeyaz gibiydi; sarsıldım. Ve havalandım…
Takla attım, ters dönüp yere düşerken gördüğüm şey; yol şeritleriydi… Bir kadının bağırdığını duyar gibi oldum, gelip gidiyordu tüm algılarım… Başıma toplanan kalabalıktan eş giyimli iki adamı seçtim, birisi yaşlı diğeri genç iki kişiydiler… Muavin ve şoför diye mırıldandı içsesim… Yaşlı adam muavine bağırıyordu… Birden tüm algılarım bir anlığına geri geldi… Binlerce ses birbirine karışıyordu…
Geri gittiler… Ebediyen…
Sarsıldım. Bir ses geliyordu arkadan, muavin. “Az sonra duracak…” diye söylendi. Uzun zaman uğraşmışa benziyordu beni uyandırmak için… Homurdandım, uyku sersemi… Gözlerimi durmakta olduğumuz otogara döndürdüm. Yol şeritleri çarptı önce gözüme…
Sonra da yıllardır hep fal baktırdığım falcımın kafesi… Kafe Sera…
Elime bavulumu alıp indim otobüsten. Burada aktarma yapacaktım başka araca. Kendimi kafeye attım… Gerçi, bir hayli yaşlıydı falcı kadın; ya ölmüşse?
Girince loş ortama gözlerim alıştığında gene onu kendi köşesinde gördüm. Beni görünce gene şaşırdı. Yukarı bakıp bir şeyler söylemeye başladı. Yanına gittiğimde cümlelerinin sonunu yakalayabilmiştim; “… gene mi beceremedin?” dedi ve sustu.
“Efendim?” diye sordum, “Yok bir şey, seninle konuşmuyordum…” dedikten sonra duraksadı. Yorgun bir gülümseme kapladı bıçakla kesilmiş gibi görünen ağzını. Elini uzattı, boş koltuğu gösteriyordu. Oturdum, kahvem geldi hemen…
Bir banliyö kasabasının yıkık dökük otogarında mavi gözlerine bakıyordum. Yavaş yavaş kırışmaya başlayan yüzüne inat parlaklıkta sürdüğü ruju yarı karanlık sayılabilecek kafede parıl parıl parlıyordu.
Deja vu…
