Roman ve Hikayelerde İzmirli Karakterler ve Mekanlar

20 Mart 2015’te, Ege Üniversitesi Genç Girişimciler Topluluğu’nun davetlisi olarak Bornova Uğur Mumcu Kültür ve Sanat Merkezi’nde İzmir’e dair “Roman ve Hikayelerde İzmirli Karakterler ve Mekanlar” konulu bir söyleşi gerçekleştirdim. Izmir’in roman ve hikayelerdeki yerini tartıştığımız bu söyleşinde topluluğun yaptığı video-haber ve benim konuşma metnimi paylaşmak istedim. Keyifli okumalar dilerim…

Merhabalar,

Öncelikle Ege Üniversitesi Genç Girişimciler Topluluğu‘na sonsuz teşekkür ediyorum beni İzmir’de, sizlerle buluşturduğu için. Size de, bu güzel cuma akşamında burada olmayı tercih ettiğiniz için en az onlar kadar teşekkür ediyorum…

Söyleşimizin konusu özünde edebiyat. Hususi olarak ise, içinden İzmir geçen kitapların neden azınlıkta olduğunu konuşacağız… Söyleşimiz iki bölümden oluşacak; birincisi nesnel bir bölüm, ikincisi öznel. İlk bölümde, araştırmam sonucu tespit ettiğim belli başlı İzmirli kitapları sizlerle paylaşacağım, ikinci bölümde ise kendi kanaatlerimi, İzmir edebiyatının azınlıkta oluşunu düşünme sebeplerimi naçizane sizlere aktarmaya gayret edeceğim.
soylesiiİzmir adı ilk kez 1776 Edinburg basımı “Account of the Martyrs Smyrna and Lyon” kitabında geçiyor. Bu kitap, bilhassa İzmir havarisi Aziz Polikarp olmak üzere Hristiyan ermişleri anlatıyor…
Selçuklular döneminde Ege’nin Türkleşmesini anlatan “Düsturname-i Enverî” isimli kitapta da İzmir geniş yer tutuyor.
Raif Nezihi (İzmir Şehri Tarihi), Hakkı Gültekin (İzmir Tarihi), Naci Gündem (Günler Boyunca İzmir), Ekrem Akurgal (Eski İzmir), Melih Gürsoy (Bizim İzmirimiz), Oğuz Makal (İzmir Sinemaları), Türkmen Parlak (Yunan Ege’ye Nasıl Geldi, Nasıl Gitti), Samim Kocagöz (Kalpaklılar ve Doludizgin), Nurdoğan Taçalan (Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken), Zeynel Kozanoğlu (Anıt Adam Hasan Tahsin), Bilge Umar (İzmir”de Yunanlıların Son Günleri) gibi tarihi nitelikleri olan kitaplar ağırlıkta!

Tarihi gerçekliklerin yazıldığı bu kitapların yanı sıra Önder Şenyapılı’nın nüktedans bir üslupla yazdığı “Ne Demek İzmir, Buca Niye Buca” isimli kitabı ve Prof. Ömer Faruk Huyugüzel’in “İzmir Fikir ve Sanat Adamları Kitabı” ile Zeki Arıkan’ın “İzmir Basın Tarihi” kitapları da İzmir”in tarihine farklı yönlerden ışık tutmayı hedef alıyor.

Keza Yaşar Aksoy”un “Bir Kent Bir İnsan”, “İzmir”i Sevme Sanatı”, “İzmir Sevgisi”, “Smyrna-İzmir”, “Efsaneden Gerçeğe” ve “Karşıyaka Tarihi” isimli kitaplarıyla İzmir edebiyatında büyük yeri olduğunu söylemek de mümkün!
Zira “Smyrna-İzmir” kitabının da içinde yer aldığı, merhum Ahmet Piriştina döneminde 20 tane İzmirli kitabın yer aldığı bir edebiyat seti çıkarıldı. Bu setteki kitapların hemen hemen hepsi, sizin de tahmin edebileceğiniz üzere tarihi nitelik taşıyor…

Bu kitapların haricinde Halit Ziya Uşaklıgil”in anılarını anlattığı “Kırk Yıl” ve Bezmi Nusret Kaygusuz”un hatıralarını içeren “Bir Roman Gibi” kitapları da İzmir”in tarihine bir başka yönden ışık tutan kitaplar olarak dikkat çekiyor…

Tabii, İzmir tarihi deyince, akla İzmir Yangını’nın gelmemesi mümkün değil!

Mehmet Coral‘ın “Ateşin Gelini”, Murat Köylü‘nün “Küllerinden Doğan Şehir İzmir 1922”, Prof. Türkkaya Ataöz‘ün ise “Ermeni Belge Düzmeciliği” isimli kitapları; tarihi belgelere de dayanarak hala gizemi çözülemeyen bu yangını aydınlatmayı hedefleyen kitaplar arasında…

20mart2Tarihi kitaplar iyi güzel de, kurgu roman hiç mi yok; dediğinizi duyar gibiyim. İzmir Yangını demiştik, oradan devam edelim…
İzmir yangınının evvelindeki İzmir’e dair “Karanlıkta İki Ceset”, “Dedektif Çırağı”, “Simirna Cinayetleri: Düello” ve “Simirna Cinayetleri: Kabus” isimli romanlarıyla, geçtiğimiz aylarda Dünya Kitap Dergisi’nden Yılın Polisiye Yazarı ödülünü de alan Suphi Varım‘ı anmazsak çok büyük ayıp ederiz!
Keza Zühal ve Yücel İzmirli çiftinin yazdığı heyecanlı olmanın da ötesinde bir kurguya sahip olan “Rodoslu Ahter” kitabı da İzmir kurguculuğunun  yüz akları arasındadır.
Öykücülük hususunda da “Yapma Çiçek Ustaları” kitabıyla Ayşe Kilimci dikkat çeken isimlerden birisi…

Öykücülük demişken ünü ülke sınırlarını aşan, Dido Sotiriyu‘nun “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” kitabını da anmamız şarttır. Ve tabii, çocuk edebiyatında da Hacer Kılcıoğlu‘nun yeri, İzmir açısından bir başkadır…

Tabii ki; Tarık Dursun K, Muzaffer İzgü, Dinçer Sümer ve Attila İlhan gibi ustalar da İzmir Edebiyatı dendiğinde herkesin aklına gelmesi gereken isimler arasında… Bunu belirtmek bile esasen zûl.

Neticede, söyleşimizin konusu, içinden İzmir geçen kitapların neden az olduğuyken; bu kadar örnek verdik, kendimizle çelişmiyor muyuz diye bir soru da belirebilir… Ancak söyleşimizin ikinci kısımında bu çelişkiye açıklık getirmeyi hedefliyoruz…

Türkiye’de yayıncılık sektörü, 2 milyar euro’ya yakın cirosuyla; dünyada ilk on beşin içinde. Kişi başına sekiz tane kitap basılıyor bu ülkede. Sırf geçtiğimiz hafta 34 yeni kitap çıktı. 34!

Bir haftalık perspektiften baktığımızda, ki son dönemde aşk romanlarının artışta olduğunu da hesaba katarsak, bir şehir edebiyatından ziyade kurgu romancılığın ön planda olduğunu kolayca görebiliyoruz. Peki İzmir, bu perspektifin tam olarak neresinde?
Burada farklı bir doku karşımıza çıkıyor… İzmir’in dokusu, yapısı, bütünlüğü ve aidiyeti. İnsanların, İzmir’e hissettikleri aidiyet. Bütün bu hisler birleşince, tarihe sahip çıkma ve bunu olabildiğince yüksek sesle dünyaya duyurma çabası beliriyor. Bu da İzmir edebiyatını tarihi nitelik taşıyan araştırma kitapları açısından güçlendiriyor. İzmir yangınından, mübadele yıllarına değin; semt hikayelerinden, futbol kulüplerinin tarihine değin pek çok alt başlığa kadar inen tarih çeşnisi sunuyor bize İzmir edebiyatı.

Bu da gayet doğal zira burada bir gelenekçilik anlayışı hakim. Aynı anlayışı bir nebze Ankara’da bulabiliyorsunuz ancak İstanbul’da bu o kadar zor ki, adeta o meşhur İstanbul beyefendilerinin döneminde kalmış o anlayış… Basit birkaç örnek vereceğim, misal Buca’yla, Karşıyaka’yla, hatta Selçuk/Efes ile ilgili tarihi boyut taşıyan onlarca semt hikayesi yazılabilir ancak bu istikrar İstanbul’da çoğu semtte yakalanamaz. Bir “Bağcılar Hikayesi”, bir “Yenibosna hikayesi” duyamayız; bunun sebebi de her ne kadar İzmir de İstanbul kadar göç almasa da aldığı göçlere rağmen az önce bahsettiğim gelenekçilik ve doku nedeniyle bozulmamakta direnmesi.

Bu bağlamda, İzmir’in Türkiye olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Daha ziyade, Türkiye’nin olması gerektiği gibi olduğunu söyleyebiliriz.

Yapının yanı sıra, yaşayışın da çok büyük payı var bu kısırlıkta zira insanlar bir şeyi kurgularken gerçek hayatı o kurguya adapte etmeye çalışıyorlarsa, gerçeklik algısıyla bir sorunları olabilir diye düşünmüşümdür hep. Benim bile, hayatımın altıda biri İstanbul’da geçti ve İstanbul’un aslında o kadar yaşanılası bir şehir olabilecekken neden “bu kadar” eziyet dolu bir şehir olduğunu düşünüp durduğum için şimdiye kadarki üç romanımda da şehir hep İstanbul’du.

Aynı örneği, İzmir için kurgu-roman örnekleri ortaya koymuş isimler için de verebiliriz pek ala. Bunun en çarpıcısı da, mübadeleyi  konu edinen “Benden Selam Söyle Anadolu”ya” olur muhtemelen! Ancak bu tarz spesifik örnekler olmadıkça, İzmir’de yaşayan birisinin, bir roman yazarken İzmir’i tercih etmesi için gerçekten çok makul sebepleri olması gerekiyor.

Bir rahatsızlık, bir özlem, az hissedilen aidiyet duygusu bu makul sebeplere örnek verilebilir.
İşin bir de farklı boyutu var… Bildiğiniz gibi son dönemin gözde isimlerinden Doğu Yücel İzmirlidir, İzmir’de yetişmiştir. Keza Doğu Yücel’in yazdığı “Hayalet Kitap” Dokuz Eylül’de geçmektedir. Peki sonra ne olmuştur? Bu iki isim, İstanbul’a taşınmışlardır. Gayeler, dertler, tasalar değişmiştir (Doğu Yücel ekseninde konuşuyorum) ve İzmir’de geçen başka bir kurgu yazma ihtiyacı veya ilhamı kalmamıştır.
Yani İzmir, besler büyütür ve yuvadan uçurur. Çünkü, konumuzla hiç ilgisi yokmuş gibi görünse de; İzmir’de iş anlamında yaşanan bir kısırdöngü vardır. Bu en uçtan, en başa kadar artık sağır sultanın bile duyduğu bir gerçektir maalesef. Hal böyleyken, bir yazar İzmir’de yetişse de; Türkiye’de yazarak faturalarını ödeyebilen iki elin parmakları kadar bile insan olmadığı için ve fatura ödemek modern çağın “Sen hayattasın” deme şekli olduğu için İzmir’den göçmek zorunda kalmaktadır.
izmirDedim ya, gayeler değişir, dertler değişir, tasalar değişir; kurgular da değişir. Mekanlar, karakterler, olay örgüleri… İzmir’den, sizin gibi göç eder. Mecburi bir göç olur bu.
Aynı zamanda, günümüzde neredeyse tamamen içi boşaltılan sistemlere sahip oldukları için ilkokul ve liseyi geçiyorum, eğitimin gerçek anlamıyla başladığı kurum olan üniversitelerimize bakın. Yaratıcılığı körüklemesi gereken bazı bölümler ve kontenjanları şu şekilde:

Ege Üniversitesi / Reklamcılık – 67 (İletişim fakültesinin en az kontenjanı)

Dokuz Eylül Üniversitesi / Film Tasarım ve Yazarlık – 11  (İletişim fakültesi yok)

İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü (Sadece mühendislik ve fen fakültesi var)

İzmir Katip Çelebi Üniversitesi (İletişim fakültesi yok)

Özel üniversiteler bu konuda biraz daha ileride; İzmir Ekonomi Üniversitesi olsun, İzmir Üniversitesi olsun güzel sanatlar ve iletişim bölümlerine değer veriyorlar ancak en fazla 30 kontenjan ve bunun bir kısmı takdir edersiniz ki burssuz.

Yazarlığın yolu elbette ki eğitimden geçmez ancak iletişim fakülteleri olsun, güzel sanatlar fakülteleri olsun; yaratıcılık tohumlarını bir nebze ekebileceğiniz fakültelerken; İzmir’in hali ortada. Bu tarz engelleri, halihazırda beni buraya davet eden Genç Girişimciler Topluğu gibi misyonu olan toplulukların aşabileceğine inanıyorum. İş imkanları arttıkça, İzmir’in eğitimine yapılan yatırımın da artacağını ve bunun da uzun vadede biraz daha sözel beceri getireceğini düşünüyorum.

20 mart odulSektörler farklı olsa da, son olarak bir örnek vermek istiyorum. Geçtiğimiz aylarda Selçuk’ta bir arkadaşım beni aradı, yanına acilen gitmem gerektiğini söyledi. Zaten Selçuk’ta yavaş yavaş da gitseniz en fazla on dakika sürüyor mesafe. Neyse, gittim; baktım yanında iki kişi. Masalarına oturduk, tanıştık. Uygulayıcı film yapımcısı ve dramaturg olduklarını söylediler. Arkadaşla kafamızda bir dizi fikri vardı, onu danıştık böylece. Olayın özeti şuydu aslında: Ciddi bütçesi olan bir dizi, Selçuk ve Kuşadası’nda çekiliyordu. Yaz döneminde de, kışın buraya getirilen aletler geri götürülmesin, burada değerlendirilsin diye projemiz olup olmadığını soruyorlardı. Farka bakar mısınız? İstanbul’da neredeyse 5 semtin 3’ünde dizi çekimi yapılabiliyorken İzmir’de televizyon sektörü ne kadar kısır. İzmir aslında ne kadar geride duruyor bu tarz organizasyonlardan; niye geride duruyor? Niye ilerlemiyor? Çok tutan dizilerin oyuncuları tatil fırsatı bulsun diye bir bölümünü burada çekiyorlar da, niye İzmirliler toplanıp bu konuda bir atılım yapmıyor? Edebiyatla televizyon elbette birbirinden uzak branşlar ancak İzmir söz konusuysa, ikisinin de nedenini aynı yerde aramak gerektiğini düşünüyorum.
Sonuç olarak; İzmir şehri, insanı mutlu yapıyor. Huzurlu yapıyor. Üstüne üstlük, sizi kendi yapısına dahil edip o yapının içine ait kılıyor İzmir. İzmir’e muhalefet edemiyorsunuz, İzmir’de mutsuz değil sadece bazı konulara dair şikayetçi olabiliyorsunuz. Mutlu insanlar topluluğundan da bir yazarın çıkması çok sık rastlanacak bir durum değildir elbette… Bu bağlamda, İzmir’in kültürel atılımına katkıda bulunmuş / bulunan / bulunacak kimler varsa İzmir’e aşık olan, İzmir’e kendisini ait hisseden herkesin destekte bulunması gerekiyor ki; insanlara biraz daha cesaret gelsin.