“Genç ve Üretken Bir Yazar: Alper Kaya”

Genç kuşakların kendileri için söylenen tüm olumsuz görüşleri alt üst ettiği bir dönemden geçiyoruz. Siyasetten spora, edebiyattan sanata bir çok alanda üretken genç insanlar tanıyoruz. Bazı yayınevleri ise genç edebiyatçıların önünü açmak ve onları okurla buluşturmak için önemli adımlar atıyor. 

Alper Kaya, polisiye türünde genç yaşında önemli yol almış yazarlarımızdan bir tanesi. KitapEki yazarlarından Çiğdem Bakırcıoğlu Arslan, Alper Kaya ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdi. Alper Kaya’yı tüm yönleriyle tanımak için sizi sorular ve cevaplarla başbaşa bırakıyoruz.

Ç: Biz, Alper Kaya’yı tanıyoruz, ama yeni tanışacaklar için Alper Kaya’yı bir de kendisinden dinleyelim?

A: Kâğıt üzerindeki bilgiler dahilinde 6 Ocak 1990 Ankara doğumlu, üçü polisiye olmak üzere beş romanı olan bir yazar. Ancak bir de kâğıt ötesindeki kısım var… Ben, mutsuz olduğu için yedi yaşında hikâyeler yazmaya başlayan, yazdıkça daha da mutsuz olan, ancak yazmayınca ciddi anlamda depresyon yaşayan biriyim. İlk kitabıma yirmi bir yaşımda kavuştuğumda, kapağına şöyle bir bakıp içimden şunu geçirdiğimi hatırlıyorum, “E iyi ama ya başka hiçbir kitabım basılmazsa?” Sonraki kitaplarda bu his biraz azaldı, ama hâlâ tam anlamıyla yok olmuş sayılmaz. Bu döngü, bana Fox Mulder’ın hep aynı güne uyandığı The X-Files bölümünü anımsatıyor sıklıkla…

Ç: Alper Kaya aynı zamanda futbol yazarı, üstelik Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Övgü Ödülü’nü alan en genç gazeteci. Futbol ve polisiye birbirine zıt disiplinler gibi. Sizin bu konudaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

A: Dar Alanda Kısa Paslaşmalar filminde, rahmetli Savaş Dinçel’in bir repliği vardı. “Futbol fena hâlde hayata benzer, hayat da futbola…” İtiraf edeyim, ben henüz o aşamada değilim. Ancak bir gaye taşıyorum. Medyada hemen hemen kendisine hiç yer bulamayan, alt lig olarak nitelendirilen 2. ve 3. Lig ile Bölgesel Amatör Lig hakkında yazıyorum. Siyaset ve spor ilişkisi de yazılarımın büyük kısmında var… Futbolun yeşil sahalar dışında kalan kısmını yazmaya gayret ediyorum.

Polisiye ile futbol zıt kavramlar gibi görünebilir ancak küçük bir örnek vermem gerekirse, hakem atamalarındaki usulsüzlüğü araştırırken bir hafiye moduna girebiliyorum. Bu biraz da bakış açısıyla ilgili sanırım… Medyada genelgeçer üsluba bakacak olursak; herhangi bir maçın, herhangi bir dakikasında gol olmamış bir pozisyon günlerce konuşuluyor, ancak o golü kaçıran futbolcunun ödemelerini düzenli alıp alamadığı, sağlıklı koşullarda antrenman yapıp yapmadığı gibi şeyler hiç sorgulanmıyor. Ben biraz da böyle şeyleri dert edindiğim için spor yazarlığı yapıyorum sanırım.

Ç: Peki, sizin için Türk polisiyesinin en genç yazarı diyebilir miyiz?

A: Bunu hiç düşünmemiştim. En genci ben miyim bilmiyorum, ama düzenli olarak üreten en genç polisiye yazarı olduğumu düşündüm bu sorudan sonra…

Ç: Komiser Tahsin polisiyelerinden önce yayımlanan iki kitabınız daha var. Bize 08:00 ve Valiz kitaplarınızdan biraz bahseder misiniz?

A: 08.00, hem psikolojik gerilim, hem polisiye türünde bir kitap. Bir barda, saat 04.00’ten 08.00’e kadar geçen sürede, barda oturan ve birbirini tanımayan bir grup insanın tanışma hikâyesi diye özetleyebilirim. Şimdiki zamandan ziyade karakterlerin geçmişleri büyük yer kaplıyor.

Valiz ise bir aşk hikâyesi. Kıbrıs Harekâtı ve Kore Savaşı’nda savaşıp o bölgeden birileriyle evlenmiş olan ordu mensuplarıyla röportajlar yapan iki genç ve dolaylı olarak bu ikisinden birinin eski sevgilisiyle arasında geçen bir aşk hikâyesi. Benim için biraz da deneysel bir çalışma oldu Valiz. Kitabı yazarken benim de dinlediğim ve hikâyedeki sahnelere yakıştırdığım şarkıları, okuyucular da o sahnelerde yer alan karekodlar ile dinleyebiliyor.

Ç: Komiser Tahsin serisinin ilk kitabı Kaçak oldukça ilginç, fantastik polisiye de diyebilir miyiz?

A: Fantastikten çok bilimkurgu öğeleri taşıdığını söyleyebiliriz. Rüya kontrollerine uzun süredir meraklıydım, bununla ilgili bir teknoloji geliştirilip geliştirilmeyeceğini düşünürken aklıma geldi Kaçak‘ın hikâyesi…

Ç: Bu arada sıkı bir Stephen King hayranı olduğunuzu duyduk, hatta Kara Kule FanFiction’ınız bile var, biraz bahseder misiniz? Stephen King’in bundan haberi var mı?

A: Bir fantastik edebiyat sitesinin aylık öykü seçkisi için yazdığım Ta Ki Gök, Yere Değene Dek adlı bir Kara Kule fan-fiction‘ım var. Değerli bir arkadaşım, özveriyle bu hikâyeyi İngilizce’ye çevirdi, ben de Stephen King’in resmî Facebook sayfasına hikâyeyi yolladım. Ancak moderasyon, King’in basılı olmayan hiçbir şeyi okumayacağına dair bir cevap iletti. Ben de, muhatabına doğrudan ulaşamayan her mağdur gibi mağrur bir tavır takındım bu cevap karşısında… Yazdığım kitapların bir gün İngilizce’ye çevrilmesi hâlinde kendilerine ileteceğimi söyledim! Şaka gibi olabiliyorum bazen…

Ç: Kaçak’ta Stephen King’den esintiler var gibi. King’in tarzından etkilendiğinizi söyleyebilir miyiz? En sevdiğiniz romanı hangisi?

A: Son dönem yazınlarımda değil, ama özellikle on-on iki yaşlarımda yazdığım bazı kısa hikâyelerde bariz bir King havası var. Liseye hazırlandığım dönemde yaşadığım ilçeden, Zonguldak merkezde bir dersaneye gidiyordum ve orada bir kitapçıda King’in bütün kitaplarını bulmuştum… Her hafta bir başka kitabını alıyor, bir sonraki haftaya dek bitirmiş oluyordum. Misery ve Needful Things en sevdiğim romanları listesinde zirveye oynar diyebilirim…

Ç: King’in eserlerinin birbiriyle, özellikle Kara Kule serisiyle ilgili bağlantıları vardır. Benzer karakterler, benzer mekânlar vs… Kitaplarınızın hepsinin İstanbul’da geçmesi haricinde Kaçak, 08.00 ile, Tanrı Misafiri iseValiz ile bağlantılı. Ufak göndermeler, karakter eşleşmeleri gibi. Bu tarz şeyleri diğer kitaplarınızda da görebilecek miyiz?

A: Komiser Tahsin serisi haricinde planladığım romanlarımda benzer göndermeler yapmayı düşünüyorum. King kitaplarıyla büyüdüğüm için, onun çalışmalarında beni büyüleyen yegâne şey “devasa bir evren” inşa etmiş olması. Sanıyorum ben de naçizane bir gökada oluşturmaya çalışıyorum.

Ç: Karakterleriniz bize gerçek hayattaki bazı kimlikleri çağrıştırıyor. Bazılarına da selam çakıyor. Kitaplarınızı okurken insanın yüzüne bir gülümseme oturuveriyor. Bu bir Alper Kaya tarzı mı?

A: Futbol yazılarımda, arka planda futbol oluyor ama önde hep farklı bir çerçeve vardır. Sistemin namüsaitliği, dönen siyasi usülsüzlükler ve cabası… Kitaplarımda da böyle bir üslubum var. Polisiye yazıyorum ama olay “cinayet işlendi ve katili araştırılıyor”dan biraz daha öteye gitmezse üzülüyorum. Haliyle bu çerçevede inşa ettiğim kurgularda polisiye akışını bozmayacak siyasi ve sosyal figürler yer alıyor. Bu benim tarzım mı, sanıyorum ki iyice tarzım oldu…

Ç: Karakterleriniz ne kadar sinirlenirlerse sinirlensinler sonunda hemen yumuşayıveriyorlar. Hepsi son derece iyi niyetli insanlar diyebiliriz (Katilleri ayrı tutuyoruz), biraz size mi benziyorlar sanki? 

A: Yazdıklarımız kendimizi ele veriyor sanırım… Benim de böyle bir yapım var, ama karakterlerimde de bu kadar belli ettiğimi hiç fark etmemiştim doğrusu!

Ç: Komiser Tahsin’in özel hayatıyla ilgili bazı şeyleri ancak serinin üçüncü kitabı Tanrı Misafiri’nde öğrenebiliyoruz. Bu da bize serinin uzun soluklu olacağını düşündürüyor, öyle mi? 

A: On kitaplık bir seri olarak düşündüm Kaçak‘ı yazarken. Bu minvalde, her kitapta farklı bir yön olacaktı. Haliyle bütün kitaplar hem tek başlarına hem de seri dahilinde okunabilecek bir hâle gelecekti. İlk iki kitaptan sonra karakterlerin çok detaylı işlenmemesine dair bazı eleştiriler almıştım ama sanıyorum, ömrüm de vefa ederse, seri tamamen bittiğinde bir yapboz tamamlanmış gibi hissedecek okuyucular…

Ç: Kitaplarınızın farklı bir matematiği var. İki farklı cinayet ve iki farklı katil üzerinden gidiyorsunuz. Sanki her kitap, iki ayrı kitap gibi. Bu durumun okuru yorabileceğini düşündünüz mü?

A: 1990’ların başında üç saatlik polisiye filmler modaymış. 2000’lerin başındaysa gelişen televizyon sektörü kırk beş dakikada çözülen cinayetlerin konu edinildiği polisiye dizileri parlattı. Ben, ikisinin de arasında kaldım. Hangman veBasic Instinct gibi iki saati aşkın polisiye filmleri de çok seviyorum, CSI benzeri dizileri de… Haliyle, uzun uzadıya bir romanda tek bir katil ekseninde gitmek sanıyorum ki beni biraz sıkıyor, okuyucunun da sıkılacağı hissine kapılıyorum. Bu matematiğin çözümü bu olmalı diye düşünüyorum…

Ç: Oldukça genç ve üretken bir yazarsınız. Bir çalışma programınız var mı? Örneğin, her gün yazar mısınız? 

A: Tamamen motivasyona yönelik oluyor üretimlerim. Eğer aklımdaki kurguyu yazacak motivasyonu kendimde bulursam bütün gece oturup yazabilirim, ancak isteksizliğim belirirse bazen günlerce bir şey yazamam… Bu da bana baş ağrısı olarak dönüş yapar ve kendimi motive olmaya zorlarken bulurum. Bazen aklımdaki kurgu için çeşitli notlar çıkarırım ama sonra o notlara bakmam… Yahut üzerlerini çizip yeni notlar çıkarırım. Sonra gene bakmam.

Ç: www.alperkaya.org‘da tefrika olarak yayınladığınız Komiser Tahsin öykülerini ilerleyen zamanlarda kitap formatında görebilir miyiz?

A: Göremeyiz. Çünkü onların büyük bir kısmı haftalık olarak bir gazetede yayımlandı, Ölüm Melodisi adlı, Komiser Tahsin serisinde birinci ve ikinci kitap arasında geçen bir macerayı da e-kitap yapmadan önce, sadece kendi sitemde bölüm bölüm yayınladıktan sonra Google Play gibi platformlara koydum. Misyonlarını tamamladılar yani sözün özü. Ancak Komiser Tahsin’den bağımsız yazdığım ve henüz hiçbir yerde yayınlamadığım polisiye-korku türlerindeki öykülerimin ilerde bir öykü kitabı formatında olabileceğini düşünüyorum.

Ç: Duyduğumuza göre bir de Komiser Tahsin oyunu yoldaymış. Bununla da ilgili ufak bir ipucu alabilir miyiz?

A: Bir süredir üzerinde çalışıyordum, geçtiğimiz ay ise dijital baskıyla bir prototipini aldım. Adı Meçhul Tanık ve bir ana hikâye içeriyor, bu hikâyede belirli puanlar toplanarak bitiş çizgisine gidilmesi gerekiyor. Puan toplamak için birisi soru-cevap formatında üç ayrı kart destesi yer alıyor. Hem bilgi, hem şans önemli yani… İlerleyen dönemde -umudum yılbaşından önce- internet üzerinden satışına başlayacağım.

Ç: Türk polisiyesinin günümüzdeki durumunu değerlendirmenizi istesek…

A: Dizi ve sinema sektörünün de son dönemde sık sık beslendiği bir kaynak hâline gelmesi güzel. Ancak yeni yazarların polisiye yazmayı pek tercih etmemesi yahut polisiye yazan yazar adaylarının dosyalarının kabul görmemesi Türkiye’de sadece birkaç kişinin polisiye yazdığı gibi bir algı uyandırıyor. İşe bir de farklı açıdan bakacak olursak, üçüncü sayfa cinayetlerinden günde üç tane roman fikri çıkarılabilecek bir ülkede; içimiz dışımız kriminal vakalarla dolup taşmışken okuyucuların da polisiyeye burun kıvırması bir yerde normal kaçıyor. Ancak bunu, yaratıcı hikâyelerin biraz daha ön plana çıkarılmasıyla aşabileceğimizi düşünüyorum. MFÖ’nün de dediği gibi; “Benim hala umudum var!”

Ç: Son olarak, en sevdiğiniz polisiye yazarlar kimler?

A: Hemen hemen polisiye yazan herkesin ilkokulu konumundaki Arthur Conan Doyle ve Agatha Christie’yi bu listeden ayrı tutuyorum ama Dexter serisiyle Jeff Lindsay, her ne kadar psikolojik gerilim türünde yazsa da polisiyeye de göz kırptığı için Wulf Dorn, 90’lardaki polisiye filmler tadında yazan Tess Gerritsen ve ah, Daniel Pennac tabii ki…

Yerli yazarlarımızdan ise Celil Oker, Armağan Tunaboylu, Çağatay Yaşmut ve Nurdan Beşergil’in çalışmalarını kâh takdirle, kâh imrenerek takip etmekteyim…

Ç: Bu keyifli sohbet için çok teşekkür ederiz. Komiser Tahsin serisinin yeni kitaplarını heyecanla bekliyoruz.

A: Asıl ben teşekkür eder, polisiye dolu günler dilerim.

KitapEki Sitesi | 25 Ağustos 2016