Kumsal

Elimde kitabımla uzanmış, on yıllık kumsallı tatillerimde ilk defa şezlongta güneşleniyordum. Kitap milattan önceye aitmiş gibi parça parça ayrılıyordu elimde, karizma olsun diye sokakta peşinden ikinci el kitapçıya daldığım güzel bacaklı kadın yüzünden aldığım boktan bir polisiyeydi. Katili onuncu sayfada anladığınız bol sevişmeli Amerikan öykülerinden biriydi işte.
Homurdanarak üst üste koyduğum bacaklarımı nöbet değişimine tabi tuttum. Kızarmış tavuk gibi yanmak istemiyorsam bir ara denize de girmeliydim ancak buradan bakınca Lost adasından bakıyormuş gibi bunalıyordum. Ufkumu daraltıyordu deniz, güvenemiyordum maviliğine…
Başımı geri atıp homurdandım, bu tatil ömrümün piç edilmiş yazlarına atılmış başka bir çentikti. Yanımdaki küçük çantadan bir sigara çekip yaktım.
Bir nefes çekip dışarı süzüyordum ki kumsalda koşuşturan iki sabiye takıldı gözlerim. Badi badi koşuyorlar, kıçlarına bağlanmış kafalarından büyük bezleri yüzünden sağa – sola savruluyorlardı. Sigaramdan peş peşe nefesler çekerek bir yandan kitabı okumaya- ve her kelimede yazara sövmeye – devam edip bir yandan da kumsaldaki bebeleri gözlüyordum…
Elimde kalan sigara paketini geri yerine koyarken Camel’in devesini görünce deve yükü kadar uzun seneler öncesi gibi gelen ayrıntı canlandı gözümde, tekrar yaşıyor gibiydim. Deja vudan çok, tehlike anında beliren örümcek hissi gibiydi, mavi tükenmez kalemle yazılan anlamsız sayılar bütünü… (Arka planda eski bir Elvis şarkısı?) Ve kulağıma fısıldanan “Dans etmeyi sever misin?” sorusu, kırmızı bir ruj, bira kokan bir atmosfer, kusarcasına tutulan dans, kalabalıkta çarpışan bacaklar kollar popolar, gereksizce yapışılıp yapılan dans figürleri, tatlı bir flörtleşme.
Sokayım keyfine, diye homurdanıp sigara paketini nefretle attım çantanın en dibine. Tekrar nefesler çekerek kitaba döndüm.
“Mathilda, üzerindeki şeffaf geceliği ayak bileklerine kadar sıyırıp birkaç dakika önce sıcaklığını yokladığı suyla dolu küvete girdi…”
Hay bin…
Tekrar plaja gözümü çeviriyorum ve bir kenarda oturan aileye çarpıyor gözüm, yaşlı adam mangalı yelpazelerken damadına sövüp duruyordu. Kızı ise savunmuyordu kocasını ve elindeki salatalıkları doğramaya devam ediyordu. Kızın annesi olması kuvvetle muhtemel yaşlı kadın da bir yandan kafasını sallarken hararetli şekilde ellerini kollarını sallıyordu. Sonra küçük çocuğa uzanıp yattığı kumdan kaldırarak sırtını silkeledi eliyle ve poposuna bir şaplak vurup “Yürü git len denize it sıpası!” dedi cırtlak sesiyle.
Çocuk kumsalda koşanlardan büyüktü. Bir ayağı yere daha fazla basıyordu ve boyu da 1.30 civarlarındaydı…
Denize soktuğu ayağını geri çekip ailesine döndü. Yaşlı adamla çocuğun annesi hararetli hararetli konuşurken yaşlı kadın hızlı hızlı elini itiyordu havada. Çocuğun dudakları titriyordu, tekrar soktu ayağını ve yavaş adımlarla yürümeye devam etti.
Sahili süzmeye devam ettim. Bir kadın yanındaki adamın sırtına güneş yağı sürüyordu. Sarı saçlarını savurarak bir yandan sağa sola bakıyordu. Benimle göz göze gelince gülümsedi. Ben de gülümseyip başımı başka yere çevirdim…
Yukarı doğru bakıp bulutları incelemeye çalıştım, küçüklüğümden beri yapardım bunu. Şuradaki bulut bir köpeğe benziyordu mesela, ya şuradaki tam bir kedi figürü değil de ya neydi? Bulutlar hareket etti ve kedi köpeğe pençe salladı, köpek de kediyi yedi ve yağmur yağmaya başladı.
Yüzümü buruşturup iki adım ötedeki portatif şemsiyeyi iyice kendime yanaştırdım ve kitabı açıp okumaya devam ettim.
“Su gereğinden fazla sıcak gibi gelmişti, Mathilda suyun sıcak musluğuna uzanmak için doğrulduğunda evde ondan başka birisinini de olduğunu hissetmişti…”
Hissine sokayım, diye mırıldanıp şemsiyeden yukarı bakmaya çalıştım. En sevdiğim oyunlardan biriydi; gün ışığının şemsiyeden süzülüşünü izlemek… Tekrar deniz kenarına baktım. Şimdi de gençten bir kadın yanındaki küçük bebeğiyle kumdan kaleler yapıyordu; her kumu kalıba dolduruşta bebek neşe çığlıkları atıyordu. Sonra geri çevirip havaya kaldırınca kalıbı, oluşan kumdan şatolara hayranlıkla bakıyordu. Gülümseyerek ayağa kalktım. Üstümü başımı silkeleyip kadınla çocuğa doğru gidiyordum ki, kadın başını denize doğru çevirince başının arkasında dev bir yarık olduğunu fark ettim. Kanlı etler sallanıyordu kafasından. Midemin bulandığını hissettim, yanındanki bebeğinin de göğüs bölgesinde aynı yarıktan vardı. Nefesim sıkıştı.
Yanımda koşuşan bebelere baktığımda kollarında üçüncü dereceden yanıklar olduğunu fark ettim, gözlerim kararır gibi oldu.
Kumsala tekrar baktığımda sevgilisinin sırtına güneş yağı sürdüğünü sandığım kadının, adamın sırtındaki derileri yolduğunu fark ettim; adamın yüzünün yarısı paramparça olmuştu, kadınınsa baldırı yarılmış ve bacakları ufak bir deri parçasıyla vücuduna bağlı kalmıştı.
Gözlerim irileşmişti muhtemelen, o an hiçbir şeyi fark edecek halde değildim… Piknik yapan aileye baktığımda onların da vücutlarında envaî çeşit yaralar olduğunu fark ettim, kendi vücudumu yoklamaya başladım bu kez… Sağımda ve solumda kanlı dikişler vardı. Titreyen ellerimle üzerinden gittiğimde içimden bir şeylerin sökülüp alındığını hissettim, kusma isteğimi bir kez daha bastırdım.
Gözlerim kararır gibi oldu, Camel devesinin üzerine yazılan sayılar can buldu tekrardan. Tozlu kitap rafları arasında sürtünen bacaklarımız…
(…)
Kitapçıya girmiştim kadının peşinden. Starbucks’da kahve içerken bakışmış, sonra da yola çıkmıştık peş peşe… Bir rafın yanına gitti, yanına yanaşıp başka bir kitabı inceliyormuş gibi yapmıştım. Bana bakıp kahkaha atmıştı; bu boktan dükkana da girdiysen, hakikaten numaramı almak için her şeyi yapabilirmişsin…
Yanaşıp vücuduma yapışmış ve elini pantalonumun cebine atıp sigara paketimi çıkarmıştı. Gülümseyerek çantasından bir kalem çıkarıp mavi tükenmezle telefon numarasını yazıp paketi cebime geri koymuş ve bana sürtünerek geçip dükkandan çıkmıştı… Elimdeki kitaba bakıp duruyordum ama zerre bir şey anlamıyordum, parasını verip çıktım ben de…
(….)
- Taksim’deyim, oraya gel! diye bağırıyordu arka plandaki gürültülü sesleri bastırmaya çalışarak
Telefonu kapatıp gardrobu açtım, Taksim yürüyerek beş dakikaydı; “Güzel…” diye mırıldanıp birkaç kıyafet çektim…
(……)
- Burası çok gürültülü ya! diye bağırdı kulağıma, dans etmekten yorulmuştuk ve birer kokteyl içiyorduk.
Başımı salladım, “Bana gidelim mi?” diye bağırdı tekrardan. Ben bir daha başımı salladım. Sallana sallana bardan çıktık. Bana tutunup yürüdü İstiklal Caddesi’ni. Bu saatte kimseler de yoktu körolası caddelerde… Tek tük kağıt toplayıcılar, bizim gibi akşamcılar… Vesaireler…
- Baksana arkadaşım! diye bir ses duydum arkadan.
Başımı çevirdiğimde bir yumruk patladı yüzümde.
- Nereye gittiğinizi sanıyorsunuz? diye haykırdı. Bak, mekana geldin, benim kız arkadaşımı kucağında dans ettirdin; şimdi de çıkıp öylece gidebileceğini mi sanıyorsun?
Şaşırmıştım.
Gözlerimi kırpıştırdım.
- Ben… diye kekeleyerek lafa girecek oldum, adam belinden bir bıçak çekti
Korkarak geriledim… Kadının cılız kolları sertleşmişti bir anda, şaşkınca baktım. Pek de sarhoş gibi durmuyordu, parlak mavi gözleri hin dolu bakıyordu.
Siktir, diye mırıldandım. Böbreklerime saplanan metalik tat tüm vücuduma yayılırken, “Fazla içmediyse karaciğerlerini de alırız…” diye bir homurtu duydum.
“Sigara içiyordu…” diyen bir kadın sesi ve karanlık…
(…)
Haykırarak kumsala döndüm. Herkes bana bakıyordu, nefes nefese kalmıştım. Sonra birden fark ettim ki; bana değil denize bakıyorlardı.
Başımı geriye çevirip baktığımda demin denize giren çocuğun yürüyerek ilerlediğini gördüm, arkasında kızıl – siyah karışımı renkte ip şeklinde iz bırakıyordu… Sonra aniden, bulutlarla kaplı gökyüzünden bir ışık huzmesi savruldu aşağıya ve çocuğun tam üstüne geldi. Yukarı doğru bakarak denizden havalandı.
Ellerini iki yana açıp gözden kayboldu, nefesim kesilmişti. Annesinin hıçkırarak ağladığını işitir oldum.
- O orospu çocuğu babasından kurtuldu, baksana şimdi cennette… diyerek kızının omzunu okşadı yaşlı adam.
Başımla kumsaldan geriye baktığımda ellerinde yükleriyle binlerce insanın yavaş adımlarla kumsala doğru yaklaştığını gördüm…
Denizden nefret ediyordum ama su çok çekici geliyordu şimdi… Üstelik kumsal da bu kadar kalabalıklaşacakken…
