Lezzet Yolu

Yaşlı otobüs haykırmaya, titremeye ve iniltiler eşliğinde egzozundan dumanlar saçmayı sürdüredursun; beklenen adam gelmişti.

Muavin genç, sarı saçlı ve yüzünde çiller olan bir çocuktu. Taş çatlasa yirmi, en fazla yirmi üç yaşlarındaydı. Elindeki bilet koçanını bezgince salladı yaşlı adamın yüzüne doğru. “Yirmi beş numara siz misiniz?” Yaşlı adam başını salladı aynı bezginlikte. “Hadi amca, biraz çabuk ol!” sesini duyduktan sonra bastonunu otobüsün basamağına atıp güç alıp kendisini yukarı kaldırdı. Sonra diğer basamak için de aynısını yaptı.

Çökük gıdısı her adımında iki yana doğru savruluyor, yüzündeki buruşukluklar resmen havalanıp geri düşüyordu. Gözleri içine çökmüş, kaşları yer yer dökülmüştü.

Bir sonraki baston sesi neticesiyle yaşlı adam otobüse binmiş ve bir besmele çekip gövdesini ileri atmıştı. Bir gözünü kaldırıp otobüsteki yolculara şöyle bir baktı. On beş kişi oturuyordu koltuklarda, adamı görünce bariz bir rahatlama gelmişti herkese. İki numaralı koltukta oturan saçı jöleli, tişört – bermuda şort kombinasyonuyla giyinmiş delikanlı rahat bir nefes alıp koltuğun kenarındaki kulaklığı başının arkasından dolayıp kulaklarına geçirdi.

Yaşlı adam bir yandan koltukların tepelerine boştaki eliyle tutunurken, diğer eliyle bastonunu ittiriyordu.

Üçüncü ve dördüncü koltukta oturan baba kız hararetli bir sohbete girmişlerdi. Üniversite tercihlerine dair yapılan konuşmalar genelde çözümsüz kalır gibiydi, baba da kızı da birbirlerinden ve bu konuda konuşmaktan hayli bezmiş gibiydiler.

Beşinci koltukta yalnız başına oturan kadının başını eğip okuduğu kitabı tutan elindeki yüzük parmağında şık, kocaman bir yüzük parıldıyordu. Saçlarını geriye doğru eliyle ittikten sonra da yüzüğüne şöyle bir bakıp tekrar kitabın kenarını kavramış ve okumaya girişmişti.

Yedi numaralı koltukta göğüs dekoltesinden görünen gül dövmesi ilk bakışta dikkat çeken, abartılı sarı boyalı saçlarının uçlarını tutup kıvırarak sakız çiğneyen ve ultra mini denilebilecek bir etek giymiş olan ağır makyajlı bir kadın vardı.

Onun hemen arkasında da zaman zaman kadının göğüs dekoltesine bakmaya çalışan iki arkadaş vardı. Bu eylemden boşta kalan vakitlerinde, tuttukları – ve muhtemelen maçlarına gittikleri – takımlarının ideal kadrosuna dair koyu bir muhabbete giriyorlardı.

Onların arkasındaki on beş ve on altı numaralı koltuklarda takım elbiseli iki adam önlerindeki diz üstü bilgisayarları birbirlerine gösterip bazı konularda fikir alışverişi yapıyorlardı. O koltukların hemen yanındaki on üç ve on dört numarada ise tek bir kişi vardı; göbekli, saçlarının önü kelleşmiş, sivil kıyafetli ama belindeki tabancayı hayli belli eden kısa bir ceket giymiş bir adam.

Onun arkasında ise elindeki taşınabilir Playstation’ına gömülmüş, sivilceyle kaplı yüzüne rağmen yakışıklı sayılabilecek bir genç vardı. Zaman zaman elindeki aleti sağa sola istemsizce sallıyor, kendisini oyuna hayli kaptırıyordu…

Koridorun öbür tarafındaki koltuklarda ise lüzumundan fazla beyaz renkte cildi olan, gözlerinin altı mosmor ve refleksleri gereğinden fazla – tik misali – çalışan huzursuz bir gençle; o gençten hayli rahatsız olduğu belli olan gözlüklü, kısa kesim saçlarını zaman zaman elleriyle okşayan ve önündeki not defterine gömülmüş otuz – otuzbeş yaşlarında bir adam vardı.

En sonunda kendi oturacağı yere varmıştı yaşlı adam. En son oturanların iki sıra arkası. Yirmi beş numara. “Cam kenarı…” diye mırıldanarak titreyen ellerini uzatıp – hafifçe de genç, güzel görevlinin ellerine dokunup aldığı bilet cebindeydi. Yine de ister istemez yoklama ihtiyacı duydu, elini pantolonunun cebine sokup kuşe kağıdın soğukluğunu duyumsayıp gülümseyerek yerine oturdu ve ceketinin iç cebinden bir gazete çıkarıp sayfaları çevirerek okumaya başladı.

Otobüstekiler, kısmen, beyinlerinin içini oyup geçen baston sesi sustuğu için huzura kavuşmuş gibiydiler. Muavinin uzattığı kolonyadan almamazlık yapan pek olmadı. Şoför de binip kontağı çevrilmiş otobüsü yola çıkarmak için hamlelerini yaptı.

Yaşlı emektar inlemesini artırarak ve cama başını koyan iki üç kişiyi de rahatsız edecek kadar sarsılarak yola çıktı. Güneş gözlüğünü uzanıp tepeden alan şoför, yanındaki muavin koltuğunda oturan çırağına bakıp gülümsedi. Uzun, yorucu bir yol beklemekteydi kafileyi…

Bastonlu adamın çıkardığı gazete hışırtılarına orta sıralarda oturan iki adamın hararetli hararetli bastıkları klavye sesleri eşlik ediyordu. Git gide sinirlerin gerildiği, ufak refleks hareketleriyle ortaya çıkıyordu. Mesela beş numaradaki kadın…

Kitabının sayfalarını daha hızlı çevirip bir yandan da hala üniversite tercihlerine dair muhabbet eden baba kıza doğru sinirli bakışlar atıyordu.

Ön sıradaki gencin kulaklığından hafif taşan müziğine eşlik eden tempolu parmak vuruşları, yan koltuğunda oturan ve kızıyla muhabbet etmeye – daha doğrusu kendi fikirlerini kızına kabul ettirmeye – çalışan babanın zaman zaman kaçamak bakışlarını üstüne çekiyordu.

Şoför, arabadaki gerginliği sezinlemiş olmalıydı ki, eliyle muavine işaret edip su servisini başlatmasını istedi. Muavin de bu isteği ikiletmeden yerine getirdi. Buzluktan çıkardığı suları birer ikişer servis etti. En son yaşlı adama geldiğinde, güneşin çarptığı kelleşmiş kafasından süzülen boncuk boncuk terlere ve kurumuş dudaklarına rağmen red cevabı aldığında şaşırdı.

Başını sallayıp geri döndü ve elinde kalan suyu buzluğa koydu. Kapağı kapatıyordu ki, bir elin kapağın arka tarafından ittirip kendi elinin buzluğa sıkışmasına neden olmasıyla acıyla irkildi. İnmiş kapağın arka tarafından sararmış dişlerini öfkeyle gösteren beyaz tenli, göz altı torbaları morarmış çocuk belirdi. Yanındaki orta yaşlı adam da muavin kadar irkilmişe benziyordu.

“Görüş açımı kapatıyorsun piç kurusu…” diye tısladıktan sonra elini çekti yavaşça. Muavin sinirle elini çekip kaldıracak oldu, çocuğun yanındaki adamla göz göze gelip bu fikirden vazgeçerek bileğini tutup koltuğuna döndü. Soran gözlerle bakan şoföre “Yok bir şey” tarzı rahatlatıcı bir bakış attıktan sonra sinirini içine gömüp yolu izlemeye başladı.

Aynadan arkasında oturan, kendisinden en fazla iki yaş küçük görünen kızın bacaklarına bakmaya başladı. Uzun denemeyecek bir etek giymiş ve oturuken de dikkat etmediği için poposu tamamen açıkta kalmıştı…

Birden arka sıralardan ufak çapta bir gürültü koptu. Başını çevirip bakanlar gözlüklü, sessiz sakin adamın yanındaki beyaz tenli çocuğu tabir-i caizse ezerek yan koltuktaki oyun oynayan çocuğa doğru parmağını salladığı gördüler. Muavin hemen olay yerine gidip mevzuyu anlamaya çalıştığında, gözlüklü adamın oyundan çıkan seslerden rahatsız olduğunu çözdü. Ancak adamın elinin altında kafası ezilen beyaz tenli genci pek umursamaması ilginçti. Zar zor da olsa adamı koltuğunda normal oturma şekline geri getirdikten sonra kolları hayli ince ve kırılgan görünen beyaz tenli çocuğu tutup bir arka koltuğa oturttu. Alnı kıpkırmızı olmuştu ve gözlerinden de nefretten başka bir şey okunmuyordu. Son olarak oyun oynayan çocuğa oyunun sesini kısmasını rica ettikten sonra yerine dönüyordu ki, bir çığlıkla olduğu yerde kalakaldı. İlk sıraların birinde oturan ve hayli açık kıyafetli kadından geliyordu çığlık. İki üç adımdan sonra kadının yanına varmıştı, askısı inmiş ve sol göğsü tamamen açığa çıkmıştı. Kadının diri ve tombul göğsü muavinin bir anlık da olsa dikkatini dağıttıktan sonra kadının yüzüne odaklanmaya çalışarak neyi olduğunu sordu. Kadın askısını tutup çekiştirerek ayağa kalkarken, arkasındakileri işaret ediyordu. “O ırz düşmanları yaptı!” diye bas bas bağırıyordu. Muavin gençti; kadının gösterdiği koltuktakilerse en az üç dört yaş büyük, muhtemelen de “emanet”i olan iki azılı taraftardı. Çaresiz, kadına beş numaradaki kadının yanını gösterdi. Şikayet ederek yerini değiştiren kadın çantasını almak için eğildiğinde iki adamın da başını koltuğun arkasından kaldırıp hala kadına bakmaya çalışması midesini bulandırmıştı muavinin.

Beş numaradaki kadının da pek hoşnut olmadığı aşikardı. Kitabının sayfalarını daha hızlı çeviren ve çantasından çıkardığı kalemle yer yer cümlelerin altını haşince çizmeye başlayan kadın saçlarını toparlarken eskisi gibi yüzüğüne değil, yanında oturan ve sakızını hayli sesli bir şekilde ağzında döndüren kadına bakıyordu.

Şoför, normalde gece verilen yiyecekleri yavaş yavaş dağıtmasını istedi muavinden. Yemek yiyenler konuşamazdı en azından… Muavin bir öncekinden daha isteksizce kalktı yerinden ve dolaplarda yiyecek aramaya başladı. En arkalara konmuş olmalıydılar. Tek başına oturan göbekli adamın üstündeki dolaptan bulmuştu, gülümseyerek küçük sepeti çekiyordu ki, midesinde bir acı hissetti. Eğilip baktığında bunun kırkbeşlik bir tabanca olduğunu gördü, başı dönmeye başlamıştı; bu ne lanet bir yolculuktu!

“Ne arıyorsun delikanlı?” diye homurdandı bıyıkları titreyerek. Muavin sinirden titremeye başlamıştı. “Sadece aptal kekleri alıyordum!” diye bağırdı adama. Birkaç saniye sonra göbeğindeki soğukluğun gittiğini hissetti. Göz ucuyla baktığında adamın tabancayı geri çekip kemerinin arkasına taktığını gördü.

Derin bir nefes alıp kek kutusunu tekrar tutup çekti. Öfkeyle birer ikişer dağıtmaya başladı kekleri. Yaşlı adam iyice terlemişti ancak saçları eskisi kadar seyrek durmuyordu, vücudu da eskisi kadar kilolu değilmiş gibi geliyordu muavine. Hayret içinde reddedilen keki geri kutuya koyup tabancalı adamdan uzak durmaya çalışarak tepedeki gözlerden birine koyup tekrar yerine oturdu.

Aynadan arkaya baktığında eskisi kadar sık konuşmayan baba – kız dikkatini çekti. Adam, dökülen kek kırıntılarını parmağını ağzına götürüp ıslattıktan sonra kızın bacağından alarak tekrar ağzına götürüyordu. “Eh…” diye içinden geçirdi muavin “… samimiyet değişiyor doğal olarak…”

Ancak birkaç saniye sonra kek kırıntıları bitmesine karşın kızın bacaklarına ve hatta eteğinin altına giden el, muavini rahatsız etmeye başlamıştı, yutkunarak şoföre baktı. Şoförün yolu bırakıp dikiz aynasından arkasında oturup tempo tutarak kulağındaki müziğe eşlik eden, muavinin yola çıkarken konuştuğu kadarıyla oynadığı takımdan kiralık olarak başka bir takıma yollanan, çocuğa bakıyordu.

Boş kek poşetleriyle bardakları toplamak için ayağa kalktı muavin, git gide midesinin bulantısı artmaya başlamıştı. Şoförün vitesi değiştiren koluyla zaman zaman “yanlışlıkla” çocuğun bacağına vurduğunu, adamın kızının eteğinin altında elini gezdirirken kızının korkan gözlerle babasına baktığını görüp sinirle önlerindeki boş poşetlerle bardakları aldı. Kadınların dirseklerini birbirine kaçamak vuruşlar yaparak yarattıkları mini savaş başını döndürürken, iki holiganın konuşurken eskiden ufak olarak nitelendirilebilecek jestleri birbirlerinin bileklerini sıkma ve gözlerin kocaman açılması noktasına gelmişti.

Tabancalı adam çıkarmış tabancasını temizlerken laptoplarına gömülmüş ve diğerinden daha sesli tuşlara basma yarışı yaparmış gibi duran iki iş adamını geride bırakıp elindeki Playstation’un sesini ona bağıran adam başını kağıdındna kaldırana dek açıp, sonra kısan çocuğun poşet ve bardağını da alıp harıl harıl bir şeyler yazmaya çalışan adamın yanına seyirtti.

Bardağı alırken uzanıp göz ucuyla da çaktırmadan adamın ne yazdığına bakmaya çalıştığında, hararetle kağıdı kalemle döven adamın hep aynı cümleyi yazdığını görüp şaşırdı: “Ölüm burada!”

Nefesi sıkışır gibi olurken arkadaki beyaz tenli çocuğun poşetiyle bardağını almak için kaçarcasına uzaklaştı.

Çocuk zorlukla nefes alıyor gibiydi, tişörtünün kolunun altında diğer eliyle bir şeyler yapıyordu. Muavin şöyle bir bakmaya çalıştığında çocuğun kolundaki damarın üstündeki ufacık deliği parmağıyla ovuşturarak büyütmeye çalıştığını görüp başının dönmesine şahit oldu. En son delikten sızan incecik kanı görüp midesini çıkartmak için arka tarafa gidiyordu ki, yaşlı adamın beklenmedik bir atiklikle uzanıp kolundan tutup öbür tarafa çevirmesine karşı bile koyamadı. Sanki eskisi kadar kırışıklık yoktu adamın yüzünde ve bastonsuz bu kadar iyi ayakta durabilmesi…

Daha fazla düşünemedi, kusmaya başlamıştı.

Bir el silah sesi duyulunca tüm otobüs korkuyla sesin geldiği yöne baktı. Muavin kalçasını tutarak yere yığılmış, göbekli ve kel, bıyıklı adam ayakta tabancasını düşen çocuğa doğrultmuş bir şekilde duruyordu. Şoförün haykırışına omuzlarını silkip ellerini iki yana açarak cevap verdi: “Paçama kustu piç kurusu, ne yapsaydım?”

Sonra hiçbir şey yokmuş gibi tekrar yerine oturdu.

Yerde sarsılarak yatan muavini kontrol etmek için kalkarken Playstation’ını yan koltuğa koyan çocuk hata yaptığını çok geç anlayacaktı. Harıl harıl yazı yazarken otobüsten bağımsız bir dünyadaymış gibi davranan orta yaşlı adamın bir hamlede uzanıp oyuncağı alıp çocuğun kafasına fırlattığını sadece arkalarında oturan beyaz tenli, eroinman, çocuk görebilmişti. Oyuncak büyük bir sesle çarpıp çocuğu merdiven boşluğuna düşürmüştü. Orta yaşlı adam büyük bir hırsla koşup düşen çocuğa tekmeler savurmaya başlamıştı. Eroinman çocuk kalkmaya çalışırken kolundan fışkıran kanların etkisiyle yere yığılmıştı. Patırtıyı duyan ön taraftakiler birer ikişer ayağa kalkıp arka tarafa bakıyordu.

Ön sıradaki kızın ağlaması iyice ayyuka çıkmıştı. İki holigan birbirine bakıp ön sıralara doğru yavaşça yürümeye başladı… Birkaç dakika önce kavga ettikleri kadının yanından geçerken birisi omzunu hafifçe okşadı. O sırada yanındaki kitaplı kadınla kavga eden sarışın, pek umursamamıştı serserileri.

Babanın hala durmaksızın konuşurken kızın eteğinin altında gezinen elini tutup çektiler. Adam şaşırmıştı. Daha ağzını açamadan aralıksız yumruklar indirmeye başladılar. En sonunda adam yığıldığında kız biraz olsun gözyaşlarını silecek cesareti bulmuştu. Hıçkırıklarıysa hala sürüyordu. İki azılı holiganın kendisine, özellikle bacaklarına, yönelen bakışlarını pek beğenmemişti. Birisi uzanıp kolunu tuttuğunda önce omzunu silkeleyip çekecek oldu ancak diğeri, öbür kolunu pek bir sıkı tutmuştu; kımıldayamadı. Çekerek kızı otobüsün arkasına doğru götürürlerken kadınların birbirlerinin saçlarını çekip dirsekleriyle vurmalarına gülerek baktılar.

Diz üstü bilgisayarlarını kapatıp birbirlerinin sözünü keserek ‘tartışan’ iki iş adamının birisinin diğerinin kravatını tutup kendisine çekmesiyle yumruklaşmanın başlamasına şahit olurlarken de güldüler…

Otobüsün arkasında bastonlu adam vardı ama o ilk bindiği halinden pek eser yoktu. Saçları koyu renge gelmiş ve gürleşmiş, vücudu daha dik ve dinç bir görünüme gelmişti. İki holigana gülümserken dişlerinin arasındaki kan zerrecikleri dikkatlerini pek çekmedi zira o sırada ön sıradan bir çığlık gelmişti. Başlarını uzatıp baktıklarında şoförün, arkasında oturan çocuğun bacağına tekmeler savurduğunu görüp kahkaha attılar. Bir tanesi saçlarından tuttuğu kızı çekip itti, düşen kızın sıyrılan eteğinden pembe iç çamaşırı görünüyordu. Birbirlerine bakıp kızın üstüne atladılar…

Bastonlu adam, bunca karmaşanın ortasında ayakta duruyor ve zaman zaman elinin tersiyle dişlerindeki kanları temizliyordu. Uzanıp gazetesini aldı ve bastonunu koluna taktıktan sonra sarsılan otobüse ve savrulan kan zerrelerine rağmen dimdik bir halde otobüsün önüne gitti. Şoförün arkasındaki çocuğa tekme tokat dalması nedeniyle boşalan şoför koltuğuna uzanıp kapıyı açma düğmesini aradı, bulup bastı. Acelesi yoktu, bir süre arkasını dönüp otobüse bakıp gülümsedi. Son bir damla kan diş etlerinden süzülüp dudaklarının arasında kuruyup giderken otobüsün kapısından atladı ve uçuruma yuvarlanan otobüse son kez baktı…

Sol elinin işaret parmağını ağzına götürüp ıslattı, dudaklarını ovuşturdu. Kandan rengi koyu kırmızı olan dudakları temizlenince pembeleşmişti. Üstünü başını düzeltip saçlarını cebinden çıkardığı tarakla tarayıp güneşe doğru baktı.

“Ne kadar leziz bir yolculuktu bu böyle!” diye mırıldandıktan sonra düşen otobüsün çıkardığı alevlere son kez bakıp ufukta beliren banliyö kasabasına doğru yürümeye başladı…

 

SON

İllüstrasyon: Başak Çetinkaya

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Alper Kaya nokta org © 2012, Alper KAYA