Loch Ness’in Gizemi

Güneş, etkisini yavaşça kaybederken geniş omuzlu ve sportif görünümlü sarışın adam tatsızca homurdandı. Elindeki kalın kitabı bırakıp otele gitmek gerçekten üşenilecek bir mesaiydi. Sudan yeni çıkmış olan arkadaşı ise yavaş yavaş soğumaya başlayan havanın, bir anda rüzgara dönüşmesinden korkuyor gibiydi. Homurtuyla karışık, endişesini dile getirdiğinde karşı taraftan onay aldı.

Sarışın adam, keyifsizce kitabında kaldığı yere ayraç koyarak kapağını kapattı ve her zaman yaptığı gibi otele gitmeden önce son bir kez suya girdi.

Arkasından bakan esmer, nispeten kısa boylu fakat daha iri vücutlu arkadaşı ise adamın bu ritüeline alışmış gibi başını belli belirsiz sallamakla yetindi ve sarıldığı havluyu daha sıkı kavradı.

Birkaç dakika sonra, önüne salkım salkım dökülen saçlarını istemsizce savurarak sudan çıktı sarışın adam. Koşar adımlarla gelip havlusuna sarındı. Bir müddet sessizce, kurumayı bekledi ve arkadaşının yüzüne bir nebze boş boş baktıktan sonra dudakları birkaç kez açılıp kapandı.

“Hava bir hayli soğumuş Java!” diyebildi sadece.

Birkaç gündür olduğu gibi güzel başlayan, yeşilin bitip gölün girdiği kadraja dahil olma süreçleri tatsız bitmişti.

“Üşütürsek Diana bizim canımıza okur Java…” diyebildi sadece sarışın adam, otele doğru koştururlarken.  Buna karşılık, alışagelmiş bir homurtu işitti.

“Evet, buraya gelmemize de karşı çıkmıştı. Ama zaten ne zaman karşı çıkmadığı oluyor ki!” diyebildi, biraz da umursamaz bir ses tonuyla. Bu sözlerine destek olan veya karşı çıkan bir tepki gelmediği için rahatlamışsa da, içindeki huzursuzluk bitmiyordu.

Odalarına doğru iyice koşar adım çıkmaya başladıklarından, arkalarından seslenen resepsiyon görevlisinin sesini duymamışlardı. Odaya gülerek giren ve sıcak havanın yüzlerini yalamasıyla daha da keyiflenen ikili, bir an duraksayıvermişti. Odadaki koltukta, bacaklarını üst üste atmış bir halde; daha üzerindeki montu bile çıkarmamış olarak oturan kadın ikisini de şaşırtmıştı.

“Diana!” diyebildi sadece sarışın adam. Yani, imkansızlıklar dedektifi Martin Mystére.

* **

Üçlü, sessizce oturmuş birbirlerine bakıyordu. Sarı, uzun saçları omzuna kadar dökülen genç ve bakımlı kadın elindeki kahveyi avucunda dolaştırıp duruyordu. Mutlu görünüyordu. İlişkilerinin ilk dönemlerinde, çok ciddi olmasa da flörte dönüşebilen diyaloglar kurduğu çoğu kadınla birlikte maceradan maceraya koşan kocasını tek başına bulmuş olması güzeldi.

Ancak, tabii ki, onca yolu basit bir kaçamağı yakalamak için tepmemişti.

“Rüyalarım” diye tekrarladı genç kadın “,çoğu zaman çıkıyor. Biliyorsunuz.”

Bazen çok şiddetli şekilde bunu tecrübe etmişlerdi, evet. İki adam başlarını sessizce salladı.

“Oteli ilk bulduğumda da şok oldum! Çünkü bir haftadır rüyalarımda dev dalgalar tarafından yerle bir edilen otel… Buydu.”

Konuşmadan birbirlerinin yüzüne bakmayı sürdürdüler. Normal şartlar altında olsa buna gülüp geçebilirlerdi ancak, Mystére’in Neanderthal yardımcısı Java’nın gördüğü rüyalar da bununla aynı olduklarından dolayı kolay kolay bir sav öne süremiyorlardı. Akşam yemeği saatinin geçmiş olması nedeniyle de kafeteryada sadece içecek bulunmaktaydı. Mystére’in önerisiyle, kasabaya inip bir şeyler yemeye karar verdiler. Hem Diana’nın teptiği onca yolun bir kıymeti olmalıydı!

İskoçya’nın dağların eteğine kurulmuş yerleşim yerlerinde gezinen üç yabancı; aslında alışageldik bir manzaraydı. Zira bölge Loch Ness isimli “canavarı” nedeniyle pek bir meşhurdu. Hatta bu varsayılan canavarın gezdiği gölden alınan sular, şişelenip satılmaktaydı! Normal hayat şartları süren insanlar için hayli ilginç gelebilen bu tip hadiseler, ömrünü çoğu kişi için bir masaldan ibaret olabilecek şeylerin peşinde harcayan Martin Mystére ve yardımcısı Java için çocuk hikayeleri gibi geliyordu.

Peki bu sıra dışı dedektifi ve yardımcısını, hatta karısını, İskoçya’nın bu bildik bölgesine sürükleyen neydi?

Dalgın dalgın yürüyen Mystére, karısı ve yardımcısının uyarılarıyla yolun kenarına çekilerek yoldan hızla geçen bir taksinin altında kalmaktan kurtulunca sadece düşündüğü şeylerden uzaklaşmakla kalmadı; bir de tehlike çanlarını duymaya başladı.

Kurt dedektif,  çoğunlukla tehlikeye uğrardı. Özellikle araştırmaları birilerinin, mesela Kara Adamlar’ın, yoluna taş koyuyorsa ölümcül pek çok tehlikeye uğramışlığı vakiydi. O yüzden şok olma evresini pek yaşamadı, kafasında ihtimalleri dans ettirmeye koyuldu. O bunları düşünürken yardımcısı ve karısı, bir lokantada karar kılıp Mystére’i de peşlerinden sürüklemişlerdi.

Masaya oturduklarında Diana, daha önceleri pek çok kez sevdiği adamın tehlikeleri atlatmasını görmüş olan o kadın, hala şoktaydı. Java kendine has homurtusuyla masadaki sükuneti sağladıktan sonra Mystére’e, kimden şüphelendiğine dair bir soru sordu.

Mystére, Java’nın kimlerden şüphelendiğini biliyordu. Ancak, Neanderthal adamının aksine bu kez Kara Adamlar’dan şüphelenmiyordu. Kara Adamlar da Mystére gibi doğruyu, saf doğruyu arama ve gizemleri aydınlatma peşinde bir gruptu. İmkansızlıklar dedektifiyle ayrıldıkları taraf ise, Kara Adamlar’ın gizemleri aydınlattıktan sonra insanlığın duymaması için uğraşmalarıydı. Mystére ise, tam tersi. Herkese ulaştırma çabasındaydı.

Bu kez kendi yoluna çıkanın bir kara adam olmadığı kanısında olma sebebi ise, bir kara adamın ısrarcı oluşu nedeniyleydi. Karşısındaki eğer bir kara adam olsaydı, o aracın geri dönüp bir daha ve bir daha, hatta bir kez daha kendi üzerine geleceğini düşünüyordu Mystére. Bu kadar çabuk vazgeçmesi kafasında şüphe yaratıyordu.

Bunu dile getirdiğinde masada biraz da onaylama manasına gelen bir suskunluk hâsıl oldu. Garson, bu suskunluğu fırsat bilip sahneye dalıverdi ve üçünün de önüne mönü bırakıp sessizce çekildi.

Diana, eğilip az kişi olan restoranda sesinin duyulmaması için kısık bir sesle tam olarak ne bulmak için İskoçya’ya geldiklerini sordu. Tam cevap verecekken, Mystére’in gözü arkada birilerine takıldı ve kalakaldı…

Java ve Diana da usta dedektifin odaklandığı yere baktıklarında az önce siparişlerini alan garsonun, kasa yakınındaki bir telefonun ahizesini kaldırmış; sırtı müşterilerine dönük bir yerlerle görüştüğünü gördüler.

Düşük bir ihtimal dahilinde, yerel bir örgütle karşı karşıya olabileceklerini düşünüyorlardı aynı anda. Çabuk hareket etmeleri karşılarındaki insanlara bir mesaj olacaktı ve bu doğrultuda dikkatsizlik yapabilecekleri gibi olası düşmanları da uyandırmış olacaklardı. Mystére çok telaşa vermeden bunları dile getirdiğinde masada sessizce onayladılar. Sipariş verdikleri yemekler geldiğinde havadan sudan bahsetmeye koyulmuşlardı. Garson geri dönerken Mystére atik bir hamleyle kolunu hafifçe tuttu.

Garsonun aşırı şaşkınlığı görülmeye değerdi. Mystére ise hiç bozuntuya vermeden bölgenin en çok gezilesi yerlerini, bir turistmiş gibi sordu. Bazı şato ve kumsal tavsiyeleri aldıktan sonra kibarca başını sallayıp teşekkür etti.

Yemeklerini sessizce yerken üçü de nadiren kurdukları göz temaslarıyla, karşılarındaki düşmandan hemfikir olduklarını ifade ediyordu.

Yemek ve tatlı seansı bittikten sonra hiçbir terslikle rastlaşmadan otele dönmüşlerdi. Bu durum Java’nın oldukça canını sıkmışa benziyordu. Zira bu sadık dost, Mystére’in canına kast edenleri bir an önce yakalamak istiyor dahası birkaç saat önceki karşılaşmalarındaki etkisizliğini kendine dert ediyordu…

Otelde resepsiyonist biraz telaşlı bir şekilde yollarını kesivermişti.

“Şeyy… Bay Mystére, siz iki kişilik oda ayırtmıştınız. Ancak eşiniz de gelince ikinci bir oda şart oldu fakat otelde sadece tek bir kişinin yanı boş, o da bir hanımefendi. Ve takdir edersiniz ki…”

Gözü, cümleyi bitirmeden Java’ya kaymıştı. Mystére, bir tatsızlık çıkmasını istemediğinden eliyle “olur” diye işaret etti. Diana da üzülmüştü ancak yapacak fazla bir şey yoktu. Odalarına çıkıp vedalaştıklarında, sabah ilk iş olarak her şeyi anlatacağına Diana’ya söz vermek zorunda kaldı bir hayli yorgun düşen dedektif.

Her zaman yaptığı gibi, günlük raporunu kişisel bilgisayarında tuttu. Geçirdiği tehlikeye dair ayrıntılı bir yazı olmuştu. Gerinip baktıktan sonra odaya dönüp göz attığında Java’nın çoktan uyumuş olduğunu gördü. Diana’nın içkisi de bitmişti. ‘İyi geceler öpücüğü’nü aldıktan ve vedalaştıktan sonra odasının yolunu tuttu. Esneyerek bilgisayarını kapatan Mystére  de başını yastığa koyar koymaz uyumuştu.

Mystére, üç gündür bulunduğu İskoçya’da; hayatının aşkıyla aynı otelde uyuduğu için midir bilinmez, ilk defa huzurlu bir uyku şekilde yatağına uzanmıştı. Diana’nın aksine…

İskoçya, üçte birini kapladığı Britanya adasının en kuzeyinde yer alır. Güneyde İngiltere’ye komşu olan ülkenin doğusunda Kuzey Denizi, batısında ise Atlantik Okyanusu yer alır.

Coğrafî olarak İskoçya, kuzeyden güneye 92 ana bölgeye ayrılmıştır. Bunlar dağlık bir bölge olan Highlands, deniz seviyesine yakın olan Central Belt ve tepelik bir araziden oluşan Southern Uplands’dir. İskoçya nüfusunun çoğu Edinburgh, Glasgow ve Stirling gibi en önemli şehirlerin içinde yer aldığı Central Belt bölgesinde yaşamaktadır. Bunun yanında İskoçya’ya bağlı 130’u yerleşim bölgesi olan 790 ada vardır. İskoçya, dağları, nehirleri ve gölleriyle zengin bir doğaya sahiptir.

İskoçya bağımsız bir ülke olmasa da kendine ait bir bayrağı, başkenti ve parlamentosu vardır. İskoçlar, kendi kültürlerine ve geleneklerine bağlı, geçmişlerini sürekli canlı tutan, tarihe önem veren bir millettir.

Diana, odasına doğru giderken elindeki anahtara baktı. 262, Mystére ve Java’nın odasının üç solundaki odaydı.  Kapısının altından ışık görünmediği için meçhul oda arkadaşının uyuduğu kanısına vardı ve yeterince sessiz olarak kapıyı açıp içeri adımını attı.

Daha kapıya uzanamadan bir elin sertçe bileğinden tuttuğunu ve başka bir elin de ağzını kapattığını duyumsadı. Telaşlandıysa da kontrolünü kaybetmemek için elinden geleni yaptı. Odanın kapısının sertçe kapatılması ise, odada kendisini tutandan başka birisinin de olabileceğini düşündürtüyordu. Her ihtimale karşı kendini hazırlayarak aklından yapabileceklerini geçirdi.

Hafif ittirilerek odanın ortasına kadar götürülürken kafasında ölçüp biçtiği ihtimaller içinden balkona çıkıp aşağıya atlamayı mantıklı bulmuştu. 2. katta olduklarından dolayı çok zorlanmayacağını düşünüyordu. Ağzını kapatan eli yapabileceği kadar ısırdı ve bir anda rastgele tekmeler savurmaya başladı. İki farklı inleme sesi gelince yeterince şaşırttığını düşünerek balkona koştu.

Otelde oluşunun avantajı olarak, mimarisi standart odalarda balkonu eliyle koymuş gibi buluvermişti. Kapı kolunu çevirip kapıyı açtı ve yüzüne çarpan serin havayı içine çekerek gözüyle aşağıda bir yeri kestirip balkondaki bel hizasına kadar yükselen korkuluğun üstüne çıkıp kendisini aşağıya bıraktı…

Üç yanındaki odada da ilginç bir hareketlilik vardı. Ancak o an, o hareketlilikten daha önemli dertleri vardı Diana’nın. Hayatta kalmak gibi…

Geceleri biraz daha serin bir havası olan İskoçya’da, rüzgar hafiften şiddetini arttırıp cama tıklatmaya başlarken Mystére ilginç bir sesle yeni daldığı uykusundan uyanıvermişti. Java’nın gene rüya gördüğünü ve uykusunda konuştuğunu düşünse de, yatağının titremesiyle gözünü ardına kadar açıverdi.

Güçlü bir el, Mystére’in ağzına bastırıyordu. Elinde bir bez olduğunu hissetti imkânsızlıklar dedektifi. Aklına gelen ilk ihtimal, kloroform olmuştu. Birkaç adım uzağındaki yataktan da mücadele sesleri geliyordu. Her kimseler, Java’yı zapt etmelerinin zor olacağını düşünerek; içinde bulunduğu tehlikeye mukabil içi biraz olsun rahat bir şekilde eliyle cılız ittirişler yaparak göremediği düşmanıyla mücadeleye giriştiyse de bayıltıcı gazın bulunduğu bez etkisini kısa sürede göstermişti.

*

Mystére gözünü açtığında karanlık ve soğuk bir yerdeydi. Elleri ve ayakları bağlı, yere popo üstüne oturtulmuştu. Bir müddet, soluk alışverişinin havaya buhar halinde aksedişini izledi. Aklına Titanic filminin final sahnesinde yolcuların ağzından çıkan soğuk hava buharının nasıl çekildiğini okuduğu makale geldi.

Meksika’da çekilen filmde soğuk havadan kaynaklanan nefes alış verişinde çıkan buhar, filme bir depoda karanlıkta nefes alıp verip buhar çıkartan figüranların görüntülerinden montajlanarak eklenmiştir.

Durup dururken bunu niye hatırladığını düşünürken daha hızlı soluk alıp verdiğini fark eden Mystére, sonunda içinde bulunduğu durumun tehlikesinin ayırtına varmıştı. Bileklerini birbirine sürttürerek iplerini gevşetmek istediyse de bunun mümkün olmadığını fark edip enerjisini harcamamak adına durdu.

Gözleri ve diğer duyuları karanlığa alıştığında yapayalnız olduğunu fark etti. Daha da ürperdi ancak bu durum, Diana ve Java’nın hâlâ güvende olduğuna işaret olabilirdi.

Geniş bir yerde tutulduğunu da hayal meyal anlayabildi. Az eşyalı ve soğuk bir depoda olabilirdi. Sırtının yaslı olduğu yere hızlı bir şekilde ileri gidip gelerek vurdu. Sırtının acısı bir yana, tok bir ses gelişi boş bir kutuya sırtının yaslandırıldığı izlenimi vermişti.

Eliyle sırtının dayalı olduğu zeminin altında çıkıntı veya yükseklik ararken tam vazgeçtiği anda bir çıkıntı yakaladı. Çok büyük olmamakla birlikte, avuç içini dayayıp güç alabileceği kadar geniş bir çıkıntıydı. İki elini avuç içlerini aşağı bakacak şekilde dayayıp kollarından güç alarak kendisini kaldırmaya çalıştı.

Bacaklarının uyuşukluğu, bu hamlesini başarısız kılmıştı. Bir süre bileklerini yukarı aşağı ittirerek kan dolaşımını ipler el verdiğince yeniden sağlamaya çalıştı. Bu arada ne kadar süredir baygın olduğunu hesaplayamadığını fark edince biraz daha telaşlanmıştı.

En son hatırladığı şey, yanındaki yataktan gelen mücadele sesleriydi…

Daha da hırslanıp aceleci hareketlerle ellerini tekrar çıkıntıya dayayıp olanca gücüyle kendisini ittirdi. Şaşırsa da ayağa kalkabilmişti. Bir süre öyle kalakaldı. Eli ve ayakları bağlı, ne yapabileceğini düşündü. Kozasını yırtamamış bir tırtıl gibi minik zıplayışlarla duvara gitmeye çalıştı. Ancak düşündüğünden daha uzaktaydı duvar. Birkaç zıplayıştan sonra geniş odanın bir duvara sahip olmadığını bile düşünmeye başlamıştı ki omzu sert bir durdurucuyla karşılaştı.

Sırtını duvara yaslayıp gözlerinin tekrar karanlığa alışmasını bekledi. Birkaç saniye sonra daha iyi görebiliyordu etrafını. Az önce kalktığı yerdeki kutu hariç odada tek tük kutular vardı. Hepsi de aynı boyda ve şekildeydi.

İçlerinde ne olduğu merak etmekle birlikte el ve ayaklarındaki bağları def etme çabasındaydı Mystére. Odada kendisinden başka kimsenin olmadığına kanaat getirince biraz daha rahatlamıştı. Geldiği yönün aksi yöndeki ilk kutuya doğru yavaş hareketlerle yöneldi.

Bir gürültü koptuğunda, kutuya henüz varmıştı. Sürgülü bir kapının açılmasına benzer bir ses duydu. Paslanmış bir zeminde sürüklenen kapı, tiz bir ses çıkarıyordu. Yabancı sesler duyar duymaz kendisini yere bıraktı, yuvarlanarak duvarla kutu arasında mevzilendi. Bileklerindeki ipler artık canını acıtır hale gelmişti. Acısını bir süreliğine unutup konuşmalara kulak kabartmaya çalıştı.

Gelenlerin iki kişi olduğunu fark etti.  Ve bir tanesinin telaşlı konuşmasına eşlik eden sesi hemencecik tanımıştı: Silaha sürülen kurşunun çıkarttığı metalik inlemeydi bu.

Mystére hızlı hareket etmesi gerektiğini hissetti ve içgüdüsel bir şekilde açılan kapıya doğru koşmaya başlamıştı. Önünden birkaç el silah sesi duydu, şanslıydı ki kötü bir nişancıyla karşı karşıyaydı. Karanlıkta, gözlerini yarı yarıya kapamış bir şekilde koşarken kuvvetli omzu bir şeye çarptı. Veya, birisine.

İkinci ihtimal daha doğru gibiydi zira bir çığlık duyuldu, ardından yere düşme sesi. Mystére hız kesmedi, koşarken birisinin seslendiğini duyar gibi oldu: “Dur, kaçma!”

Fakat bu komik bir yaklaşımdı, dudaklarının kenarı kıvrılırken ışık giren aralığa varmıştı; inleyen kapıyı biraz daha ittirip boşluktan dışarı çıktı… Ancak dışarıyı kontrol etmediğini de o an fark etmişti.

*

Koşuyordu. Ne kadar süredir koştuğunu; nerelere gittiğini ve şu an nerede olduğunu bilmiyordu. Çalılar yüzünü kesmiş, bacaklarındaki kaslar iflas etme aşamasına gelmişti. Nefes alırken artık soluğu hırıltı şekline bürünüyor, boğazından geçen hava dalgası sanki iç çeperlerine baskı yapıp delip geçercesine akciğerlerine gidiyordu…

Durdu.

Havayı dinledi, çıt çıkmıyordu. Elini yanağına götürdü, ince bir çizgi halinde kan zerrecikleri kuruyup kalmıştı yüzünde. Tırnağıyla fazla bastırmadan, istemsizce onları kopardı. Derin yanmalar hissetti yüzünde. Soluğu kesilmişti. Ciğerlerinin iflas edercesine, kalbinin de sanki ağzındaymışcasına kıpırdandığını düşündü. Gözleri kararıyordu. Başını geri çevirdiğinde kimseyi göremeyince şaşırmadı…

Odasından yere atladığından beri koşuyordu Diana…

Ayağına uzandı, bileği biraz sızlıyordu. Düştüğünde yere çarpmış, büyük bir şans eseri bileğini burkmamıştı. Bu yüzden düşer düşmez ayaklanıp koşmaya başlamış; ilk olarak şimdi durmuştu.

O an sanki dünya dönüşünü durdurdu ve yer ayağından kayıp gitti gibi geldi. “Martin?” diye mırıldandı. Sonra kendiliğinden ekledi: “Java!?”

Bir ikileme düştü, acilen karar vermesi gerektiğini hissetti ve kararını da çabucak verdi… Geldiği yöne doğru, otele doğru, döndü ve daha düşük tempoyla ve temkinli bir şekilde koşmaya başladı.

*

Tüm vücudu kalın halatlarla bağlanmıştı. Kendisini mumya gibi hissetmeye başladı ve eski bir hatıra canlandı gözünde, tek dostu sayılabilecek; sadık yardımcısı olduğu Mystére’i ilk kez gördüğü o an… Gene vücudu bağlıydı, bu kadar kalın ve çok fazla halatla değildi ama bağlıydı… Sergei Orloff diye bir psikopat tarafından işkence görüyordu.

Sonradan Mystére odaya girmiş, Sergei ile boğuşmuşlardı. Mücadeleyi Mystére kaybetmişti ama ölümün eşiğindeyken vücudundaki bağları çözen Java tarafından kurtarılmış sonra da bu tanışıklığın akabinde hiç yolları ayrılmamıştı ikilinin. (* Tay Yayınları #16 – Şeffaf Gölgeler Kenti)

Şimdi?

Neredeydi Mysére? Hatta, kendisi neredeydi? Niye bağlanmıştı? Nereye bağlanmıştı?

Kim bağlamıştı?

Düşünceler iyice karışıyordu kafasında. Üst üste biniyorlardı. Ancak son düşünce vurgun etkisi yapmıştı.

Kimdi bunu yapan? Yapanlar?

En son hatırladığı şeyleri düşündü. Başının ağrıdığını fark etti… Bir ilaç mı vermişlerdi?

Kim?

Kaslarının kasıldığını düşündü. Burnunun sızladığını… Burnuna kapatılan bir bezi hatırladı. Bir boğuşma olmuştu. Yatak odasında… Otel odasında!

Başı daha çok ağrımaya başlamıştı, dişlerini sıktı. Bileklerindeki halat, belirginleşen damarlarını kesecek kadar sıkıydı. Durdu. Soluk alış verişi çok dengesizleşmiş, başı iyiden iyiye dönmeye ve midesi bulanmaya başlamıştı.

Ayrıca, odada yalnız değildi ki…

Mystére! O neredeydi şimdi?

*

Koridora çıktığında bir süre duraksadı… Işık gözünü almıştı ama duraksamasının tek sebebi bu değildi. Koridorda ona saldırabilecek, yoluna engel olabilecek birileri veya bir şeyler var mıydı; görmek istemişti. Gözünü hafifçe açtığında önünde ilerleyen koridorun bomboş olduğunu fark etti. Çıktığı odada bir hengame vardı, yere düşen adam(?) çoktan kalkmış ve ikisi onun peşine düşmeye koyulmuş olmalıydı.

Bakarken, çıktığı kapıyı fark etti. Geniş, paslı bir sürmeli kapıydı bu. Bir garaj kapısı gibi. Üstelik, kilidi de üzerindeydi! Elini uzattı, kapağı çekip sürgüde kaydırdı ve kapattı. Kilidin ucunu, deliğine soktu ve metal kilit sesini duydu. Birkaç saniye sonra içeriden patırtılar gelmeye başlamıştı. İçeride kalmış olan iki kişi, elleriyle ve ellerindeki silahların kabzalarıyla kapıya vuruyor olmalıydı. Mystére bilgiçce gülümsedi ve koridoru kontrol ederek yürümeye başladı.

Beyaz halılı, beyaz duvarlı ve tavanı floresan lambalarla dolu bir koridordu yürüdüğü… Sık sık arkasına bakıp birilerinin gelip gelmediğini kontrol ediyordu ama kimse yoktu etrafta… Arkasına vurulduğu için gürültü çıkan kapı da uzaklarda kalmış gibiydi.

Sonra garip bir şey oldu: Ses yaklaşmaya başladı.

*

Artık yorgunluktan bitap düşüyordu. Diana bitmiş, yol da bitmişti. Otel uzaktan görülmüştü. Mavi-yeşil neonla yanan adı, arkasındaki kayalara vuran dalgaların sesi, etrafındaki çam ağaçları…

Yaklaşırken daha da temkinliydi. Kendi çevresine, otelin çevresine dikkatli gözlerle bakıyor; bir silah namlusunun parıltısını veya olası bir yaşam belirtisi görüp görmeyeceğini merak ederek ama etrafa baktığını fark ettirmemeye de çalışarak yürümeyi sürdürdü.

Otelin kapısına vardığında hiçbir engelle karşılaşmamasına hem şaşırmış hem de sevinmişti. Resepsiyona girerken duvardaki dev saate baktı. Sabaha karşı dördü geçiyordu… Resepsiyondaki çocuk yarı uykulu, yarı uyanık bir halde gözünü Diana’ya dikti.

O an fark etti Diana, bir gariplik vardı.

“Merhaba, biraz garip bir durum, farkındayım ama polisi aramadınız mı; önce bunu sorayım?”

Bir soru cümlesi olmamakla beraber, soru amaçlı kurulmuş bir önermeydi bu. Resepsiyondaki çocuk garip garip bakmayı sürdürdü. Neden sonra, kendisine seslenildiğini anlayıp ağzını açtı; birkaç saniye sonra konuştu.

“Niçin?”

Diana şoktaydı.

“Niçin mi? Odamda saldırıya uğradım; balkondan atlayıp kaçtım. Birkaç yan odamda kalan kocam mutlaka boğuşma seslerini duyup size şikayet etmiş ve yokluğumu fark etmiş olmalıydı…”

Resepsiyondaki çocuk hala boş boş bakıyordu.

“Kocanız mı? Niye yan odanızda kalıyordu ki?”

Diana sinirlenmeye başlamıştı.

“Siz, öyle söylemiştiniz! Sadece bir hanımın yanı boş dediniz ve beni o odaya kaydettiniz… Ayrıca, bunu şu saatte sorgulamamızın bir faydası var mı!”

Bu cümlesi de soru cümlesi olmasına karşın daha çok bir öfke nöbetinin habercisiydi. Çocuk da bunu fark etmiş olmalıydı ki, daha akil davranmaya girişti.

“Tamam, eşinizin oda numarası kaçtı?”

Diana duraksayıp, düşündü ve “204″ dedi.

Resepsiyonist önündeki deftere bir süre bakındıktan sonra başını sallayarak, “Bu imkansız hanımefendi…” dedi.

Diana’nın sabrı taşmaya başlamıştı. “Ne imkansız? İmkansız olan ne?”

“204 numarada bir haftadır aynı çift kalıyor, eşinizin o odada kalma imkanı yok… Siz hangi odada kalıyordunuz?”

Diana iyiden iyiye sinirlenmişti. “208!” diyebildi sadece.

Resepsiyonist gene defteri inceledi, sonra dirseklerini masaya dayayıp ellerini çenesinin altında birleştirip Diana’nın gözlerinin içine bakmaya başladı.

“Hanımefendi, siz benimle dalga mı geçiyorsunuz? 208 numaralı odada bir aydır iki kız kardeş kalıyormuş… Eğer bu bir kamera şakasıysa, inanın şu saatte hiç çekilmiyor… Komik de değil üstelik!”

Diana’nın siniri, başka bir hisse devşirmişti kendisini şimdi: Şaşkınlığa…

“N… Nasıl olur? Lütfen iyice kontrol edin!”

Resepsiyondaki görevlinin iyice bunaldığını hissetmiş, bu esnada aklına farklı bir fikir gelmişti Diana’nın. Sırt hizasında, arkasındaki duvarda duran kamerayı işaret ederek konuşur: “Kamera kayıtlarını inceleyelim! Şakayı kim yapıyor görürüz…”

Bunun üzerine resepsiyonist basbayağı telaşlanarak titremeye başlayan ellerini gizlemeye çalışır.

“Hanımefendi, o kamera bozuk… Sadece insanlara güven duygusu hissettirmek için hala elimizde tutuyoruz…”

Lüks bir otelin kamerasının bozuk olduğunu itiraf edecek kadar basiretsiz olabilir miydi bir resepsiyonist? Diana hiç sanmıyordu… Sinirini belli etmemeye çalışarak cümlelerini toparlayacakken aklına başka bir fikir geldi. Dirseklerini masaya yaslayıp öne doğru eğildi. Ciddiyetini tam anlamıyla hissettirmek istiyordu, ki öyle de olmuş gibi görünüyordu. Resepsiyonist bariz bir şekilde psikolojikmen gard almıştı.

“Bir oda istiyorum o halde…”

*

Mystére koşarken duraksadı. Sesin yaklaşmış olması çok garipti. İyice sesin yanına gelince aklına bir kurt düştü; bembeyaz koridorlarda ne olduğunu fark etmeden bir çember mi çizmişti? Yerleri kontrol ettiğinde zeminin pürüzsüz olduğunu fark etti. Ayakkabılarını çıkarıp sesin iyice güçlendiği kapının önüne koydu ve koşmayı sürdürdü.

Ancak bu kez koşarken sağına soluna daha dikkatli bakıyordu. Bir sürü kapı olduğunu şaşırarak fark etti ve birkaç kapı geçtikten sonra az önce içinden çıktığı odanın büyüklüğünü düşünüp kapılar arasındaki mesafelere göre arkalarında olması muhtemel odaları hesaplamaya başladı. Çok fazla, çok geniş oda vardı. Başı dönecek gibi oldu ve tam bezmeye başladığı anda tekrar sesi duydu.

Yüzü ışıldadı.

Kapının arkasında her kim(ler) varsa çatlarcasına kapıyı yumrukluyorlardı ve Mystére tezinde haklı çıkmıştı. Duraksadığı gürültücü kapının önünde az önce bıraktığı ayakkabıları vardı.

Çember biçimli bir koridorda tıkılıp kalmıştı.

*

Halatların derisine değdiği yerler adeta yanıyordu. Dişlerini sıkarak başını az da olsa kaldırmaya çalıştı Java. Odada kendisinden başka birilerinin olduğunu hissediyordu. Kokusunu alıyordu. Tüm ilkel güdüleri, onu bu yola itiyordu.

Ya Mystére ve Diana neredeydi? Düşününce daha da sinirlenerek dişlerini öfkeyle sıkıp gevşetmeye başladı.

O an, bir soğukluk hissetti. Başta ferahlatıcı gibi gelen bu soğuk hissi, gittikçe sinirlerine dokunmaya başladı. Nereden gelip nereye gittiğini bilmediği bu soğuk hava dalgası bir anda kaybolunca daha da sinirlenen Neanderthal adamı, canının acımasına aldırmadan kollarını kaldırmaya başladı. Üstünde yattığı şey her neyse, iyice sallanıyordu. Birilerinin sinirlendiğini fark etti. Hisleriyle.

Ve mutlu oldu ama gülümsememeye çalışarak şiddetini arttırdı. En sonunda beklediği oldu ve bir el boğazından sıkarak onu durdurdu. Birkaç dakika önceki soğukluk hissinin kaynağı belli olmuştu. El buz gibiydi ama yüzüne doğru eğilen bakıştaki soğukluk, fiziksel soğukluğu havada katlardı.

Tabii, havadaki diğer elinde tuttuğu; belli belirsiz görünen neşterin de soğuk olduğunu varsayıyordu Java.

*

“Bir oda istiyorum!”

Bu sözü, bariz bir şekilde oteldeki havanın gerilmesine yol açmıştı. Resepsiyonist cılız bir sesle odalarının olmadığını iddia edecekken Diana kaşlarını kaldırıp görevlinin arkasındaki anahtarlara gözünü dikmişti. Görevli çocuk, kadının bakışlarını takip edince sessizce kayıt işlemi yapmaya başladı.

En nihayetinde, dudaklarını kemirerek bir anahtara uzandı ve çekip çıkararak kadına uzattı resepsiyonist. Anahtarın üzerinde 103 yazıyordu. Yani, hemen giriş katında bir odada olacaktı. Diana içinden, tekrar odası basılırsa camdan atladığında daha az canının yanacağını geçirirken; odaya girdiğinde küçük çapta bir şok yaşadı.

Camlar parmaklıklarla kapalıydı.

Çıkış yoktu.

Ona eşlik eden resepsiyoniste öfkeyle bakarken, çocuğun belli belirsiz gülümsediğini fark etti. Tuzağa düşmüştü.

*

Mystére sessizce ayakkabılarını giyerken, kapının arkasındaki sesler gittikçe cılızlaşıyordu. O an, kapının kolunu görünce durumu fark etti: Bu oda, dakikalar önce içinden çıktığı odaydı. Kapının geniş kolundaki çizikleri iyi hatırlamıştı.

Sinirlenip kapıya bir tekme attıktan sonra duraksayarak sağına soluna bakındı. Kimse gelmiyordu ama kapının arkasındaki adamlar bir ümitle seslenmeye başlamışlardı. Kısa bir müddet, yalvarışlarını dinledi. Aksanlarından bölgenin yerlisi olduklarını çıkarabiliyordu.

Kapıya yaklaşıp “Susun!” diye seslendi. Sustular.

“Bana sokakta arabayla saldıran siz miydiniz?”

Çok kısa süren bir tereddüt hali ve kapının arkasından gelen onaylama sesleri, bir ihtimal merhamet için.

“Arkadaşım Java nerede?”

Gene bir sürelik tereddüt sonrası belli belirsiz bazı tarifler geldi. Bu karmaşık tariflerin arasında aynı yerde olduklarını öğrendi Mystére; Java da bu çembere kısılı kalmıştı. Ama hangi odada?

Kapının arkasındakiler de hangi odada olduğunu bilmiyordu. Onlar sadece bayıltıp getirerek teslim etmişlerdi.

Bir an beyninden vurulmuşa döndü İmkansızlıklar Dedektifi, nasıl hatırlamadığına dair kendisine kızarak sordu:

“Peki ya Diana? Karım? Ona da mı saldırdınız? O nerede?”

Kapının arkasındakiler bu kez farklı bir his içindeydi. Bunu hissedebiliyordu kurt dedektif. Ancak gelen açıklamayı beklemiyordu: Diana ellerinden kurtulmuştu, kaçmıştı ve nerede olduğunu bilmiyorlardı.

Sinirle kapıya bir tekme daha vurup koridorda ilerlemeye başladı…

*

Diana, yatağa uzanmış; normal şartlarda geniş sayılabilecek otel odasının kendisini kapana kısılmış hissettiren bir boyutta oluşuna hayret etmekteydi. Bir yandan kaçırılan kocası ve kocasının yardımcısını düşünüyordu. Onlar şimdiye değin çok badire atlatmışlardı, pek endişe duymuyordu. Sadece niye İskoçya’daydılar ve nasıl bir işe bulaşmışlardı, bilmediği için aklı meşgul oluyordu.

Tüm gece koştuğu için ayakları ve dizleri dermansız kalmıştı. Kendisini çok güçsüz hissediyor, bu da olası bir ikinci saldırı ihtimalini gözünde büyütmesine neden oluyordu. Uzandığı yerden odaya göz attı. Duvardaki pencere dıştan parmaklıkla sarılıydı; yattığı yatağın tam karşısında duran bu pencere sinirlerini bozuyordu. Hepsinin sağında, duvara dayalı duran bir gardrop bulunuyordu. Yatağın soluna uzanan kısımda ise bir lavabo bağlantısı vardı. Yerinden kalkıp cama yaklaştı Diana. Uzanıp perdeleri çekiyordu ki, camdan görünen ormanlık alanda birkaç parıltı gözüne çarptı. Odasının ışıkları kapalı olduğu için kendisinin camda görülmediğini umarak daha dikkatli bakmaya çalışıyordu. Bir parıltıyı yakalamış, ona odaklanmışken kapı çalınınca korkuyla sıçradı.

“Buyurun?” diye seslendi.

Ses gelmemişti. Kulağı kapıda, tekrar pencereye döndü Diana. Ancak birkaç dakika önceki parıltılardan eser kalmamıştı. İrkilerek perdeyi çekti, yatağa oturdu. Hızlı hızlı soluyordu. Gözü kâh kapıya, kâh pencereye dönüyordu. Her an bir şeyler olacak gibi hissederek saatini gözünün hizasına kadar kaldırarak baktı, dokuza geliyordu. Korkunun hiçbir şeye faydasının olmayacağını düşünerek, biraz da sinirli bir halde odadan çıktı Diana. Yemeğe gidecekti.

Otelin restoranına girdiğinde fazla dolu olmayışı dikkatini çekti. Restoranın önündeki tabelaya göre akşam yemeği 7.30 ile 9.30 arasıydı. Çoğu kişi yiyip gitmiş olmalıydı. Açık büfeden yemeklerini seçip bir masaya oturup çabucak yemeye başladı. Biraz olsun midesi doyduğunda önündeki tabakların yarısı bitmişti. Soluklanıp biraz su içmek için başını kaldırdığında onunla göz göze geldi.

Üç masa ilerisinde oturan, önünde duran bir içkiyi yudumlayarak dikkatlice Diana’ya bakan deri ceketli adamla. Saniyelik bir kesişme sonucu adam gözlerini önüne devirmişti. Diana’nın içinde kötü bir his hasıl olmuştu, adamı bir yerlerde görmüş olmalıydı ama nerede?

Suyunu içip yemeğinin kalanına bir nebze azalmış bir iştahla devam ederken son günlerde yaşadıklarını düşünüp karşısındaki yüzü nereden anımsadığını bulmaya çalıştı. Bulamadıkça çıldıracak gibi oldu! Bu esnada adamın kendisine hala baktığını hissedebiliyordu.

Masasından kalktı, giriş kısmına yöneldi. Asıl niyeti dışarı çıkıp biraz temiz hava almaktı ama karşı masasında oturan adamın da birkaç saniye sonra yavaşça kalktığını fark edince bu planını bozup doğruca odasına geçti. Adımlarının hızlandığını kimsenin fark etmemiş olmasını dileyerek kapıyı açıp hızlıca odasına girdi.

Işığı yakıp yatağa doğru ne yapacağını düşünerek adım atıyordu ki, yerdeki kağıdı fark etti. Hızlıca uzanıp kapıyı açtı ve koridora doğru başını uzattı… Oradaydı, köşe başında. Kapısına bakıyordu. Restorandaki adam! Telaşa kapılarak kapıyı kapattı.

Yerdeki kağıdı alıp açtı.

*

Alnından bastırarak boynunu gerdirmeye çalışan beyaz önlüklü adama karşı ne kadar direnebileceğini bilmiyordu Java. Odada başka birilerinin de olduğunu hissediyordu. Bileklerini kesercesine bağlanmış halatları çekiştiriyor, kıpırdatamıyordu. Başını sağa sola çevirmesi de bir süre sonra etkisiz olacaktı, biliyordu.

Adamın elindeki neşter loş odada bile parlıyordu.  Derken, bir cızırtı sesi duyulmaya başladı. Odada başka birilerinin olduğuna dair hislerinde haklı çıkmıştı Java, başka bir adam cızırdayan telsizi açıp kodlarını söyleyip dinlemeye başladı. İkinci tutsağın serbest kaldığını ve kendilerine doğru geleceğini söyledi telsizin diğer ucundaki kişi. Odaya sessizlik ve hareketsizlik hali çökmüştü…  Elinde neşter tutan adamın Java’nın alnındaki eli hafiflemiş, adamın vücut dili de kararsızlığa düşmüş bir tavra bürünmüştü.

“Ne yapacağız?” diye sordu boşluğa.

Java başını kaldırıp adamın kiminle konuştuğunu görmeye çalışsa da başaramadı. Karşı taraftan bir cevap da gelmedi, buna mukabil bir başka türlü cızırtı sesi doldu odaya: Bir ekran açılmıştı. Belki de birden çok.

Kamera görüntüleri.

Loş oda birden siyah-beyaz karışımı, sık sık değişen bir ışık akınına uğradı. Java’nın başındaki beyaz gölge de ayrılmıştı.  Tek tük sesler duysa da net bir tepki algılayamadı Java. Dişlerini sıkarak bileklerini bağlı oldukları zeminden ayırmaya çalıştı, yapamadı. İşin fenası, bilekleri daha çok acımaya başlamıştı. Derin derin nefes almaya başladı.

*

Mystére koridorda yavaş adımlarla ilerliyordu. Mantığı çözmüştü; kapılar belli olmasın diye duvarla aynı desenlerle kaplanmıştı ancak menteşe yerleri iki küçük siyah çizgi şeklinde belli oluyordu. Kulağını dayayarak kapıları dinliyor, Java’nın esir tutulduğu yeri bulmaya çalışıyordu. Ancak odalardan pek ses çıkmıyordu. En sonunda sabrına yenik düşüp kulağını dayadığı odaya giriverdi.

Odanın en tepesindeki floresanın ışığı geniş odayı tamamen aydınlatıyordu. Sağ duvarda duran büyük kamera dikkatini çekmişti imkansızlıklar dedektifinin. Odada büyük, uzun raflardan oluşan bölmeler vardı.

Bir rafa yaklaştı. Raflarda büyük cam kaplarda yeşil, yoğun sıvılar vardı. Eğilip dikkatlice bakmaya başladı bir tanesine… Sıvı hareketli gibiydi, bir an Mystére aklının kendisine bir oyun oynadığını düşünse de sıvının gerçekten hareket ettiğini fark etti. İçindeki bir şey sağa sola gidiyordu! Cam kabı eline aldı, sağa doğru çevirdi. İçinde küçük, kahverengi bir şey vardı. Kabı yerine bırakıp raftaki diğer kaplara bakmaya başladı.

Hemen hemen hepsinde aynı yoğunlukta ve aynı renkte bir sıvı vardı. Bazılarının yoğunluğu, bazılarının da rengi farklıydı ama içlerinde hareket eden küçük koyu renkteki varlıklar bakiydi. En sonunda kaplardan birinin kapağını açmak için uğraşmaya başlayan Mystére’e, beklemediği bir ikaz gelmişti.

“Yapma!”

Ses kulaklarının içinde yankılanıyordu adeta. Bir anda gelen bu tonlama, birazcık da ürkütmüştü imkansızlıklar dedektifini ancak hemen gardını alıp sesin nereden geldiğini incelemeye başlamıştı. Odada kimse yoktu, gözü otomatikman kameraya döndü tekrardan.

“Çok zekisin Mystére… O kabı açmaman gerektiğini de anlamışsındır sanırım?”

Gözünü kısarak dikkatlice bakınca, kameranın arkasındaki beyaz, geniş hoparlörü fark etti. Ancak karşı tarafa ses iletecek bir aparat göremedi.  Konuşmaktansa elindekini havaya kaldırmayı tercih etti. Hafif yan yatırıp çalkaladı elindeki camdan kabı. İçindeki ‘şey’ iç çeperlere daha çok baskı yapmaya başlamıştı. Delirmiş gibi, hızlı hızlı hareket ediyordu.

“Dur, yapma!”

Mystére tek kaşını havaya kaldırdı.

“Arkadaşını salarız, sen zarar vermeden kabı yerine koy. “

Başını sallayan Mystére kararlı bir edayla bir eliyle kamerayı işaret etti.

“Önce biz mi yapalım? Pazarlığın bu mu? Bana bak ukala herif, o kavanozu kırarsan önce sen öleceksin. Belki biz de ölürüz, evet. Ama sen kurtulamazsın!”

Mystére hareketsiz kaldı, dişlerini sıkıyordu. Birkaç dakika boyunca kameraya bakarak durdu, nihayetinde hoparlörün cızırtısı tekrar hasıl oldu.

“Tamam, şimdi arkadaşını bırakacağız. Sen de o kabı yerine bırak. Şimdi arkadaşını bayıltıp çözecek ve koridora çıkaracağız. Sakin ol, bekle. Sakın bir aptallık yapma Mystére!”

Mystére elindeki kaba daha dikkatli bakmaya başladı. Birden, içerideki kıpırtıya odaklanınca, ilginç bir şey fark etti: İçerideki ‘şey’, sanki eline doğru hareket ediyordu. Daha da dikkat kesilince emin oldu. Kesinlikle elinin kavradığı yere doğru hücum ediyordu içerideki. Elinin yerini değiştirdi, birkaç saniyelik gecikmenin ertesinde gene aynı tını geldi kabın içinden.

Kabı yüzüne yaklaştırıp dikkatlice bakmaya çalışırken hoparlörden gelen sesle irkildi, elinden kabı kaydırsa da düşürmedi.

“Java’yı koridora bıraktık. Yeter ki kaba bir zarar gelmesin Mystére…”

Mystére ikna olmuş gibi bir tavır takınıyor; kabı yerine koyarken nispeten daha hafif ve küçük bir başkasına gözü çarpınca bunu el çabukluğuyla alıp, gömleğinin içine atıverdi. Kapıyı aceleyle açıp koridora fırladı. Bir daire çizen koridorda ilerlerken bembeyaz duvarların üstüne üstüne geldiğini düşünmeye başlamıştı Mystére…

Nihayet bunca beyazlığın arasında farklı bir renk seçti: Java, koridorun ortasında yerde yatıyordu. Bir yandan etrafı kolaçan ederek Java’nın yanına koştu imkansızlıklar dedektifi. Baygın yatan yardımcısının vücudunu yoklayıp bir hasar olmadığını görünce rahat bir nefes alarak etrafa göz gezdirmeye başladı. Bunu yapanları bulsa hiçbir şey yapamazdı, muhtemelen çok kalabalık ve silahlı bir grupla karşı karşıya kalacaktı… Dahası, gömleğinin içine attığı garip şeyin ne olduğunu da bulmak istiyordu. İlk etapta bulunduğu yerden çıkmaya karar verdi…

Tabii, Java’nın uyanmasını beklemek zorundaydı bunun için.

*

Diana, iki kat yukarıda; bir gece önce kaçırılma teşebbüsüne uğradığı odadaydı. Odanın kapısı kapalıydı; kapının dışında da yemekhanedeki huzursuzluk uyandıran adam vardı. Odasına attığı kağıdı okuduğunda şaşırmış ve bir süre inanamamışsa da, başka çaresinin olmadığı hissine kapılınca komutlara uymaya karar vermişti.

Kağıtta, “Eşinizi buraya ben çağırmıştım, bu sabah geldiğimde korktuğumun başımıza geldiğini anladım ama ne tesadüf sizi otele girerken gördüm. Konuşmamız lazım. Yemekhanede olacağım, şapkamda kırmızı bir Z logosu var.” yazılıydı. Notu okuduktan sonra bir müddet durup düşünen Diana, en sonunda odasının kapısını açıp halen koridorda gezinen adama gelmesini işaret etmişti.

Odanın perdelerini çektikten sonra adamı içeri alan Diana, adamın anlattıklarını dinlemişti. Martin Mystére’e internetten ulaşıp, görüşmek için randevu aldığını iddia eden adam cebinden uçak biletlerini de çıkarmış ancak konuya dair ayrıntı vermekten kaçınmıştı. Diana biraz üsteleyecek olunca da adam gözlerini büyütmüş eliyle kulaklarını işaret etmişti. “Sus” işareti de yapınca, otelde dinleme cihazları olduğundan şüphelendiğini anladı Diana.

“O zaman bir an önce kaçmalıyız…” diye fısıldadı. Adam başını salladı.

“Önce sizi kaçırmaya teşebbüs ettiklerine dair iz bulmamız lazım. Sonra Scotland Yard’a gidip yardım isteyebiliriz. Bir dostum var, yüksek yerlerde… Sadece delil arıyorlar, bulurlarsa işlem yapabilirler…”

Diana düşünüp ikna olmuştu. Adam cebinden bir maymuncuk çıkarmış ve üst kata çıkmaları gerektiğini işaret etmişti. Resepsiyondaki görevli ortalarda yoktu, büyük ihtimalle lavaboya veya yemeğe gitmiş olmalıydı. İkili sessizce üst kata çıktı…

Çıkarlarken adam Diana’nın kulağına eğildi, “Muhtemelen bizi kamerada görür görmez harekete geçeceklerdir. O yüzden çabuk olman lazım, çok çabuk. Anlıyorsun değil mi?”

Diana başını salladı. Odadan, kaçırıldığına dair bir delil bulacaktı. Bunu da çok çabuk yapmalıydı.

(…)

Elini yatağın altına uzattı, neredeyse omzuna kadar sokmuştu kolunu… En sonunda eli bir şeye değdi: Bir tel toka. İstemsizce, dışarıdaki eli saçına gitti. Kafasının arkasında saçlarını topladığı iki tel tokadan birisi eksikti. Odanın ortasında ufak bir boğuşma yaşanırken tokası buraya kadar düşmüş olabilir miydi?

Fazla düşünmeden tokayı kavradı ve çekti. Yatağın dışına çıktığında, tel tokanın ucuna takılı kalmış iki tel saç vardı. Sarı renkteki bu saçlar kendisinin olmalıydı! Heyecanla ayağa fırladı ve kapıya doğru yürümeye başladı. Bir anda, durdu.

Bir ses vardı odada, belli belirsiz.

Dikkat kesilince, sesin boğuk bir şekilde banyodan geldiğini anladı. Göz ucuyla kapıya doğru bakarak banyoya dalıverdi. Işığı yakınca şaşkına döndü: Bir kadın elleri, ayakları bağlanmış; ağzı da bantlı bir halde küvete yatırılmıştı. Koşarak kadının ağzını açtı ve susmasını işaret etti. Sonra da alçak sesle konuşmaya başladı:

“Seni kim bağladı?”

Kadın bir süre durdu, Diana’ya baktı; şok halinde olduğu belliydi. Ağlamaya başladı. Ağlarken hıçkırıyor ve tıkanıyordu. Kadının bileklerindeki izlerden en az iki gündür bağlı olduğunu anladı Diana. Kadının alçak tonda giden hıçkırıkları dinince, sabırla bir daha sordu:

“Sizi kim bağladı hanımefendi?”

Kadın burnunu çekerek konuşurken bir yandan eliyle ayaklarındaki ipleri çözmeye çalışıyordu Diana.

“Ben bir haftadır burada kalıyordum, benim… Benim çocuğumu kaçırdı. Ben de belki. Belki bulurum diye düşünüyordum…”

Diana kadının elindeki ipleri çözmüş, ayağına geçmişti. Bu esnada kadın da bileklerini ovuşturup kan dolaşımını tekrar sağlamaya çalışıyordu. Elleri morarmaya başlamıştı.

“Sonra ben de buraya geldim, çocuğumu bulurum diye. Kocam, o günden beri psikolojik tedavi görüyor. O yüzden tek başıma geldim… Ama bir gece, odama girdiler. Resepsiyondaki iki adam. Ve beni bağladılar…”

Diana’nın kafası karışmıştı.

“Resepsiyonda bir görevli var hanımefendi, ikincisi?”

Kadın başını salladı, histerik bir halde gibiydi.

“Başında, başında şapka var… Z şeklinde kırmızı bir logo işlenmiş, kafasının arkasında dikiş izleri var; o vardı resepsiyonda da…”

Diana şoka girmiş gibiydi, bir anda kafasında yeni bir plan oluşturmak zorunda kalmıştı… Küvetteki kadını ayağa kaldırdı; koridordan kısık tartışma sesleri gelmeye başlamıştı. Yine balkondan atlamak zorunda kalacak gibiydi… Kadına döndü, planını anlatmadan önce aklına takılan son soruyu sordu:

“Çocuğunuzu kim kaçırdı?”

Kadın burnunu çekerek, kızarmış gözlerini Diana’ya dikti.

“Loch Ness Canavarı kaçırdı…”

Diana birkaç saniye yanlış duyup duymadığını düşünme bocalamasına girmişken, odanın kapısı büyük bir gürültüyle yere yıkıldı ve iki adam içeri daldı…

*

Koridorda Java’nın başucunda bağdaş kurmuş, sırtını duvara dayamıştı Mystére. Böylelikle konumu gereği koridorun iki ucunu da görebiliyordu.

Bembeyaz duvarlar zaman ve mekan karmaşası yaratıyordu uzun süre boyunca onlara bakınca. Başı dönmeye başlamıştı Mystére’in de. Her an gözleri kapanabilirdi, bu yüzden dikkatini farklı noktalara toplamaya çalışıyordu.

Java’da gözle görülür bir hasar yoktu. Birkaç kez sarsmışsa da kendisine gelmesini başaramamıştı. Tam kafası önüne düşüyordu ki, Java’nın sarsılarak kalktığını görüp rahat bir nefes aldı. Başına gelenleri kısaca anlattı; doktora benzeyen birisinin elindeki neşterle kendisini kesmeye çalışacağından korktuğunu ve sımsıkı, vücudunu yakan halatlarla bağlı olduğunu. Öyle ki, halen bileklerinde ve bacağında izleri vardı halatların.  En son hatırladığı şey ise doktor kendisini kesmeye başlamadan odaya birisinin girdiği ve onun bırakılacağını söylediğiydi. Sonrasında bir bezle bayıltılmıştı.

Yürümekte zorlanınca Mystére koluna girdi ve omzunu duvara yaslayıp ilerlemeye başladılar. Uzun bir süre ilerlemişlerdi ancak hiçbir yere varmıyordu koridor. Bir süre daha ilerlediklerinde Mystére koridorun bir çember çizdiğinden şüphelenmeye başladı. Şüphesini Java’ya söyleyince Neanderthal adam düşünceli bir şekilde başını salladı ve gömleğinin kolundan bir parça koparıp yere bıraktı. Bir müddet daha ilerledikten sonra gömlek parçasıyla karşılaştıklarında bir çemberin içine hapsolduklarından emin olmuşlardı. Ne yapacaklarını düşünen bakışlarla birbirlerine baktıktan sonra Mystére eliyle duvarı yoklayarak bir çıkıntı bulmuştu. Aynı anda içeri daldılar.

*

Otelde hiç müşteri yokmuş gibi bir sessizlik hakimdi. Diana zaman zaman “Yardım edin!” diye bağırsa da açamadığı kapıların ardından da ses gelmemişti. Lobiye kadar koşarak inmişlerdi. Dış kapıya yüklenip bu kabustan kurtulduğunu düşünürken kapının kilitli olduğunu fark ederek daha çok dehşete düştü. Lobinin hemen yanındaki restoranı hatırlayıp karşılıklı iki kapıdan oluşan ve şimdilik kapanmış olan giriş kısmına doğru ilerledi.

Bingo!

Kapılar kapalıydı ama kilitli değildi. Restorana girdiler. Aklına, restoranın bir mutfak bölümünün ve bu mutfak bölümünün de mal alımlarında yüklemenin yapıldığı bir çıkış kapısının olması gerektiği gelmişti.  Mutfağa doğru ilerlerken restoranda bir patırtı koptu: Kendilerine doğru hamle yapan birileri vardı! Diana telaşla koşarken yanındaki kadını çekip almışlardı. Duracak vakti yoktu, koşarak mutfağa girdi ve harıl harıl çıkış kapısını aramaya başladı.

Buldu da… Koşar adımlarla çıkış levhasının asıldığı kapıya gitti ve kapı koluna bastırarak ittirdi.

*

Mystére ve Java içeri girdiklerinde önce odanın büyüklüğüne hayret ettiler, sonra çevredeki cam fanuslarda olanları görünce şaşkınlıkları daha da arttı: Her fanusta yoğun bir jel-su karışımı ve tam ortasında minik iplerle tutturulmuş ağzı açık tüpler vardı ve tüplerin içinde minik, kıpır kıpır pembe canlılar vardı. Bunlar, şekil olarak çeşitli canlıların cenin hallerini andırıyordu ve bu halleriyle dehşet vericiydiler!

Dev odanın bir laboratuvar gibi dizayn edildiği, kolayca dikkat çekiyordu. Bir deney yapılıyor olmalıydı; Java’nın neşterli bir doktora dair anlattıkları bu odayla birleştirilince korkunç bir hal almıştı. Mystére etrafta kameraların olup olmadığını kontrol etti; tam sağ taraflarında bir kamera vardı. Java’ya kamerayı işaret etmesiyle Neanderthal adamın koşup zıplayarak metalik izleyiciyi koparması bir oldu. Enerjisini çabuk toparlamıştı.

Kamera koparılır koparılmaz ortama cızırtılı bir ses doldu:

“Aptallık etmeyin! Sakın fanuslara bir zarar vermeyin!”

Sesi önemsemeyip odadaki fanusları incelemeyi sürdürdü Mystére. Eliyle bir tanesine dokunduğunda içindeki ceninin hareketlendiğini fark etti, bunu görünce daha önce girdiği odadan gömleğinin içine atarak çaldığı cam tüpü hatırladı ve gömleğinin içine elini atıp tüpü çıkardı. İçindeki “şey”, teninin cama değdiği yere yaklaşmıştı iyice. Tüm vücuduyla cama yapışmıştı. Parmaklarının arasında tutunca önce biraz duraksadı, sonra titreyerek suyun içindeki konumunu ortaladı. Baş ve işaret parmağıyla tutarak tüpü ışığa doğrultmuştu İmkansızlıklar Dedektifi. O an, daha da şaşırtıcı bir şey oldu ve tüpün içindeki “şey” titremeye başladı, tam ortasından ikiye ayrıldı ve iki parça halinde suyun içinde yüzerek her parçasını tüpün sağ ve solundan tutmakta olan parmaklarına yöneltti Mystére’in.

Tüpün camına yapışıp parmakların tüpe dokunduğu yerde toparlak bir hal aldı. Titremesi durmuştu. Tüm dikkatiyle tüpe bakarken tüpteki “şey”in üst kısmında siyah ikişer nokta belirdi: Gözlerini Mystére’e dikmişti.

Ufak ufak titreşimler yaymaya başlamıştı birkaç saniye sonrasında. Suyun titreşmesinden bu kolayca anlaşılabiliyordu. Ancak anlaşılamayan bir şey vardı ki; büyük fanuslardaki ceninler de titreşmeye başlamıştı. Mystére, elindeki tüptekinin sadece türdeşlerinin algılayabileceği bir ses yaydığını fark etti.

Büyük fanuslardaki ceninler titreşim yaymaktan ötesine geçmiş, kıpırdanmaya ve içlerinde bulundukları; suyun ortasına tutturulmuş cam tüplerin yüzeylerine vurmaya başlamıştı. Odanın içinde, duvara yakın kısımlarda bulunanlardan bir tanesinden farklı bir ses çıkıverdi: Suyun içindeki tüpü kırmış, su-jel karışımı sıvının içinde serbest kalmıştı. Bu sefer aynı işlemi büyük fanus için yapmaya başlamıştı! Benzeri kırılma sesi yavaş yavaş tüm fanuslarda duyulmaya başlanmıştı. Mystére ve Java odadan çıkarken büyük fanuslar da birer ikişer kırılmaya başlamıştı.

*

Otelin hemen dibindeki ormanlık alana doğru koşmaya başlamıştı Diana. Birkaç saat önce birinci katta girdiği odada camdan dışarı bakarken ormandan kendisine bakan karaltıları hatırlayıp ürperdiyse de duraksamak gibi bir lüksü yoktu.

Ağaçların arasından koştururken oteli fazlasıyla geride bıraktığını düşünmeye başlamıştı. Arkasından hiç ses gelmediğini, dolayısıyla izini kaybettirdiğini, anlayınca duraksadı ve soluklandı. Nefesi kesilmişti koştururken ve bir ağaca sırtını dayayıp anca kendine gelebilmişti.

Gözle görülebilir derecede berrak patika bir alan, ormanlığın içinde kendisine başka seçenek yokmuş gibi görünüyordu o an. Patikada ilerlemeye başladı Diana. Bir yandan etrafa kulak kabartıyordu ve geride bıraktığı kadına neler olduğunu düşünmeye başlamıştı.

Bir hayli ilerledikten ve yolun hiçbir yere gitmediğini düşünmeye başladıktan sonra nihayet ağaçlık alan sona erdi ve patika geniş bir düzlüğe kavuştu. Düzlüğün ilerideki kısmında safari jeepi tarzında bir araç duruyordu. Diana, kendini ağaçlık alanın bitimindeki ağaçların arasında gizlemeye çalışarak yuvarlak çizip jeepin arkasına kadar ilerledi. Bir hayat belirtisi görülmüyordu aracın içinde ancak bir süre daha gözlemlemeyi tercih etti.

En nihayetinde kimsenin gelip gitmediğine, aracın da boş olduğuna ikna olduğunda fırladı ve jeepin yanına geçip diz çökerek camdan içeriyi gözlemlemeye başladı: Aracın içi gerçekten de boştu. Jeepin üstünde turistik bir etkinliği andıran bir logo vardı.

“Loch Ness Canavarı” yazıyordu.

Uzaklardan ayak sesleri duymaya başlayınca yapabileceği tek şeyi yaptı ve jeepin arkası açık bagaj bölmesine girip büzülerek kendini gizledi Diana. Bir müddet sonra ayak sesleri yaklaştı ve jeepin kapısı açıldı, kapandı. Bir kişi gelmişti. Birkaç saniye sonra da jeep çalıştırıldı ve hareket etti.

*

Mystére’in elinde tuttuğu anda dahi kıpırdanan garip yaratık, türdeşlerine yaydığı sinyalle hepsini harekete geçirmiş ve bir oda dolusu fanus patlamıştı. Ancak bu anı, odadan çıktıkları için göremedi Mystére ve Java. Hatta sonrasında, odanın kapısının altından taşan suda dertop olmuş bir şekilde koridora akın eden garip yaratıkları da göremediler…

Çünkü Mystére’in atikliği sayesinde koridorda gizlenmiş başka bir odaya girivermişlerdi. Soluk soluğa kalmış olan ikili, birbirlerine bakıp birkaç saniye önce tanık oldukları garipliği sorgulayacakken odada başka birisinin de olduğunu fark etmişti. Gözleri loş ışığa alışınca, odanın tam ortasında duran kişiyi rahatça görebilmeye başladılar…

Elleri iki yana açılmış, gövdesinin üstü çıplak bir halde yarı baygın şekilde odanın ortasındaki sütuna çivilenmiş bir Hazreti İsa figürü gibi duruyordu. Ancak birkaç farkla: Yaşı çok ama çok daha küçüktü ve belli belirsiz de olsa nefes alıyordu.

En belirgin fark ise, Hazreti İsa’nın vücudunda olmayan birkaç ayrıntının duvara asılmış çocuğun vücudunda gözlenmesiydi. Bunlar, Mystére ve Java’nın canlarını zor kurtardığı garip yaratıklardı. Mystére temkinli bir şekilde yaklaştığında, çocuğun aldığı nefesin ara ara acı dolu bir hâl taşıdığını fark etti ilk olarak. Akabinde, garip yaratıklar için garip bir düzenek kurulduğunu şaşkınlıkla gördü.

Yıllar önce Ortadoğu’ya yaptığı bir seyahatte gördüğü bir tedavi yöntemini andıracak şekilde, çocuğun vücuduna “yapıştırılmış” cam tüplerde bulunan yaratıkları bir çırpıda saydı. Altı taneydiler. Uzanıp bir tanesinin yer aldığı cam tüpü çekti, yere düşen yaratığı da üstüne ayakkabısıyla basıp ezdi.Cam tüpün çekildiği yerde koca bir kızarıklık ve kan toplamasına benzer bir renk kalmıştı. Aynı işlemi diğer beş tüpe de uyguladığında, çocuğun nefes alışverişi kısa sürede normale dönmüştü. Kendisine gelmesi için daha çok zaman geçmesi gerekeceğe benziyordu…

Bu esnada Mystére, çocuğun bileklerinin iki yanda asıldığı düzeneği incelediğinde basit bir plastik kelepçe kullanıldığını anladı. Dikkatli bir şekilde, çocuğun bileklerine zarar vermemeye çalışarak çözdü kelepçeleri. Kısa sürede çocuk serbest kalmıştı. Java da Mystére kadar özen göstererek çocuğu kucağına aldı ve ikili, yanlarına aldıkları baygın çocukla birlikte odadan çıktı.

(…)

Diana gittikçe daha fazla rahatsız edici olan bir konumda, belirsizliğe doğru giden araçta açık hava yüzünü yalayıp geçerken düşünüyordu. Nereye gittiklerini, gittikleri yerde ne yapabileceğini ve dahası; kendisini nelerin beklediğini…

Araç virajları alırken fark edilmemek üzere çok çaba sarf ederek kafasını kaldırarak güzergahı incelemeye çalıştığında gördüğü manzara ile nutku tutuldu Diana’nın.

Bölgenin adına (Highlands) yakışır şekilde, yükseltilerden geçmekte olan jeepin yan tarafında tüm haşmetiyle Loch Ness Gölü yer almaktaydı ve 55 kilometrekareyi aşkın genişliğiyle gözlerinin önüne serilmişti.

Loch Ness Gölü, İskoçya’nın ikinci en geniş ve gene ikinci en derin gölüydü. Kırk kilometre aralığı, 230 metre derinliğiyle de bir yönüyle korkutucu olduğunu söylemek mümkündü.

Araç, yükseklikten aşağı doğru iniyor; gölün yamacına yaklaşıyordu. Haliyle, Diana’nın üzerine doğru esen rüzgar da şiddetini gittikçe arttırmıştı. Burnuna dolan yosun-çamur kokuları, ferahlığı biraz olsun gölgelese de en azından adamın kalabalık bir grubun yanına gitmediğini fark etmek Diana’yı rahatlatmıştı.

Araç durduğunda, Diana vücudunu yattığı yerde esneterek her an bir müdahaleye hazır hale geldi. Dakikalar geçmesine karşın sürücü koltuğundaki adamdan bir ses çıkmayınca merakı kamçılansa da biraz daha sabretmesi yolunda kuvvetli bir his vuku bulmuştu. O da sabretmeyi tercih etti.

Birden, belli belirsiz bir ses duydu. Dakikalar boyunca alıştığı dalga seslerine eko yapan, biraz daha kuvvetli ama derinden bir sesti bu. Başta, bir radyo istasyonunun yayabileceği bir sese benzese de farklı bir şeydi… Ses kuvvetini arttırdığında ve dalga seslerinin boyutu değiştiğinde Diana’nın merakı tavan yapmıştı. O esnada arabadaki sürücü de dışarı çıkmış, göl tarafına doğru yürümeye başlamıştı. Adamın ayak seslerinin uzaklaşmasından kuvvet alan Diana başını kaldırıp jeepin açık bagajından göle doğru baktığında dehşete kapıldı.

Loch Ness canavarı, suda yükseliyordu.

Diana, jeepin açık bagajından göle doğru bakarken garip bir ses duymuş; akabinde gölden yükselen bir silüet görmüştü. Ay ışığının vurduğu gölde, yansıması belirginleşen silüetin Loch Ness canavarına ait olduğu ortaya çıkınca Diana’nın ağzı açık kalmıştı.

Jeep’in sürücüsü, gölün dibine kadar gelmişti. Gölden yükselen yaratıktan korkmak bir yana, ikide bir kontrol ettiği saati nedeniyle sanki onun geleceğini bekliyor gibi bir tavrı vardır. Diana dikkat etmeye çalışarak jeepten inip kumsalda ağaçların arasına geçerek mevzilendi ve adam ile canavarı izlemeye koyuldu…

*

Mystére, birkaç dakika önce vücudundan garip yaratıkları söktüğü ve baygın bir şekilde sırtına alıp taşımaya koyulduğu çocukla birlikte ve Java eşliğinde koridora çıkmışken garip bir şey oldu: Duvarlar sallanmaya, koridor ayaklarının altından kaymaya başladı! Java, duvara sırtını dayayıp eliyle Mystére’in belinden tuttu. Koridordan bu hareketlilikler haricinde sesler de duyulmaya başlamıştı. Bir şeyler açılıp kapanıyor; adeta kapılar çarpıyordu. Bir süre sonra koridora birkaç kişi yuvarlandı. Bir kısmının üstünde, garip bir logonun işlendiği beyaz doktor önlükleri vardı. Diğer iki kişiyi ise Java görür görmez tepki vererek bağırdı. Zira bunlar, Java’ya operasyon düzenlemeye girişen doktorlardır.

Önlük giymeyenler ise takım elbiseliydi.

Mystére, sırtında tuttuğu yarı çıplak çocuğu sıkı sıkıya tutmuşken, koridora düşüp de afallayanlarla göz göze geldi.

*

Dolunayın da etkisiyle, medcezir yaşanmakta olan Loch Ness gölünün suları kumsala değip geri döndükçe bir serinlik yayıyordu. Mevsim gereği hafiften soğuk olan akşam saatlerinde bir de bu medcezir vuku bulunca kumsal daha da soğuyordu…

Diana, ağaçların arasına mevzilenmişken; Loch Ness canavarı da suları köpürte köpürte kumsala yanaşıyordu. Etrafta kimsenin olmaması ilk kez dikkatini çekti. Tam olarak turizm sezonu olarak nitelendirilebilecek bir dönemde kumsalın, gölün etrafının bu kadar boş olmasının daha önce dikkatini çekmemesinden ötürü kendisine de kızdı.

Uzaklardan bir ses duyar gibi olunca emin olamasa da göz ucuyla jeeple geldikleri yoldan geriye doğru baktı. Sanki uzaktan, bir toz kalkıyor gibi gelmişti Diana’ya.

*

Koridordaki sallantı biraz olsun hafifleyince bir kovalamaca başlamıştır. Martin Mystére, Java ve meçhul, baygın çocuk kaçıyor; koridora düşmüş olan önlüklüler kovalıyordur… Mystére yorgunluktan tökezleyecek oldu, Java birkaç adım öne geçtiğinde bu tökezlemenin farkına varıp düşmesin diye gömleğinin yakasından tuttu Mystére’i… Çocuk, sırtından kayacak gibi olunca Mystére paniklemiş ve birkaç adım gerilemek zorunda kalmıştı. Bu beklenmedik hadise, Java’yı da panikletmiş ve yavaşlatmıştı.

Onların aksine, önlüklüler hız kazanmış ve arayı kapatmıştı. Bir tanesi, elini uzatıp Mystére’in taşıdığı çocuğu tutacak gibi olduğunda garip bir gürültü koptu.

*

Diana’nın gözlerinin önünde, koskoca canavar yüzeye çıkmış; hatta neredeyse sahilde bekleyen adamın önüne gelip durmuştu! İkide bir arkasına dönüp bakan Diana, yanılmadığını anlayınca biraz rahat bir nefes almıştı. Yaklaşan birileri vardı…

İyi birileri olduğunu umarak iç çekti ve tekrar canavara doğru bakacak oldu. Ancak bir terslik vardı; canavar, göğsünün tam ortasından bir aydınlık yaymaya başlamıştı!

*

Mystére, Java ve meçhul çocuk için tüm ümitler tükenmişken ortalığı önce bir deniz kokusu; akabinde de deniz suyu sarmıştı… Koridora dolan deniz suyuna mukabil, üstlerine inen bir kapak; kovalayan önlüklüler ve kaçan Mystére’in ekibi arasında bir set oluşturmuştu.

Fırsattan istifade; açılan kapak sayesinde beliren serin sulara kendisini ve birlikteliğindeki Java ve meçhul genci bırakan Mystére bir yandan da suların çok derin olmamasını diliyordu…

Yanılmamıştı; tam olarak kıyıda olmasa da kıyıya çok yakın bir yerden sulara inmişti üç kişilik ekip… Suya çarpar çarpmaz, Mystére’in sırtındaki meçhul genç kendine gelip çırpınmaya başlamıştı. Mystére, uzanıp kulağına doğru sakin olmasını fısıldamıştı ancak çocuk garip bir dilde karşılık verip çırpınmaya devam etmişti.

Java, ağırlığını koyup Mystére’i ve çırpınmaya devam eden genci tutup suda geniş vücudu sayesinde bir duba misali ekibi yüzeyde tutmaya başlamıştı. Göz ucuyla kıyıya doğru bakan Java, homurdanarak Mystére’e seslendiğinde İmkansızlıklar Dedektifi de kafasını güç bela kaldırıp kıyıya bakmıştı… Derin bir soluk alıp bu manzarayı nereden tanıdığını çıkarmaya çalışıyordu…

Birkaç saniye sonra nerede olduklarını anladı…

Loch Ness gölündeydiler…

*

Diana şaşkınlıktan küçük dilini yutma aşamasına geldiğinde, gölde ağır ağır ve metalik bir homurtuyla yüzeye çıkan Loch Ness Canavarı’nın hemen hemen tam ortasından süzülen aydınlığa anlam vermeye çalışıyordu ki; metalik sesin nedenini de çözmüş oldu!

Ortadan, yukarıya doğru, suları yararak açılan şeyin bir kapı olduğunu anlamamak mümkün değildi! Üstelik gündüz gözüyle görmemiş olmasına rağmen bu hantal hareketin ancak ve ancak bir kapının açılması olabileceğini anlayacak bilince sahipti Diana.

Kapıya nazaran ‘dışarısı’ olarak nitelendirilebilecek göle doğru üç karartının süzüldüğü, onların hemen ardından da uzaktan görülseler de arkalarından vuran ışık sayesinde üzerlerinde beyaz önlükler olduğu belli olan birkaç kişinin düştüğü gözlenebiliyordu. Meraka kapılan Diana, nerede olduğunu bir an unutarak göle biraz daha yaklaşmak için yürümeye çalıştığında; sahilden gelen sesle irkildi. Kaçak olarak bagajında geldiği jeep’in sürücüsü, Diana’yı fark etmişti!

Diana gece olmasına rağmen kendisine doğru şaşkınlık ve hırs karışımı bir ifadeyle koşturan adamı görebilmişti. Hiç düşünmeden, birkaç metre uzağında olan adama doğru yerden bir avuç kum alıp fırlattı ve akıbeti gözlemlemek için beklemeksizin dönüp koşmaya başladı…Adamdan bir küfür-figan koptuğunda, kumun adamın yüzüne ve hatta gözlerine gelmiş olduğunu umut ederek koşmayı sürdürdü…Son yirmi saattir olduğu gibi kendisini gene kaçmaya odakladığından ötürü arkasından kopan ikinci çığlığı algılamadı. Duydu, hatta iliklerine kadar hissetti ancak mana yüklemektense normalleştirip koşmaya devam etti Diana.

Oysa arkasına dönüp baksa, artık o adamdan kaçmasının gerekmediğini de anlayabilirdi…

*

Mystére ve Java bir yandan soğuk suya gömülür gömülmez şok hissiyle kendisine gelen çocuğu sakinleştirmeye, bir yandan da peşlerinden suya düşmüş olan ve bir çırpıda toparlanarak kendilerini kovalamaya devam eden önlüklü adamlardan kaçmaya çalışıyorlardı.

Çocuk çırpındıkça çocuğu tutmaya çalışan Mystére de dibe batıyor; Java’nın dalgalarla boğuşarak uzanıp tutmasıyla ikili tekrar yüzeye çekiliyordu. Bu döngü birkaç kez devam etmişti ki nedendir bilinmez, çocuk kendisini tutanların önlük giymediğini fark edince duraksadı. Bu duraksama sonrası, farklı bir telaşa kapıldı zira arkalarından yüzmekte olan önlüklü adamları görmüştü!

Mystére’in kollarından kurtulan genç çocuk, birkaç kulaç ötelerinde suyun üstünde durmaya çalışan Java’dan yana yüzmeye koyuldu… Kısa sürede Java’yı da geçmişti! Önce çocuğa, sonra birbirlerine bakan Mystére ve Java da peşlerindeki adamlardan kurtulmak için çocuk gibi kıyıya doğru yüzmeye koyulmuştu.

Sadece nasıl bir deniz taşıtı olduğunu bilmedikleri devasa cismin açık olan kapısından süzülen ışıkla önleri aydınlanırken, karanlığı bölen bir şimşek beliriverdi sahilde. Ancak normal bir yıldırımdan farklı bir şeydi bu zira gökten düşmemişti. Enine uzanmış, bir engelle karşılaştıktan sonra turuncumsu bir renk alıp bir anda sönmüştü beyaz ışın. Bunun bir çeşit silah olabileceğini ve daha da kötüsü; sahildeki birisinin o silahın hedefi olabileceğini düşündü İmkansızlıklar Dedektifi. Fazla düşünecek zamanı da olmadı zira kulaç atmayı sürdürmezse peşlerinden gelenlere yakalanmaması işten bile değildi!

O anda, bir saati aşkın süredir tüm kovalamaca yüzünden varlığını bile unuttuğu kavanoz; gömleğinin altından süzülüp gölün derinliklerine doğru akıntıya kapılıverdi. Mystére, gömleğinden fırladığında anımsadığı kavanoza uzanıp yakalamaya çok yaklaştıysa da bunu yapamadı. Başaramayınca hayıflanma dolu hislerle yüzmeyi sürdürdü… Kavanozdaki garip canlıyı merak ediyordu oysa ki!

Daldığı düşüncelerden sıyrılıp, vücudunun artık alıştığı soğuk suyun yüzüne vuran dalgalarıyla boğuşarak kıyıya doğru kulaç atmayı sürdürdü Mystére. Peşindeki adamların kendilerine çok yaklaştığını hissedebiliyordu. Derin bir nefes alıp, burnuna kaçan sulara rağmen daha güçlü kulaç atmaya koyuldu İmkansızlıklar Dedektifi.

Tam da yüzünü tekrar suya gömüp, son bir gayretle seri kulaçlara girişecekken ensesinde bir sıcaklık hissetti ve sudan yansıyan parlamanın ne olduğunu anladı: Birkaç dakika önce sahilde gördüğü garip ışık, kendi üstünden geçip arkasında yüzen adamlardan birisine çarpmıştı! Adamdan kopan cılız çığlık, soğuk sudan daha çarpıcı bir etki yapmıştı Mystére’in üzerinde. Nitekim kıyıya doğru daha hızlı kulaç atmaya başlamıştı!

*

Java, işkenceden kurtardıkları gencin önce gerisinde kalmış olsa da cüssesi sayesinde kısa sürede atılım yaparak en öne geçmişti tekrardan. Temkinli bir şekilde, geride kalan Mystére’i de göz ucuyla kollayarak rölantide yüzmeye koyuldu Neanderthal Adamı… Sezgileri, sahil yolunda bir şeylerin ters gittiğini söylüyordu ki; bir ışık huzmesi belirdi ve bir engelle karşılaşarak turuncumsu renk alarak söndü. Birisinin vurulduğunu, başka birisinin ise koşar adımlarla kaçtığını görür gibi olan Java dikkat kesildiğinde kaçan kişinin Diana’yı andırdığını fark etti.

Gittikçe şiddetini arttıran dalgalara karşı yüzeyde kalmak için mücadele verdiği esnada bu düşüncesinden emin olmak için gözlerinin karanlığa alışmasını bekleyerek daha dikkatli bir şekilde süzdü sahili. Tam emin olamamakla birlikte, büyük ihtimalle kaçan kişinin Diana olduğuna kanaat getirince önünde iki seçenek belirmişti Java’nın:

Ya kıyıya doğru daha hızlı yüzüp kısa sürede Diana olup olmasa da o kadının yanına varacaktı ya da denizde kalıp Mystére ve genç çocuğa göz kulak olacaktı.

Java, kısa bir düşünme faslı akabinde ilk seçeneği tercih etti. Gerçekten de öngördüğü gibi dipten seri bir yüzüş sonrasında kıyıya varmıştı. Sudan çıkarken, normal insan kulağının algılayamayacağı kadar düşük frekanslı bir ses işitti. Dönüp baktığında birkaç dakika önce kıyıda turunculaşan beyaz ışığın, şimdi denize doğru süzüldüğünü ve gene turunculaştığını gördü. Gözünü kısıp baksa da dalgalar vurulan kişinin kim olduğunu görmesine müsaade etmiyordu. Işığın hizasında Mystére’in de olduğunu bilmek, Java’nın gözünü döndürmeye yetmişti. Kumlara rağmen koşarak birkaç saniyede ışığın kaynağına varmıştı…

*

Diana güvenli bir mesafeye kadar geldiğine emin olunca, kovalandığına dair hiçbir ses de duyamayınca zihni farklı bir sesi ön plana çıkardı: Adamdan kaçarken kum atıp da koşmaya başladığı an duyduğu cılız çığlık.

Duyduğu an ayırtına varmamış olsa da böyle bir sesi işittiğini şimdi sakin bir kafayla fark ediyordu! Merakla dönüp arkasına baktığında gördüğü şeye ilk önce inanamadı, sonrasında gelişen olayları ise hayal meyal takip edebildi.

Arkasına döndüğünde tüm haşmetiyle önüne serilen kumsalla gölün arasında beyaz bir ışık huzmesi belirmişti. Işık, turuncumsu bir hal alıp söndüğünde farklı bir detayı yakaladı Diana. Birkaç metre önünde, gözünün hizasında durmadığı için ilk başta fark edemediği, Java vardı! Java’nın yüzü ışığa ve ışığın kaynağına dönük olduğundan dolayı kendisini görmediğini anlamıştı Diana. Tam sesleneceği sırada Neanderthal Adamı, her seferinde Diana’yı şaşırtabildiği hızıyla ışığın kaynağına doğru koşmaya başlamıştı.

O an aklında bir fikir belirdi Diana’nın: Java ve Mystére aynı anda kaybolduğuna göre, Mystére de yakınlarda olmalıydı!

Etrafa heyecanla bakarken kimseyi göremeyince, birkaç saniye önce koşturan Java’nın nereye koştuğu sorusuyla, ortalarda olmayan Mystére’in nerede olduğu sorusu üst üste binmiş ve tek bir soruya dönüşmüştü: Birkaç saniye önce belirip sönmüş olan beyaz ışığın hedefinde Mystére olabilir miydi?

Bu soru, elini ayağını titretmeye yetmişti Diana’nın. Java’nın peşinden o da koşmaya başladı…

*

Java, ışığın geldiği yöne doğru koşarken Loch Ness Gölü kıyısındaki ağaçlık bölümden birisinin kafasında Z harfi işlenmiş şapkanın olduğu iki adamın çıkıp kendisini tutmaya çalıştığını fark etti. Bu adamlar, karşılarındakini hayli küçümsüyor gibi görünüyorlardı. Java, onları kolayca alt edeceğini bilerek birisinin kolundan sıkıca tutup diğerine doğru fırlattı.

Normal şartlarda, düşündüğü doğru çıkardı. Fakat bu adamlar, onun sandığı kadar da tedbirsiz değildi. Ellerindeki misina benzeri ipin elektrik yaydığını kolundan tuttuğu adamı diğerine fırlatırken anlayan Java, her ne kadar adamı kendisinden uzaklaştırmışsa da bileğine bileklik gibi bağlanan elektrikli ipten kurtulamadı. İp elektrik akımıyla sarsıldıkça, gözleri kararıyordu. Yere dizüstü çökerken, ipin kontrolünün diğer adamdaki kumanda ile olduğunu anladı. Fakat geç kalmıştı.

*

Diana, Java’nın peşi sıra koşarken tepede akıp gitmiş beyaz ışıktan sonra bir de önünde beliren kurşunî titreşime dikkat kesmek zorunda kalmıştı. Bu titreşimin, yere çökmekte olan iri kıyım bir bedeni sarmalayan elektrik akımından kaynaklandığını kısa sürede anladı. Bu bedenin Java’ya ait olduğunu anlaması da uzun sürmedi. Koşarken duraksamak zorunda kaldıysa da kuma takılan ayağı yüzünden yere yüzükoyun düşüverdi.

Neyse ki yere düşerken fazla ses çıkarmamıştı. Orada olduğunu henüz anlamayan adamların seslerini dinlemeye başladı. Gelen sesler, iki farklı kişinin yerde yatan Java’nın başında durduğuna işaret ediyordu. Seslerden birisinin, onu yanlış yönlendiren şapkalı adam olduğunu anlamıştı. Diğer adamın sesi tanıdık gelmiyordu. Ancak bir müddet sonra, bir kadın sesi de onlara karıştı. Bu sesin nereden tanıdık geldiğini düşünürken, odasında elleri bağlı duran kadının görüntüsüyle kafasındaki sesi birleştirebildi. Her şey bir tuzak olmalıydı…

Peki ya beyaz ışık?

O ışığı daha önce gördüğüne yemin edebilirdi… Ancak nerede gördüğünü anımsayamıyordu.

Birden, saçının arkasından tutan bir elle kafası yerden kalkınca toparlamaya çalıştığı düşünceleri darmadağın oldu. Nefret kokan bir tonda, “Demek buradaydın!” diye bağıran adamı tanıması için görmesine gerek yoktu. Bu, Loch Ness Gölü’ne gizlice gelmesini sağlayan aracın şoförüydü.

Tam da o anda, saçının üstünden geçen beyaz bir ışık adama çarptı. Adam hareketsiz olarak yere düşünce Diana bu ışığı nereden anımsadığını buldu. Fakat bu nasıl mümkün olabilirdi ki?

Bu şaşkınlıkla kafasını ışığın geldiği yöne doğru döndürürken yanında duran araç ile uzaklardan gelen boğuk gürültünün kaynağı belli oldu. Araçtan iki Scotland Yard müfettişi inip kendilerini tanıtmıştı…

Diana kendilerini tanıtan müfettişlere sıcağı sıcağına olayları anlatmaya başlamıştı ki, otelde onu tuzağa sürükleyen şapkalı adamın ortaya attığı Scotland Yard blöfünü anımsayıp duraksadı. Onun duraksamasından faydalanan adamlardan birisi atılıp genç kadını yakalamaya çalıştı. Dizine tekme attığı adamın tökezleyerek düşmesini takiben, üzerinden atlayan Diana, diğer adamın bu hengameden doğan boşluğundan faydalanarak tam apış arasına denk gelecek bir tekme savurdu. Onun da iki büklüm olmasıyla, Diana’ya birkaç dakika önce elektrik akımına kapılan Java’nın yanına koşmaktan başka yol kalmamıştı.

Elektrik akımının kurşunî gri ve mavi karışımı rengi, gecenin siyahlığının içinde ahenkle raks ediyordu. Fakat akımın aydınlattığı beden, biraz önce gördüğünden farklıydı. Yaklaştıkça, bunun tek bir kişiye ait olmadığını anladı Diana. Yerde yatan iki adam bileklerinden ince bir ip ile bağlanmış, bu ipe elektrik akımı verildikçe sarsılıyordu.

Akımı kontrol eden kişi ise, şeytanî bir gülümseme ile Diana’ya bakan Java’dan başkası değildi. Java’nın yanında, karanlıklar arasında duran birisi de ay ışığının hizasında birkaç adım atarak kendisini görünür kıldı. Bu adam, elindeki ‘murchadna’yı tehditvari bir şekilde tutmamak için çaba gösterdiği belli olan Mystére’di.

Diana’nın tahmini doğru çıkmıştı! O beyaz ışıklar, Kut Humi’nin birisini Mystére’e, birisini Orloff’a hediye ettiği muchadna silahından çıkan ışınlardı. Ancak imkânsızlıklar dedektifi kıyıya bu kadar hızlı nasıl çıkabilmişti? Diana, Loch Ness Gölü’nde tüm haşmetiyle duran mekanik canavara ve kıyıya doğru bakarken; onun şaşkınlığı karşısında Martin Mystére gülümseyerek sevdiği kadına yaklaştı.

Ona sarılırken, Mystére’in üzerindeki kıyafetlerin hâlâ ıslak olduğunu görünce aklındaki tüm şüpheler de uçtu gitti. Merakı bâki kalsa da, her duruma karşı bir açıklaması olabilen Martin Mystére’in bunu da izâh edeceğinden emindi.

*

“Edemem…”

Eve dönene kadar konu hakkında tek söz etmemiş olan Martin’in, Loch Ness Gölü’nde yaşanan hadiseye dair tek kelimelik açıklaması hem Diana’yı hem de Java’yı bir hayli şaşkına çevirdi.

Çayından bir yudum aldıktan sonra kafasını şaşkınca sallayan Mystére, “Bir açıklamam yok… Gölde, cebimden düşen o garip yaratığa uzanmıştım fakat yakalayamamıştım. Ancak bir süre sonra bileğimde bir kaşıntı fark ettiğimde, tepemden geçen beyaz bir ışıkla karşı karşıya kaldım. O ışığın ‘murchadna’dan çıktığını anlamam zor olmadı.”

Bunları söylerken, eliyle pantolonunun paçasını sıyırıp bileğinde, geçmeye yüz tutmuş kızarıklığı gösterdi. Java’nın homurtusunu, kafasını hareket ettirerek onaylayan imkânsızlıklar dedektifi, “Haklısın Java…” diye ekledi.

“Kara adamlar bu sefer ne üzerine çalışıyordu hiç bilmiyorum fakat mekanda ve zamanda bir bükülme yaratabildikleri ortada… Kurtarmaya çalıştığımız o çocuğa ne oldu, beni ısıran yaratık nereye kayboldu; bunlar hep cevabını bekleyen fakat artık öğrenemeyeceğimiz şeyler sanırım…”

Mystére’in üzüntü ve karamsarlık dolu bakışları, pencereden eve süzülen güneşe doğru kayınca gülümsedi.

“En azından Trevor’ın da yardımları sayesinde göl kıyısında yakaladığımız adamların ve paravan olarak işlettikleri otelin icabına bakıldı. Diana’nın gördüğü kadın nereye kaybolduysa, uzunca bir süre ortaya çıkamayacaktır…”

Camdan odaya süzülen güneş ışıkları, sehpanın üstünde duran çiçeklere bir ziyafet sunuyordu. Eve gelir gelmez onları sulayan Java da güneşin çiçeklerin yapraklarındaki su tanelerine değmesiyle ışıldayan renkleri seyre dalmıştı.

*

Güneş, her yerde aynı güzellikte raks ederdi.

İskoçya’daki Loch Ness Gölü, birkaç günlük tenhalığının tam tersine turistlerle dolup taşmıştı. Güneşin gölün sularındaki dansı, turistlerin kendi aralarındaki yüksek sesli muhabbetleriyle birleşerek havaya karışıyordu.

Gölün en dibinde bir yerlerde, yosunlar ve deniz bitkilerinin arasında duran garip bir şey vardı. Güneş, gölde raks ettikçe ışıkları gölün en altına dek ulaşıyordu. İki kolunu yanlara açmış, bacaklarını ise bitiştirmiş ve bu hâliyle garip bir T harfine benzeyen o “şey”, güneş ışıkları yüzüne çarptığında gözlerini açtı. Onun gözünü açmasıyla aynı hızda, kulağının kenarında gezinen; birkaç saat öncesine kadar dar bir kavanozda hapis hayatı yaşayan yaratık da kulağının içine giriverdi.

Mystére’in, mekanik Loch Ness Gölü canavarının içinden kurtardığı çocuktan başkası değildi bu.

Ya da en azından, artık o çocuktan başka her şeydi…

BU MACERANIN SONU

Yazarın Notu: Bu hikâye, Altın Madalyon E-Dergi’nin ilk dokuz sayısı boyunca tefrika edildi. Sabırla takip eden herkese teşekkürlerimle…