Mustafa Yurttaş ile Röportaj
Mustafa Yurttaş, yeniden inşa edilmeye çalışılan İstanbulspor efsanesinin mihenk taşlarından, camiaca “başkan” diye hitap edilen başarılı bir işadamı. Kendisiyle iki İstanbulspor karmaşasından, Niangların transferine; lisenin İstanbulspor’a bakışından, “İstanbulspor duruşu”na kadar çok şeyi konuştuk. Buyrun röportaja!
- Merhaba Mustafa Bey, öncelikle benim İstanbulspor hakkında merak ettiğim bir nokta var: İki tane İstanbulspor var, bu durum taraftarların da kafasını karıştırıyor. Buna bir açıklık getirebilir miyiz?
- Tabii ki… İstanbulspor 4 Ocak 1926′da Halim Gürgen, İstanbul Erkek Lisesi’nin o dönemdeki beden eğitimi hocası, ki kendisinin de bir misyonu var; futbolda o zaman gençlik spor birliğinde faaliyette olan bir insan ve İstanbulspor’un içinden gelen birisi, birkaç takımı bir araya getirip İstanbulspor’u kuruyor. Ve İstanbulspor o günden itibaren uzun bir yolculuğa çıkıyor. Ta 1991-92 yıllarına kadar İstanbul Erkek Lisesi içinde bu faaliyetini sürdürüyor. 1992 yılı zannedersem, tarihte bir yanlışlık olabilir, Emir Cankurtaran tarafından İstanbulspor futbol takımı bir şirkete dönüştürülüyor. Fakat amatör faaliyetleri ise yine aynı çatı altından faaliyetlerine devam ediyor. Yani burada bir çatallaşma oluyor: Profesyonel anlamda yoluna devam eden İstanbulspor futbol takımı, bir de amatör branşlarda devam eden İstanbulspor’un diğer branş takımları. Ve İstanbulspor AŞ o dönemden belli bir süre sonra Cem Uzan’ın başkanlığı dönemine girerek Uzanlara geçiyor. Şirketin yüzde doksanı Uzan Grubu’na, yüzde onu ise İstanbul Erkek Vakfı’na ait olmak üzere bir şekilde faaliyetini sürdürüyor… Doğal olarak tabii, İstanbulspor’un adı ve arması gibi İstanbul Erkek Liseliler Vakfı’nın üzerinde olan hakların kullanımı bir devir sözleşmesiyle İstanbulspor AŞ’ye veriliyor. Bu faaliyet böyle sürdürülüyor, bir çıkış dönemi de yaşanıyor; birinci ligde başarılar, UEFA Kupası’na kadar uzanan bir performans fakat daha sonra Uzanların yaşadığı ekonomik sorunlar gibi nedenlerden dolayı TMSF’nin bütün şirketlerine el koymasıyla, İstanbulspor AŞ’nin de yüzde doksanı Uzan Grubu’na ait olduğu için, İstanbulspor AŞ’ye de el konuluyor. İstanbulspor AŞ’yi TMSF, Bank Asya 1. Lig’deyken açık arttırmayla satışa çıkartıyor… Fakat satarken şirketin yüzde yüzünü satıyor! Orada bir yanlışlık olduğunu düşünüyoruz. Yüzde yüzü satılıyor ve yüzde yüzünü satın alan Saffet Sancaklı’ya geçmiş oluyor böylece İstanbulspor AŞ. Bu vesileyle bizim şirketteki yüzde on hissemiz de TMSF tarafından satılıp, TMSF’nin kasasına girmiş oluyor. O andan itibaren de bizim İstanbulspor AŞ ile organik hiçbir bağımız kalmıyor… Biz de bir – iki yıllık kayıptan sonra “Ne yapabiliriz”, “Nasıl yaparız” gibi konuları gündeme getirip yeni bir yönetim kuruyoruz ve futbol takımının tekrar amatör kümeden yukarılara İstanbul Erkek Liseliler ruhu ile el birliğiyle çıkartılabilebileceğini başkanımız Saffet Molvalı’nın önderliğinde ele alıyoruz. Bu vesileyle yukarılara doğru çıkmaya başlıyoruz. 2009′un şubat ayında yönetime geliyoruz; şubat ayında gelmiş olduğumuz yönetimden yaklaşık iki yıl içinde 2. Amatör Küme’den 1. Amatör Küme’ye, sonra Süper Amatör Küme’ye ve şimdi de Süper Amatör Küme’de de grup şampiyonu olarak play off maçlarına yükseldik. Bu play off maçlarında da ilk beşe giren takımlar çıkıyor… İnşallah bu sene, play offtan Bölgesel Lig’e çıkacak olan İstanbulspor’u eski özlenen günlerine yavaş yavaş kavuşturma heyecanını tutuyoruz. İstanbulspor AŞ gerek fiziki olarak aynı ortamı kullanmadığımız, gerek şirket olarak herhangi bir hissemizin olmadığı sadece ismimizin olduğu bir takım. Hukuk bölümümüz bu işi takip ediyor ve İstanbulspor adının İstanbul Erkek Liseliler’in mülkiyetinde olduğunu ve bu ismin başka bir takım tarafından kullanılamayacağı yönünde davalar devam ediyor. Eğer düşüncelerimiz gerçekleşirse İstanbulspor AŞ ileriki yıllarda ismini değiştirmek zorunda kalacak ama biz, kalıcı olan İstanbulspor kulübü, içinde bulunduğumuz erkek lisesine bağlı olan İstanbulspor’uz.
- Peki, kısa sürede bu kadar büyük bir başarıyı nasıl elde ettiniz?
- Şimdi, şöyle oldu; başarı sadece futbolda değil, onu da söyleyeyim. Biz eski sporcularız. Ben eski sporcuyum, başkanımız Saffet Molvalı çok değerli bir işadamı, yine bir başka arkadaşımız Ahmet Ürkmezgil gene İstanbulspor’da futbol oynamış çok değerli çok başarılı bir işadamı… Gene bizim o dönemlerden, ben 1975-81 yılları arasında futbol oynadım, benim takım arkadaşlarımla güç birliği yaparak onların da büyük destekleriyle futbol takımını ele aldık. Ve futbolun içinden gelmek çok önemli bir olay. Bir de işadamlığı kimliğimiz var, benim şirketlerim kendi alanlarında Türkiye’de ilk sıralarda yer almış şirketlerdir. Megaloman değilimdir ama bir insanın otuz senede yaptığına bakarak o insan hakkında karar verebilirsiniz ve ben bu konuda kendimi başarılı buluyorum. Demek ki bir başarı çizgimiz ve başarıya endeksli bir hayatımız olmuş ki buralara kadar gelmişiz. Futbolda da her şey ticaret gibidir, her şey alınıp satılabilir veya her şeyin bir değeri vardır. Pazardaki değerini bulduğunuz zaman, ederini çok iyi değerlendirebilirsiniz. Futbolda da kriterleri bütçeleme ile yapıyoruz: İkinci Amatör Küme bütçesi, Birinci Amatör Küme bütçesi, Süper Amatör Küme bütçesi şeklinde her dönem için bir bütçeleme yapıyoruz ve her dönemde bu bütçeleme doğrultusunda seçimler yapıyoruz. Futbolcu seçimleri gibi. İkinci Amatör Küme’den çok müthiş bir motivasyonla Birinci Amatör Küme’ye çıktık… Birinci Amatör Küme’de bizi yukarılara taşıyacak bir takım oluşturduk ve başardık. Süper Amatör’de de aynı şekilde. Yani iyi bir araştırma ve takım ruhu oluşturma çok önemli sporda. Bunların yanı sıra, ekonomik anlamda sözlerinizde durmak çok önemli. Türkiye’de maalesef bütün takımların en önemli sıkıntısı ve sorunu ekonomiyi dengeleyememek. 10 liralık bütçeden, 100 liranın sözüne giriyor. Hiçbir sporcu cebine para girmediği taktirde sahada top oynamaz. Bizim sporcularımız ayın 2′sinde maaşlarını tamamını fazlasıyla alır. Onun için, böyle bir ruhla çalışıyoruz; sporcu için ekonomik anlamda verilen sözleri tutan bir yönetici konumunda kendimizi tutuyoruz. Buna çok önem veriyoruz. Maalesef İstanbulspor camiası küskün bir camiaydı, bu TMSF olayları vesaire iyice küstürdü camiayı. Biz camiayı da harekete geçirme hedefiyle çıktık yola ve camiayı kaynaştırıcı bir takım etkinlikler yaptık. Mesela geçtiğimiz yıl ve bu yıl 85. kuruluş yıldönümü olarak balolar yaptık, gördük ki insan kaynakları yönünde müthiş imkanı olan bir camia İstanbulspor. Neden? Değerli işadamlarımız, eski sporcularımız var; bunları bir araya topladığınız zaman gerçekten güç birliği ortaya kendiliğinden çıkıyor. İyi bir yönetim oluşuyor, iyi yönetmeye çalışıyoruz. İyi yönettiğimize inanıyorum. Ve sporculara da çok yakın ilgi gösteriyoruz. Ben olmasam bir başka yönetici arkadaşım, onlarla ilgileniyor ve sorunlarını dinliyoruz. Bu bir ekip çalışması. Mesela, sağolsun bizim yöneticilerden bir tanesi Mesut Alpmen, kendisi doktordur ve İstanbul Erkek Lisesi mezunudur, tüm imkanlarını kullanarak hem çocukların hastalıklarıyla hem de ailelerinin hastalıklarıyla ilgileniyor. Ben keza, Kalp Vakfı yönetim kurulu üyesiyim, ailelerin kalple ilgili bir takım sorunlarıyla ilgileniyoruz teşhis tedavi konusunda destekliyoruz. Yani sporcunun sadece sahada futbol oynamasıyla değil ailelerine kadar bütün sorunlarıyla ilgileniyoruz. O sporcu böylece ne oluyor? Saha çıktığı zaman savaşan bir sporcu haline geliyor. İşte başarı da böyle geliyor. Yani bütün yöneticilerin azami düzeyde katkı sağlaması ki bu katkı da “Hadi aslanım” vesaire değil; ne gerekiyorsa! İlaç gerekiyorsa ilaç, moral gerekiyorsa moral, para gerekiyorsa para… Elimizden geldiğince onları destekliyoruz. Bir de bizim basketbol takımımız var, biz ilk geldiğimizde Bölgesel Lig’deydi ve sezonu da kapanmıştı. Geçen yıl Bölgesel Lig’den 2. Lig’e çıkmak için müthiş motivasyona girdik, gruptaki diğer takımlar gibi mesela belediye takımları gibi fazla bütçemiz yoktu. Bölgesel Lig’den playoffa kaldık, ilk dörde girenler de 2. Lig’e çıkıyordu; ilk dörde girerek 2. Lig’e çıktık. Bu sene Türkiye 2. Lig’inde mücadele veriyoruz, ilk sekiz takım playoffa kalacak ve biz altıncı sıradayız. Aralarında yapacakları maçlara göre Birinci Lig mücadelesi yapılacak… Şu an takımımız son derece kendinden emin adımlarla götürüyor takımı, bu sene olmazsa seneye kesin çıkacak diye düşünüyorum… Bir de bayan voleybol takımımız var. Bölgesel Lig’de faaliyet gösteriyor, grup lideri olarak. Yani nerede varsak, orada başarılı oluruz. Biz başarısız olacağımız işi zaten yapmıyoruz. Başarısız olabiliriz diye boksa atletizme girmiyoruz. Eğer bir gün girersek emin olun “Başarılı olacaklarına emin olmuşlar ki girmişler” diyebilirsiniz. Biz şu anda nerede başarılı olabileceksek orada mücadelemizi veriyoruz.
- “Bütçeleme” demişken, en son Niangların transferiyle gündeme geldi İstanbulspor. Nasıl oldu bu transferler?
- Şimdi şöyle Fenerbahçeli Mamadou Niang, ki kendisi bana göre Türkiye’ye gelmiş en iyi beş yabancıdan biridir, Afrikalı. Biliyorsunuz Afrikalılar çok geniş aileler, bu kadar geniş aile olunca 8 – 10 kardeş, 15 – 20 yeğen kuzen vesaire oluyor. Ahmet Ürkmezgil, yönetim kurulu üyemiz, futbol aşığı çok değerli bir işadamı ve İstanbulspor’a müthiş katkıları olan biridir. Ve Aykut Kocaman’ın da çok samimi dostudur. Doğal olarak böyle iki insan çok iyi dost olunca birtakım şeyler kendiliğinden ortaya çıkıyor. Nianglar Türkiye’ye gelince, kardeş Niang ile kuzen Niang, Aykut Kocaman bunların futbolcu olduğunu öğreniyor ve Ahmet Ürkmezgil’e bir sohbet esnasında “Bunları sizde oynatalım” diyerek İstanbulspor’a gönderiyor. Şu anda ikisi de bizde antremana çıkıyor. Birisi 22 yaşında, Mamadou Niang’ın kardeşi Mousa Niang, diğeri 17 yaşında. Fakat bizim için önemli olan, hani derler ya 17 yaşında Türkiye’ye geldi şimdi 25 yaşında 10 milyon Euro veriyoruz gelmiyor kaçırdık elimizden işte o tarzda bir futbolcu küçük olan Niang. Şimdi onun lisansını çıkartmaya çalışıyoruz, bir tane hakkımız var ve ondan yana kullanacağız.
- Ama ikisi de antremanlara çıkacak değil mi?
- Çıkacaklar, çıkması da lazım. Yetenek olarak küçük olan büyükten daha yetenekli ve bu şekilde takıma katılacaklar. Yarın bir gün “17 yaşındaki futbolcuyu kaçırdık” dememesi için Türk futbolunun, İstanbulspor’da oynatacağız. Bölgesel Amatör Küme’de de oynatmayı düşünüyoruz. İleriki yıllarda da büyük takımlar, muhtemelen, Niang’ın peşinde koşacaktır.
- Aykut Kocaman aynı zamanda eski bir İstanbulspor futbolcusu ve teknik direktörüydü hatta yanılmıyorsam Türkiye’nin ilk oyuncu-teknik direktör lisansını da Aykut Kocaman İstanbulspor’dayken almıştı. Onun zamanında, özellikle bahsettiğiniz Cem Uzan sonrası dönemde, yaşanılan zorluklar; Güngören Stadı’nda oynanması, bazı hakem hataları çok gündeme gelmişti. O dönemde ve sonrasında gözlemleyebildiğiniz belli başlı hatalar nelerdi?
- İşin gerçeği, 2009′dan beri yoğun olarak İstanbulspor ile ilgileniyorum. Aradaki dönemler benim için flu yani o dönemlerde bireysel olarak İstanbulspor’a yapılan hataları gözlemleyebilmiş değilim ama Türkiye’de ve dünyanın her yerinde hakem hataları oluyor. Yani, hakem hatalarının sebebi olarak maç satma ihtimali bana göre her geçen gün azalıyor. Çünkü bugün hakemliğe başlıyorlar, 20 – 21 yaşında ve hakemliği 45 yaşında bırakıyorlar. 25 yıllık bir süreç var ve bu süreçte maç başına da aldıkları ücretler hayli iyi. Bir Süper Lig hakemi maç başına 4-5 bin lira para alıyor. Bir devlet memurunun aldığı ücretlerin kaç katı… Ayda iki üç gününüzü bu tür zevk alarak yaptığınız şeylere ayırıyorsunuz, inanılmaz bir adrenalin harcadığınız olayı, para karşılığı yapıyorsunuz ve 20 – 25 sene gibi uzun süre yapma şansınız var… Bunlar varken, hakem maçı satacak? Olacak iş değil. Dar görüşlülük olmaz bu kadar, “Sattı hakem maçı”… İlla ki satılan maçlar vardır ama ihtimalleri çok minimalize olmuş durumda, her maçın da satıldığını düşünmek ahmaklıktır. Otuz, kırk sene evvel hakemler maç satmış olabilir; o zaman hakemler bir para kazanmıyordu, geliri yoktu. Ama artık hakemlik bırakıldıktan sonrası için de kariyer olayı halinde. Şimdi televizyonlar, basın var. Eğer maçı satan, şikeci hakem, “Maç sattı futbolu bıraktı” damgası yerse toplumun içerisine karışma şansı yok. O yüzden bu tür ihtimaller düşünmüyorum. Ama hakemler müthiş, inanılmaz hatalar yapabilir. Mesela geçen hafta bizim 2-2 biten Sultangazi maçında hakem bizim aleyhimize iki tane penaltı verdi…
- Rakibin iki golü de bunlar mıydı?
- Birisi gol oldu, birisi aut. Üstelik birisi maç 1-1 iken 90+1′de verilmiş bir penaltıydı. Bize göre, ikisi de penaltı değildi; rakibe göre bariz penaltılardı! Bu kadar keskin çizgilerle fikir ayrılığı var… Şimdi ben olayı mantıken düşünüyorum: Hakem penaltıyı vermese ben doğru karar diyecektim ama vicdanen de “Acaba?” sorusu olacaktı. Bizim oyuncumuz, kalecimiz, yattı yere ve topu kurtarayım derken rakip oyuncunun ayağına çarptı fakat o sırada rakip topu ayağından açmış ve auta atmıştı zaten… Yapılan harekete penaltı verdi ama futbol kuralında avantaj kaçmışsa penaltı verilmez diye bakarız biz, rakipse ayağına değdiği için penaltı olmalı diye bakar… Detaylara inildiğinde biz haklı çıkıyoruz, dar bir çerçeveden baktığımızda rakip haklı çıkıyor. Hakem ne yapacaktı, o an o kararı verdi. Bunu tartışmamızın bir anlamı yok. Türk futbolu bunları tartışa tartışa geriye gidiyor. Bazı yöneticiler basının kendilerini eleştirmemesi için dikkatleri bilerek başka yöne doğrultuyor, bu tür beyanatlar veriyorlar. Örnek vereceğim size; Orhan Erdemir benim çocukluk arkadaşımdır. Bundan 17-18 sene evvel Trabzon’da Trabzonspor-Altay maçı vardı. Altay 3-1 yendi fakat 10 tane gol atabilirdi o gün, Orhan Erdemir Altay’ın çok bariz bir golünü de vermedi üstelik. Vermedi, faul çaldı gol olan pozisyonu bir şey olmadığı halde iptal etti. Maç o sırada 2-0′dı. Sonra Orhan Erdemir’le karşılaştık, “Orhan…” dedim, “.. böyle bir golü nasıl vermedin? Ayıp oldu…”. “Haklısın.” dedi, “Çok fark yiyecekti Trabzon, Altay o gün maçı zaten kazanmıştı bir jest yaptık Trabzon’a”. Sen öyle diyorsun ama, Mehmet Ali Yılmaz televizyona çıktı, maç sonrası, “Bugün sahada bir hakem faciası yaşadık” dedi. Aslında doğru, Altay’ın golü verilmedi. Bu bir facia. Ama kendi aleyhinde, Trabzon’un hakkı yendiği doğrultusunda bir beyanattı fakat tam tersine Altay’ın hakkı yenmişti. Trabzon’un kötü futbolunu Mehmet Ali Yılmaz suçu hakeme atarak okları kendi üstünden, futbolcusunun ve teknik heyetinin üstünden atmaya çalıştı. İşte Türk futbolu maalesef bu durumda; başarısızlık nerede, bakın orada başka şeyler konuşuluyor. Başarısızlık konuşulmuıyor. ‘Hakem golümüzü vermedi’, ‘Tribünden birisi kalecimizin gözüne lazer ışığı tuttu’, ‘Seyircimiz bize sırtını çevirdi’, ‘Diğer takımın yedek futbolcuları bize küfür etti’ gibi saçmasapan şeyler söyleniyor. Halbuki başarısızlık başarısızlıktır bunun başka izahı yok.
- Türk futbolu sizin de bahsettiğiniz gibi İstanbulspor’un ve başka Anaolu takımlarının UEFA’da oynadığı dönemlerden, Galatasaray’ın UEFA Kupası’nı aldığı ve milli takımın Dünya Üçüncüsü olduğu 2000′li yılların başından günümüzde Avrupa’da olursa tek takımla devam ettiğimiz döneme nasıl geldi?
- Türk futbolu benim oynadığım 1975 dönemlerinde en kötü dönemini yaşıyordu. O dönemde bir Trabzonspor çıktı, 8 sene içinde 6 şampiyonluk kazandı. O dönemki Trabzonspor’a baktığımızda ve farkını sorguladığımızda genç futbolcuları alt yapıdan yukarı doğru çıkartıyordu. Bunu ilk gören Beşiktaş oldu. Beşiktaş Türkiye’de taramalar yapmaya başladı. İşte Rızaları, Ziyaları, Süleymanları, Feyyazları, Metinleri ve bu tür takımları diğer takımlardan toplayarak önce genç takımında bir araya getirdi ve bunları yavaş yavaş A takıma monte etmeye başladı ve bir Beşiktaş dönemi yaşadık. 80′li yıllarda. Uzun yıllar şampiyonluğu olmayan bir takımken bir anda hegemonya yaşatmaya başladı. Sonra buradan Galatasaray bunu kopya çekti. 90′lı yıllarda altyapıya ağırlık vermeye başladı ve ağırlık verdikçe aşağıdan sürekli futbolcu çıkartmaya başladı; Tugaylar, Bülentler, Fatihler, Emreler… Bir sürü futbolcular çıktı, bu futbolcular da geldiler geldiler 2000 yılında Galatasaray’a UEFA Kupası’nı kazandırdılar. Ve Türk futbolu o sırada zirve yaptı. Aynı şekilde o tarihte de güçlü bir hastalığa yakalandı. Futbolcuların değerleri 10 liraysa 100 lira olarak konuşulmaya başlandı ve birden olmayan bir değer noktasına çıkıldı. Zaten futbolda çok kaliteli futbolcu senede 1-2 tane belki çıkar dolayısıyla bunlar o dönemde tamamen Galatasaray’da toplanınca hepsi birden Avrupa’ya dağıldı. Hazır değildiler bir kere, Türk futbolcusu domestik, yani Türkiye şartlarında, futbolcudur. Yurt dışına gittiğinde yabancılaşır, motivasyonu düşer, konsantrasyonu bozulur. Ve dolayısıyla başarısı biter. Hakan Şükür gitti olmadı, Emre gitti olmadı, Okan gitti olmadı, Arif gitti olmadı… Bakın, hiçbir tanesi olmadı! Tugay biraz başarılı oldu ama farklı olarak Tugay Galatasaray’da dibe vurmuştu, çok eleştiriliyordu. Onun için çıkış noktası oldu ama başarılı olup gidenler hep başarısız oldu, futbol hayatları Türkiye’dekinden kötü hale geldi. Baktığımız zaman sorun ne biliyor musunuz? Sorun çok basit; altyapı sorunu! Türkiye’de altyapıya önem verilmeyen 2000′li yıllar yaşıyoruz. 2000 yılına kadar altyapıya önem verenler hem ciddi işler yaptı hem de bunun semerelerini gördüler. Trabzon 6 şampiyonluk altı, Galatasaray – Beşiktaş 7/8 şampiyonluk aldı. Fenerbahçe ise, taşıma suyla değirmen döndürmeye çalışıyor devamlı. En büyük paraları harcar, her sene en büyük parayı harcar ama baktığınızda harcadığı paraya oranla şampiyonluk sayısı “arada bir”le nitelendirilebilinir. Altyapı için önümüzde Hollanda örneği var, eski Doğu bloğu ülkeler örneği var, Amerika’da var. Burslu sporcular okutarak hem eğitim anlamında geleceklerini garanti altına almak hem de sporcu yeteneklerinden faydalanmak… Türk futbolunun çıkışı ancak bu şekilde olabilir.
- Niangların eğitimine de yardımcı olacak mısınız?
- Nianglar belli bir yaştalar, bahsettiğim eğitim anlayışı 6-18 yaş arası eğitim; bunlar artık o aşamayı geçmiş. Ağaç yaşken eğilir diyoruz ya bunlar maalesef kuruma dönemine gelmişler; biz bu saatten sonra onları eğitemeyiz açıkca söylemek gerekirse. Ama böyle bir istekleri varsa, Fransızca konuşuyorlar. Yarım bıraktıkları bir okul varsa burada arayışa gireriz tabii. Ama zaten şu an eğitim döneminin ortasında olduğumuz için, onların da böyle bir eğitim almadığını bildiğimiz için anca haziran ayında konuşuruz.
- Peki, yöneticilik ve futbolculuk yaptığınız sürede “Hakikaten unutulmaz!” diyebileceğiniz maçlar nelerdir?
- İstanbulspor’un 1971 yılında inanılmaz bir başarı çizgisi vardı; A milli takıma bile beş tane futbolcu veriyordu. Bunlar Cemil, Alparslan, Bilge, Türker gibi oyunculardı. Daha evvelden Yasin (Özdenak) vardı. O dönemde önce cumartesi günü sonra pazar günü İstanbul’da Mithatpaşa Stadı’nda maç oynanırdı. Dört tane İstanbul takımı vardı ligde, doğal olarak ikisi deplasmana gittiği zaman ikisi İstanbul’da oynuyordu ve tek statta oynanırdı. Mithatpaşa Stadı’na cumartesileri mutlaka İstanbulspor çıkardı. Pazar günleri de üç büyükler çıkardı… Bu dönemde önce Beşiktaş’la bir maç yapıldı, İstanbulspor 1-0 yendi; Galatasaray’la bir maç yaptı ertesi hafta ve onu da 1-0 yendi. Üçüncü maç Fenerbahçe’yle, “Artık İstanbulspor’u ayıklayacaklar” dediler ve Fenerbahçe’yi 3-0 yenerek inanılmaz bir çıkış yaşadı İstanbulspor, Türkiye’de hala bilinir bu seri… Bizim bu son iki senelik dönemde ise; Süper Amatör Küme’de rakibimiz Beşyüzevler’di, ki bir önceki sene üst ligden düşmüş bir takım, kendi sahalarında oynadığımız bir maçımız vardı. 2-1 mağlupken 2 tane üst üste gol attık, ki Avrupa’da jeneriklik olarak gösterilecek gollerdi… Biz tüm maçlarımızı kayıt altına alıyoruz, görüntüleri elimizdedir. Şöyle diyeyim, maç 2-2′yken Gürkan’ın ceza sahasının beş metre dışından attığı golün adeta çatala takılışı; topun gidişi, artık bilemiyorum 170-180 metre süratle giden bir top, ve işte o an bizim için çok önemliydi. O takımı yenip grup şampiyonu olduk… Gerçi şimdi playoffta o takım da var ama “Unutamadığınız” derseniz, böyle bir maç var.
- Dikkat ettiğim bir şey var, bana göre Türkiye’de saha dışı faktörler nedeniyle küme düşürülen üç-dört takımdan birisi İstanbulspor’dur. Her çıkışın bir düşüşü olur elbet ama bu düşüş çok şiddetli olmadı mı sizce? Niye kimse sesini çıkarmadı?
- Birinci sebep yöneticilik, ikincisi ekonomi. Yöneticinin olmadığı yerde ekonomi olmaz, ekonominin olmadığı yerde de faaliyet olmaz. Olan faaliyetler de dibe doğru giden faaliyetlerdir, çok açık. Eğer sizin bir yöneticilik vasfınız varsa ve ilgilendiğiniz konuya yöneltirseniz kendinizi, geriye bir tek bütçeleme ve ekonomi kalır. Zaten ekonomiyi de sağlarsanız bütçeyi yaratırsınız. Biz burada bunu çoğunlukla bağışlarla yapıyoruz ama yapıyoruz sonuçta. Çok gelirimiz yok bizim ama yapmak istediğiniz bir şey varsa ve buna yoğunlaşıyorsanız başarıyorsunuz. İstanbulspor düşüşüne bakalım; TMSF el koymuş, Uzanlar para veremiyor, kulübün sporcusu masörü antrenörü maaş alamıyor, deplasmana gidecek paraları yok. Böyle bir takım. Ve Süper Lig’de o sırada, düşmekten başka alternatifi yok! Düşüyor. Bank Asya’dayken el değiştiriyor, o dönemde satın alan kişiler olaya belki vakıf olmayabilir, arkalarından konuşmayayım, şöyle diyeyim o takım benim elimde olsaydı Bank Asya’da kalır ve zirveye oynardı. Oynamak zorundaydı. Başka alternatifi yok. İstanbul Liseliler Eğitim Vakfı o dönemde takımı satın almak istemiş olmadı ama alsaydı o dönemde başlasaydık en kötü ihtimalle aynı yerdeydik. Bu ne demek biliyor musunuz? Düşüş yok demek. Hani siz dediniz ya “Her çıkışın düşüşü olur” diye; olduğun yerde kalmak yani düşmemek de bir çıkış sayılır; tam olarak karşılığı olmasa da. Geldiğin yerde tutunmak, bir başarıdır. Başarısızlık değildir en azından! Yukarı doğru çıkmak kadar başarı sayılır, zira gene efor sarfediyorsunuz. Daha fazla efor sarf etseniz, yukarılara tırmanırsınız. Böyle ince bir çizgidir, başarısızlık da bizim literatürümüzde yok.
- Üst liglerde olunca çalışmayı hayal ettiğiniz veya planladığınız, aklınızda olan teknik direktörler kimler?
- Benim Türkiye liglerinde iki tane hocam var, ikisi de son derece başarılı. Birisi Aykut Kocaman, diğeri de Abdullah Avcı’dır. Onlar da sarı siyahlıdır mantığıyla bakmıyorum; ikisi de beyefendidir, futbolcusunu seven – okşayan hocalardır. Hırpalamazlar. Dolayısıyla bu sevgileri de sporcuların saha içindeki performansına artı bir katkıda bulunur. Ayrıca çok iyi taktisyen ve eğitmendirler. Ben onların yılda beş altı milyon Euro verip getirdiğimiz yabancı hocalardan çok daha iyi olduğuna inanıyorum. Yabancı hoca gelir, “Nasılsa bu parayı verecek” der, sözleşmesini çok iyi yapar ve ceza maddeleri de koydurur. İki senelik anlaşmalar yapar, milyon euroları garantiler veya tazminat hakkı alır. Bir de dışarıda başarılı olduğunu düşünüyorsanız, ki gelenler ya kariyerli ya da başarılı antrenörlerdir, getirdiğiniz zaman Türkiye’nin parasını çöpe atmış oluyorsunuz. Rijkaard olayında da yaşadık, daha önce de Del Bosque ve Aragones’te de yaşadık. Hepsine paraları saçtık saçtık ve gittiler… Bugün Aykut Kocaman’a verilen para, onların aylığı kadar bir paradır. Veya Abdullah Avcı’ya verilen para çok daha makul bir paradır. Onların da başarıları gözüküyor zaten. Aykut Kocaman inşallah 10 sene Fenerbahçe’yi yönetir… Aziz Yıldırım bu konuda çok doğru bir karar vermiştir, bu kararında da ısrar etmelidir, pes etmemelidir…
- Tabii, İstanbulspor Süper Lig’e çıkıncaya kadar?
- (Gülüyor) Yani, doğru söylüyorsun ama başka hocalar da çıkacaktır illa ki karşımıza. Takımlarında oynamış başarılı oyuncuların teknik direktör olması doğru bir karardır. Aykut Hoca gibi, Rıdvan Dilmen de bir dönem antrenörlük yapmak istedi Fenerbahçe’de ama basın bırakmıyor Türkiye’de, hemen kendisine malzeme arıyor! Yani bir yanlışı veya eksiği olabileceğine bakmıyor, en az bir sene “olabilir” dememiz lazım ki hoca başarılı olsun. Çünkü onlar da deniyorlar. Spor deneme yanılma olayıdır. Bugün sağ açığa birisini koyuyorsunuz, çok mükemmel bir sağ açık olarak almışsınız ama sizin takımınıza adapte olamıyor. Neden? Çünkü sizin takımınızın taktiği topu ortadan, doğrudan doğruya kaleye ve içeri götürmektir. Siz dünyanın en iyi sağ açığını almışsın kullanamıyorsunuz, niye aldık diye adama sorarlar o zaman. Güiza örneği var mesela, İspanya milli takımındayken Türkiye’yi dağıttı ama Türkiye’de oynayamıyor neden? Çünkü Türk futbolunun İspanya ile alakası yok! İspanya’da tık tık tık ayağa oynanıyor ve 35-40 pasla ceza sahası içine sokuluyor; gol atmak da haliyle kolaylaşıyor ama Türk futbolunda uzun toplarla direk santrafora atılan topların kontrol altına alınıp takımının geri hattan çıkış yapacak süreyi sağlaması bekleniyor. Böyle futbolcu zaten çok az, onların da Türkiye’ye gelme ihtimali çok daha az! Bu manada hep bir zaafiyetimiz olacak. Güiza gibi futbolcular bizde iş yapmayacak, hiçbir zaman iş yapmayacak. Bizim böyle futbolcuları almamıza gerek yok, kendi içimizden daha iyilerini çıkartabilecekken onlara katlanmak zorundayız. Hakan Şükür’e yıllarca Şaban dedik, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük golcüsü. Aykut Kocaman zamanında Fenerbahçe’de 200′den fazla gol attı, en büyük golcülerden. Demek ki, bu tarz futbolcuların değerini bilmemiz lazım. Gerd Müller bizim seyrettiğimiz en büyük golcülerden biriydi, maçın sadece bir dakikasında oynardı; o da gol attığı dakikaydı. Onun dışında yoktu. O adam onun için yaratılmıştı. Jardel geldi Galatasaray’a, adam bir devrede 20 gol mü ne attı, hakkında demediğimiz kalmadı. Adamın işi o! Gol atmak… Her pozisyonda gol atıyor adam; kafayla, ayakla, vole, uzaktan – yakından… Gol adamı. Ama biz beğenmedik onu!
- Bu biraz da basınımızdan kaynaklanıyor değil mi?
- Malzeme gerekiyor, evet.
- Özellikle İstanbulspor için bakarsak, bu sene 10-0′lık maçları var. Farklı kazandığı, 2-1′den 3-2 kazandığı maçlar var, sizin de dediğiniz gibi son dakikada 2-1 geri düşüp 2-2 beraberlik yakaladıkları var. Basının hiç dikkatinde değil bu durum. Ben dikkat ediyorum sosyal platformları en iyi kullanan kulüplerden birisi İstanbulspor. Fenerbahçe’nin bile resmi twitter hesabı yokken İstanbulspor’un resmi bir hesabı var, her türlü soruya cevap veriliyor. Basın niye bu kadar gözlerini kapatıyor, niye ilgisiz?
- Şimdi, eğri oturup doğru konuşmak lazım. Takımınız birinci ligde değilse, seyirciniz de azdır. Basın da yoğun izlenen tarafa yoğunlaşıyor; Fenerbahçe maçına kırk bin kişiden az kişi gelmiyor. Beşiktaş, Galatasaray, Trabzonspor… Bugün Büyükşehir Belediyespor birinci ligdedir, taraftarı yok diye ilgilenmiyorlar bile. Bizim, İstanbul Lisesi kökenli oluşumuz nedeniyle yöneticilerimizin çoğu İstanbul Liselidir. Ben ve birkaç arkadaşım da İstanbulspor’dan geldiğimiz için yönetimdeyizdir. İstanbul Lisesi’nin meşhur olma sebebi, Türkiye’nin ilk 800′e giren öğrencisini alır, bir buçuk milyona yakın sınava giren öğrenci içinden. Bu kadar zeka fışkıran insanları bir araya getirdiği için bu okul, bu insanların ileriki zamanlarda yönetime katılmasıyla sosyal platformların bizim kulübümüzde olması son derece doğaldır ve de kolaydır. İnanılmaz zeki arkadaşlarım var yönetici olan, her an çok değişik fikirler ortaya atılabiliyor ve her an hızlı reaksiyonlar verilebiliyor ve sonuç alınıyor. Bu, durum da bu camianın insan kaynaklarında aşırı derecede zeka fışkıran insan neslinin bir araya gelmesiyle alakalı bir şey. Türkiye 1. Ligi’nde Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş imkanlarında bir yapıya sahip olsak; bugün için söylüyorum inanılmaz şeyler yapılabilir. Büyükşehir Belediyespor; Göksel Gümüşdağ -onu takdir ediyorum- bunun farkında, Kamil Dizdar’ı da takdir ediyorum o da bunun farkında. Bu camia ile birleşmek istiyorlar. İstanbulspor ismini İstanbulspor AŞ ile birleşerek de alabilirlerdi ama onlar bunu istemediler.
- Resmi bir girişimleri oldu mu?
- Oldu…
- Ne zaman için, gelecek sezon mu yoksa…
- Yok, burada şöyle bir olay var; İstanbulspor AŞ orada durduğu sürece İstanbul Büyükşehir Belediyespor’un İstanbulspor ile bütünleşmesi etik olmaz diye düşünüyorlar. Bu ismi netleştirmek gerekiyor, bu takım bu isimle mi devam edecek…
- Bir dava var zaten sanırım?
- Dava açtık zaten, bu sürüncemeyi ortadan kaldırdıktan sonra görüşmeler netleşecek…
- Peki ne zaman olur sizce?
- Hemen olabilir, yarın bile olabilir. Bu sorunun adını koymak lazım, bu etik bir sorun. Bu insanlar da etik değerlere önem veriyorlar. Bakın, Göksel Gümüşdağ’ın bir tane hakem hakkında konuştuğunu gördünüz mü? Aynı ligde oynuyorlar Fenerbahçe’yle, Beşiktaş’la, Galatasaray’la. Aynı ligde… Bir tek kere konuştuğunu duydunuz mu? Duymadık, duyamayız. Böyle değerli insanlar… İstanbulspor böyle kişilerle bir araya gelirse 1926 doğumlu İstanbulspor, Belediyespor’u bünyesine alacak ve yola devam edecek.
- Diyelim ki siz çıktınız, gelecek sene de, sonraki sene de ve şampiyon olarak Bank Asya Ligi’ne çıktığınız sene önerdiler, kabul eder misiniz? Bu aşamaya gelmişken direk Süper Lig’e çıkmanız soru işareti yaratacaktır zira…
- Doğru, doğru. Bizim amacımız en üst liglerde oynamak, hedefimiz bu. Bank Asya’ya geldiğimizde camiayı birleşmeye ikna edemeyiz, “Zaten hedefimiz bu ligde oynamaktı; geldik, niye adımızı verelim ki?” derler. Biz aşağıdaki liglerde oynadığımız için yukarıdaki liglere sıcak bakarız doğal olarak. Kimsenin kaşı gözü için birleşmiyoruz, o birinci ligde oynadığı ve biz de köklü olduğumuz için… Onlar bu kökü istiyor, biz de ligi. Yarın bir gün onlar ikinci üçüncü lige düşerlerse biz ne yapalım zaten Büyükşehir Belediyespor’u? Bu bir realitedir, bunu kimse değiştiremez. Ben sempatik olamam bu konuda, onlar da olamaz. Gitsinler alsınlar İstanbulspor ismini İstanbulspor AŞ’den, diyorlar zaten “İstemiyoruz”, görüşmediler bile sanırım. Bizimle lisenin şeref salonu da dahil olmak üzere birkaç kez görüştüler…
- O zaman herkes elini çabuk tutmalı…
- Yani, bir anlamda. Hem bizim camia, hem de Belediyespor yöneticileri etik değerleri çok önemsiyorlar. Etik olmayan hiçbir hamleyi yapmak istemiyorlar.
- Bu kadar politikadan çekmiş bir takım olarak İstanbulspor, Cem Uzan olayı olsun İstanbulspor AŞ davası olsun, bu politik bir olaydır bence, taraftarın ve yönetimin duruşu nasıl bir duruş? Son zamanlarda yoğunlaştı ya “Takımların duruşu”… İstanbulspor’un duruşu, toplum bazında nasıl bir duruştur?
- Biz maçlara gidiyoruz, öğrencilerimiz de geliyor maçlara. Basketbol maçlarımız lisede bulunan Zeyyad Baykara Salonu’nda oynanır. Burada yatılı olan veya diğer öğrencilerimiz, gelir maçları tıklım tıklım seyreder maçları. Hatta en son maçta öğrenciler meşale yaktılar, basketçiler maça o şekilde çıktılar… İstanbulspor maçlarına da geldiler, geliyorlar. Oradaki yöneticilerimiz maalesef şöyle bir imaj çizmiş; “sosyete takımı İstanbulspor”.Diğer takımlar bizi öyle lanse ediyor… Hayır, alakası yok. Duruş dediğimiz nedir; bu kadar kültürlü, bu kadar geçmişi olan, insan kaynakları her zaman Türkiye’nin en üst kademelerine hitap eden ve oralarda yer alan insan topluluğunun tarifi oradaki seyirciler açısından “sosyete takımı”! Biz, evet, doğru; lejyonerler takımıyız kolej takımıyız. Doğrudur. Yarın bir gün futbol takımımız birinci ligde, basketbol takımımız da Beko Basketbol Ligi’nde yer alsa hep kolej takımıyız, duruşumuz bellidir. Ağzımızdan küfür çıkmaz, takımımızı destekleriz, hakemler hakkında konuşmayız, hakkımıza razı oluruz. Maç saha içinde başlar ve biter. Tüm takımlar rakiptir, maç sonrası ise dostumuzdur. Bu, bütün camiada böyledir. Kötü sözle bir şey elde edilmeyeceğini herkes çok iyi bilir. Bir duruş şekli derken, Türkiye’nin üstünde bir duruşu vardır İstanbulspor camiasının. Bu duruşu her zaman da sürdürmek zorundadır…
- İlerisi için bakarsak, bu duruşa ters futbolcularla da anlaşırız bizim için öncelik profesyonellik diyor musunuz?
- Hayır. Benim yanımda binden fazla kişi çalışıyor; ahlaksız, riyakar, şirketinin veya arkadaşlarının haklarına tecavüz eden insanları çalıştırmam, barındırmam. İstanbulspor da aynı şekildedir. Barınndırmayız. Farkında olmadan içimize karışabilirler ama ayıklarız. Sonuçta Türkiye’de sporcu kaynağı çok fazla; bizim ahlaksız çok iyi futbolculara ihtiyacımız yok, ahlaklı sıradan futbolcular daha iyidir…
- Benim sormak istediklerim bu kadardı, sizin eklemek istedikleriniz var mı?
- Üç kategoride yola devam ediyoruz, İstanbulspor yeniden doğuyor diyebiliriz. Bir 1926′da doğdu, bir de 2009′da doğdu diye düşünün. İki doğum yaşandı; birincisi gerçek doğum, ikincisi yeniden yapılanma şeklinde. Futbola en düşük seviyeden başladık, iki sene içinde üç kategori çıkan ilk takım olduk Türkiye’de. Bölgesel Lig de dördüncü olacak; play offtan çıkarsak 2 senede dört lig çıkan ilk takım olacağız. Düşünebiliyor musunuz? Dört lig birden… Her zaman “istatistik” vardır; geçmişe bakılır ve gelecek görülür. Üniversitelerimizde de okutulur. İki senelik geçmişimiz var, bundan sonraki iki senede de biraz yavaşlayarak da olsa aynı şeyleri yapmamız lazım. Voleybolu mahalli liglerden aldık, bölgesel lige taşıdık. Mahalli liglere çıkacak, şu an lider. Namağlup lider. Basketbol takımımız play off oynayacak. Bunlar önemli şeyler, bunları sürdürmeliyiz ve çabamız da sürecek. Vakıf başkanımız yeni seçildi Türkiye Futbol Federasyonu’nun gelmiş geçmiş en karizmatik ve en kaliteli başkanı olan Doktor Levent Bıçakcı. Vakfımız da çok emin ellerde, yönetimi de emin ellerden oluşuyor. İstanbulspor’da yeniden bir yönetim seçilecek; orada da çok değerli insanlar yönetime girecekler. İnanılmaz bir arzu, istek var. Gerek İstanbulspor gerek vakfımız müthiş bir yeni yapılanmayla geleceğe ümitle bakıyor.
- Çok teşekkür ederim ben, başarılar dilerim.
- Sağolun…

