Nazlı Ilıcak ile Röportaj
- Merhaba, öncelikle vaktinizi ayırıp sorularıma cevap verdiğiniz için teşekkür ediyorum; klasik giriş sorusunu pas geçiyorum tabii ki, Türkiye’de Nazlı Ilıcak ismini ama iyi ama kötü tanımayan yoktur muhtemelen. Ben şöyle bir giriş yapmak istiyorum sizce insanların sadece okuyarak izleyerek kafalarında oluşan Nazlı Ilıcak imajıyla gerçek Nazlı Ilıcak arasında ne farklar vardır?
* Tabii ki, gerçek Nazlı Ilıcak, daha gerçek. İnsanlar okuyarak, bir kişinin sadece siyasi fikirlerini öğrenebilir. Genelde de o siyasi fikir kafasına uymayınca, bir antipati besleyebilir. Zamanla antipatiler, peşin hükümlere dönüşür ve aşılması zor duvarlar örülmesine vesile olur.
- Türk siyasetinin son yıllarda görebileceği en büyük dönüm noktalarından biriydi sizin de bir hayli içinde bulunduğunuz Merve Kavakçı olayı. Sonradan benzer bir eylemi Ahmet Türk yapmaya çalıştı mecliste, Kürtçe konuşarak. İki olay arasında ne gibi bir ilişki var, ben uzaktan baktığımda ikisini de benzer eylemler olarak değerlendiriyorum, kaldı ki sıradan bir vatandaş olarak bakarsak; ikisi de yasadışı eylemler… Merve Kavakçı olayını sizden dinleyebilir miyiz tam olarak? Ve tabii, merak ettiğim bir nokta var: O günden sonra Merve Kavakçı ile bu olaya dair konuştunuz mu? Dahası, kendisi vatandaşlıktan çıkarılmıştı, pişman oldu mu sizce sonradan bu olaylar için?
* Merve Kavakçı, Fazilet partisi listesinden seçilmiş İstanbul milletvekiliydi. Orada yasa dışı bir olay söz konusu değil. Zaten, Yüksek Seçim Kurulu’ndan mazbatasını da başörtülü olarak almıştı. Meclis’te ilk gün, Meclis Başkanı, Kavakçı’nın ismini okuyarak onu yemin etmeye çağırdı. Merve Kavakçı, ilk günden itibaren başörtüsünü çıkararak yemin edeceğini söylemedi. Aksine, “Başörtüsü benim kimliğimin bir parçası” diye konuşuyordu.
Benim Merve Kavakçı olayında bir dahlim yok. Zira, onu aday gösteren ben değilim. Sadece, başka Fazilet partili milletvekilleriyle birlikte, Merve Kavakçı’nın yanında Genel Kurul salonuna girdim. Ben de Kavakçı gibi İstanbul milletvekiliyim ve yemin için ismimim okunmasına çok az bir süre kalmıştı. Aklımın ucundan, yasadışı bir eylem yapmak geçmedi. Sadece, seçilmiş bir milletvekiline, başka FP’li milletvekilleriyle birlikte eşlik ettim. Bir kavga çıkmasın diye, FP’li milletvekillerini yatıştırmaya çalıştım. Unutmayalım ki, Meclis İçtüzüğü de, kıyafet şartı olarak sadece tayyörü getirmiştir. “Başı açık” diye bir ibare tüzükte mevcut değildir. Kanunlarda da böyle bir yasak yok. Ahmet Türk ise, bilinçli olarak bir eylem yaptı. Zaten mahkeme de, grupta Kürtçe konuşmanın yasak olmadığını kabul etti.
- Son dönemki siyasi gelişmeler hakkında kısa kısa yorumlarınız neler olur mesela Kılıçdaroğlu’nun CHP’si ne yapar/ ne yapamaz? Tayyip Erdoğan ve Deniz Baykal’ın sistemden uzaklaştırıldığı görüşüne katılıyor musunuz? TBMM hakkında genel fikirleriniz? Cumhurbaşkanı hakkında genel fikirleriniz?
* Kemal Kılıçdaroğlu, Baykal’dan daha başarılı olur. Tayyip Erdoğan ve Deniz Baykal’ın sistemden uzaklaştırıldığı görüşüne katılmıyorum. Tayyip Erdoğan hâlâ çok güçlü. Baykal, bir komploya kurban gitti ama, bunun nereden kaynaklandığı hakkında bir fikir sahibi olamayız. Parti içinden mi, yoksa uluslararası bir tertip mi, bilemeyeceğim ama, bu komploda, iktidarın parmağının olduğunu hiç düşünmüyorum.
- Tartışmalarınız da pek meşhurdur. Sizce bugüne kadar girdiğiniz tartışmalar arasında cidden en yapıcı olanı hangisiydi/ neden?
* Her tartışma faydalıdır. Kavga edip, kanlı bıçaklı olmadıktan sonra. Farklı fikirlerin ifade edildiği toplantılar, hadiselerin aydınlanmasına yol açar. Ama bunun için, zihinlerin açık olması, insanların her söylenene kulak vermesi gerekir.
- Ilıcak ailesinin Türkiye’deki yeri sizce ne? Türkiye’ye tam olarak şunları kattık diyebileceğiniz unsurlar neler?
* Ilıcak ailesi, muhafazakâr kesimlerde çok sevilir. Kemal Ilıcak, Tercüman gazetesi sahibiyken, yaptığı hizmetlerle böyle bir temelin atılmasına vesile oldu. Bizler de aynı çizgiden ilerliyoruz. Milliyetçi-muhafazakâr düşüncenin güçlenmesine Tercüman’ın katkı sağladığını söyleyebilirim. Ben de, bir yazar olarak her zaman düşüncelerim ve vicdani kanaatim doğrultusunda hareket ettim. Askerin siyasete müdahalesine karşı çıktım.
- Gazeteciliğe nasıl girdiniz, bugüne kadar gazetecilik yaşantınızda kaleme aldığınız ve içinize en çok sinen yazınız hangisi, neden?
* Gazeteciliğe 1972 yılında başladım. O sırada Tercüman’da ansiklopedi köşesi ve bulmaca yapıyordum. Babamı kaybettiğim için depresyona girmiştim; doktor çalışmamı tavsiye etti. Ondan sonra gazetecilik mesleğini çok sevdim, bağlandım ve farklı yollarda ilerledim. Zaten siyasetle ilgiliydim. İsviçre’de, Lozan’da siyaset bilimi okumuştum. İçime sinen çok sayıda yazım var. Dolayısıyla tek veya birkaç örnek vermekle yetinemem. 30 seneyi akşın bir süredir gazetecilik yapıyorum ve yazı yazıyorum.
- Genelde karşınızdakiler tarafından yandaşlıkla itham ediliyorsunuz, sizce bu biraz ağır bir itham değil mi? Neden insanların kafasında Nazlı Ilıcak’ın yandaş olduğu fikri var? Vakti zamanında çekilen bir fotoğraf var, hep ısıtılıp ısıtılıp önünüze getirilir, sizin de pek çok kez şahitlik ettiğiniz üzre, oğlunuz bir dansözle gayet “samimi” ve siz de bir köşede tef çalıyorsunuz. Bu fotoğrafların çekildiği dönemlerde AKP yok, sonraları AKP gelince yanlı bir tablo çizdiğiniz, çizmeye çalıştığınız iddia edilir, sizin görüşünüz nedir tam olarak bu konuyla ilgili net bir bilgi alabilir miyiz?
* İnsanların kafasında, “Yandaş Nazlı Ilıcak” yok. Sadece çok gençler, eskiyi bilmedikleri için böyle düşünebilirler. Türkiye’de AK Parti’yi destekleyenler için “yandaş” deme modası başladı. Ben de AK Parti’yi destekliyorum. Bu yüzden sizin gibi gençler, bana “yandaş” diyebilir. Ama ben, 28 Şubat sürecinde, bugün iktidardaki ekibe karşı en ağır ithamlar yöneltilirken de onların yanındaydım. O zaman iktidarda askerler (arka planda), Ecevit, Yılmaz, Bahçeli koalisyonu vardı. Ben Yeni Şafak’ta yazıyordum ve muhaliftim. Daha önce, 28 Şubat’ın ilk adımlarının atıldığı süreçte, Akşam gazetesinde yazıyordum. Muhalif yazılarım dolayısıyla, Korgeneral Erol Özkasnak’ın müdahalesiyle patronum Mehmet emin Karamehmet tarafından Akşam gazetesinden çıkarıldım. Hem Özal’ın iktidarı sırasında, onun yok etmek istediği Süleyman Demirel’in yanındaydım, yani Özal’a muhaliftim. Hem Tansu Çiller’in başbakanlığı döneminde, Çiller siyaset öncesi arkadaşım olmasına rağmen, muhalif bir çizgide kaldım. Her devrin adamı olmadığım yazılarımla ortada. Ama Tayyip Erdoğan’ı ve ekibini yakından tanıyorum ve Türkiye’ye hizmet ettiğini düşünüyorum. AK Parti’yi desteklemek, kendi özel yaşantımızın, onların yaşantısının bir benzeri olmasını icap ettirmez. Bu bir. Ben, Erbakan, Abdullah Gül ya da Tayyip Erdoğan’ı evimde ağırladığımda, diğer konuklara içki de ikram ettim. Hiçbir zaman takiyye yapmadım. İkincisi, o tek bir fotoğraf. Mehmet Ali’nin Alem gece kulübünü işlettiği dönemden kalmıştır. 20 yaşlarında bir gençken, kulüpte şov yapan bir dansözün gösterisine eşlik etmişti. O sırada zaten ben orada değildim. Benim ayrı bir zamanda çekilmiş fotoğrafım yayınlanıyor. O fotoğrafımda acayip hiçbir şey yok. Bir kadeh viski içiyorum. Bu fotoğraf, 28 Şubat sürecinde muhafazakâr camiada beni kötülemek için, psikolojik harekâtın bir parçası olarak yayınlanmıştır. Emin Çölaşan da, “Viskici Nazlı” diye benim içki içmemi ağzına dolamıştır. İçki nadiren içerim ama, hayatımda hiç sarhoş olmadım; bir iki kadehi de geçmem.
- – “12 Eylül’ün gerekçesi haklıdır; 12 eylül terörden bezen halkın meşru müdafaaya geçtiği gündür” cümlesini kullandığınız bir yazınız var. Keza bu yazının bir hafta öncesinde ise ” idamlar bu meşru müdafaanın bir neticesidir.” cümlesini içeren bir yazı daha yazmışsınız. (10 – 17 ekim 1980) 80 darbesine dair bugünkü hisleriniz neler, idamları nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce sizin görüşünüzü değil karşıt görüşleri savunan insanların da yaşamaya ve en azından görüşlerini yüreklice savundukları için takdir edilmeye hakları yok mudur?
* 12 Eylül ile ilgili bana isnat edilen iddiaları defalarca örnekler vererek açıkladım. Burada size de tekrar edeyim. Son olarak Melih Aşık’a gönderdiğim bir açıklamaya siz de sütununuzda yer verirseniz, ilâve bir zahmetten beni kurtarırsınız.
“Ben mi darbeciyim!!!
Melih Aşık, 14 Eylül 1980’deki makalemden bir cümle almış ve beni “darbeci” ilân etmiş: “Otorite boşluğu doğmuştu, Türk Silâhlı Kuvvetleri doldurdu.”
Oysa aynı makalede bakın neler söylemişim: “İşin kolayı, ‘Biz dememiş miydik’ diye sorumluluğu siyasi kadrolara yüklemek, konuşma ve kendilerini savunma hakkına sahip bulunmayan kimseleri yerden yere çalmaktır. Biz böyle yapmayacağız… Tam tersine, bugün onları müdafaa edeceğiz. Eğer demokrasinin bir an evvel geri gelmesini istiyorsak, siyasi kadronun ayakta kalmasına çalışmalıyız. Liderler kolay yetişmez… Politikacıların topyekûn tasfiyesi, Türk siyasi hayatında telâfisi imkânsız boşluklar yaratır.”
Aşık, 16 Ekim 1980 tarihli yazıma da temas ediyor. Oradan da bir cümle almış: “12 Eylül, terörden bezen halkın, meşru müdafaaya geçtiği gündür.” Peki o yazıda ana fikir ne? Yazımda, Evren’in, Diyarbakır’daki konuşmasında, halktan birinin kendisine eski partileri kastederek “Dört parti de olmasın Paşam” diye bağırmasından yola çıkıyorum ve şöyle diyorum: “Ekim 1979 seçimlerinde bu 4 partiye milyonlarca oy verilmiştir. Diyarbakır toplantısında şuuru gölgelenen kişinin sesine değil, sessiz çoğunluğun sesine kulak veriniz… Org. Evren, ‘Kısa sürede ayrılmak zararlı olabilir’ diyor. Aksine, 27 Mayıs ve 12 Mart’tan kısa süreni (12 Mart) daha başarılı olmuştur.”
Görüldüğü gibi yazımın temelini, siyasi partilerin kapatılmaması ve kısa sürede askerlerin görevden ayrılması teşkil ediyor. Ama, birkaç denge cümlesiyle, sansür aşılıyor.
Her yazımda, bir an önce seçimlerin yapılmasını ve siyasetçilere dokunmamak gerektiğini savundum. İşte bir örnek daha; Evren’in tencereyi pisleten politikacılardan bahsetmesi üzerine: “Herkes eleştirilebilir, politikacılar, basın mensupları… tıpkı bazı askerlerin eleştirilebileceği gibi. Memleketi bu hale sadece politikacılar getirmemiştir.” (16 Ocak 1981)
31 Ocak 1981’de, basına uygulanan sansürü dolaylı bir dille anlatıp, okurlarıma mesaj veriyordum: “Olağanüstü dönemlerin acısını en çok basın mensupları çeker. Onlar her gün yazmak zorundadır. Halbuki kanun, Sıkıyönetim Komutanı’na sansür yetkisi vermiştir. Ayrıca bir de otosansür var. Arif Nihat Asya, ‘Ay yoktu, yıldız yoktu, sansür edilmiş kapkara bir akşamdı’ derken, sansürün basın için ışıksız bir geceden farkı olmadığını vurguluyor.”
17 Şubat 1981 tarihli yazımda, üstü kapalı olarak, işkence iddialarını dile getirmiştim. Şöyle demiştim: “Türkiye’de her zaman işkence iddiaları seslendirilmiştir… Türkiye’de bugün işkence yapılıyor mu? Buna müspet veya menfi bir cevap veremeyiz… İlk defa Avrupa Konseyi, ‘Türkiye’de işkence var’ diyor. Demokrasinin askıya alınmasıyla birlikte, Avrupa, Türkiye’ye şüphe ile bakmakta, bu yüzden işkence iddialarını ciddiye almaktadır. Unutmayalım ki, demokrasi, bilhassa Avrupa’da en büyük güven belgesi, her kapıyı açan sihirli bir anahtardır. ”
17 Nisan 1981’deki yazımdan bir bölüm: “…Artık sıra, demokrasiye götüren adımları atmaya gelmiştir. Meselâ hâlâ tutuklu bulunan sanıkların salıverilmesi, ferahlatıcı bir gelişme olacaktır. DİSK ve MİSK sanıklarının, MHP ve MSP milletvekillerinin, TÖBDER sanıklarının bırakılmaları, vicdanları rahatlatacaktır. İkinci önemli husus, toplu sözleşme düzenine geri dönülmesidir. 12 Eylül ihtilâli, işçinin kazanılmış haklarını elinden almak için yapılmamıştır. Ayrıca, 90 günlük gözaltında bulundurma halinin, örgütlü suçlar dışında, tek başına suç işleyenlere karşı da kullanılabilmesi tereddütler uyandırmaktadır.”
25 Ekim 1981’de ise, siyasi partilerin kapatılması üzerine, Babıâli’de sadece Metin Toker ile ben bir eleştiri yazısı yazdım. Ve zaten bu yazımdan dolayı Tercüman gazetesi kapatıldı; ben de bilmem kaçıncı defa Sıkıyönetim’de ifadeye çağrıldım. Şöyle diyordum: “….Bugün sert rüzgârların önünde kalemimizi kamış gibi eğersek, yarın demokrasi geri geldiğinde hiçbir politikacıyı eleştirmek hakkına sahip olamayız. Demokrasiye adım adım yaklaşıyoruz diye sevinirken, bu sapma nasıl izah edilebilir? Siyasi partilerin suçun ne? O partileri milyonlarca seçmen büyütmüş, geliştirmiş, bugünkü durumlarına getirmiştir… Yazarlar her satırı düşünerek kaleme alıyor. Üslûbu yumuşatmak amacıyla, bazı denge cümlelerini makalelerinin içine serpiştiriyorlar. Sonra bir bakıyorsunuz, tenkitler çıkarılmış, geriye sadece denge cümleleri kalmış ve yazının mahiyeti değiştirilmiş.”
Sanki bu son cümleyi, Melih Aşık’a ve yandaşı psikolojik harekâtçılara cevap teşkil etmek üzere yazmışım 1981’de. Tercüman, benim yazılarım dolayısıyla 3 defa kapatıldı ve 25 Ağustos 1981 tarihli yazım yüzünden de, 3 ay süreyle hapis cezasına mahkûm oldum. Ecevit, 12 Eylül döneminde yazdığı “Bir Ağıt Söylev” şiirini, “Özgürlük mücadelesini saygıyla izlediğim Sayın Nazlı Ilıcak’a” diye el yazıyla bana ithaf etmişti. Demirel’in konuşma yasağı varken, onun görüşlerini, “Bir Bilen” adıyla ben sütunumda yayınladım. Daha sonra, Zincirbozan’dan gönderdiği mektuplardaki düşüncelerini gazetedeki sütunuma aldım ve kamuoyu ile paylaştım. Her türlü tehdide göğüs gererek. Ve 12 Eylül sürecindeki mücadelem dolayısıyla, Gazeteciler Cemiyeti, o yıl (1989) ihdas ettiği Basın Özgürlüğü ödülünü ilk defa bana verdi.” (30 Ocak 2010)
O tarihte, Türkiye’de yoğun şiddet eylemleri vardı. İdamla ilgili yazdığım yazı, “İyi ki oldu” havasında değildir. Gençleri kışkırtanlardan söz ediyorum ve bugün o kışkırtanların “Allah rahmet eylesin” deme cesaretini bile gösteremediğini söylüyorum ve yazımı şöyle bağlıyorum: “Hayatlarını darağacında kaybeden bu iki gence Allah rahmet eylesin. Yakınlarına, anne, baba ve kardeşlerine Allah sabır versin. Bu iki gencin kanında şiddet tohumları değil, inşallah sevgi ve kardeşlik tohumları yeşersin.” Yazımın bir yerinde de şu tesbiti yapıyorum: “Terörden yılan halk, suçluların en ağır şekilde cezalandırılmasını bekliyordu. Bu bekleyişte, ‘Ohh oldu’ gaddarlığı değil, sadece bir mecburiyetin idrak edilişini görmek gerekir. Yazık oldu; ama başka çare yoktu demek en doğrusu.”
Dolayısıyla kimsenin sesini bile çıkarmadığı o dönemde dahi ben, “Allah rahmet eylesin; yazık oldu” diyebilmişim.
- Ergenekon ve Deniz Feneri davaları arasında ne gibi farklılıklar görüyorsunuz? Hükümetin bu iki davaya yaklaşımının taban tabana zıt olması sizi rahatsız etmiyor mu?
* Ergenekon davasıyla Deniz Feneri arasında hiçbir münasebet yok. Deniz Feneri yolsuzluğunun üzerine daha dikkatle gidilmesini ve sorumlularının hemen cezalandırılmasını hep savundum. Ama Ergenekon, ya da Kontrgerilla, faili meçhul cinayetlerle, müdahaleye zemin hazırlayan psikolojik hareketlerle Türk demokrasisini uzun yıllar tehdit eden bir örgüttür. Hükûmet, Deniz Feneri’nde yeterli ilgiyi göstermiyorsa, burada bir sorumluluğu vardır ama, bunun neticesinde “Ergenekon’a da mesafeli dursun” demek mantıklı bir düşünce tarzı değildir.
- Saadet Partisi hakkında görüşleriniz neler? Numan Kurtulmuş hakkında neler düşünüyorsunuz? Sizce partiyi daha ileriye taşımaya muktedir mi yoksa Saadet Partisi misyonunu tamamlamış bir ölü parti mi?
* Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’u beğenirim. Ama AK Parti bu kadar güçlenirken, SP’nin yol alması güçleşiyor. Özellikle CHP oylarını arttırırsa, SP’ye oy verecek olanların da, AK Parti etrafında saflarını sıkılaştıracağı kanaatini taşıyorum. SP, misyonunu tamamlamadı. Ama bugünkü şartlar onun büyümesine müsait değil. Belki yarın, daha elverişli şartlarda, daha çok oy alabilir.
- Ulusal medyaya dair genel görüşleriniz neler? İşin aslı sıkı bir takipçi olarak benim midem bulanıyor bazı durumları gördükçe, siz işin mutfağındasınız da, neler düşünüyorsunuz?
* Ulusal medyaya ben karşı değilim. Çok gayretli gazeteciler var. Her olay hakkında bir gazete bilgi alamazsanız, diğerinde bulabiliyorsunuz. 28 Şubat’taki Kartel medyasının yerini, bugün, daha çok sesli bir medya aldı. Sizin “yandaş” diye nitelediğiniz medyanın halk tabanında önemli bir karşılığı var. Eskiden, askerin psikolojik harekât yapması Kartel medyasına dayanarak çok kolaydı. Şimdi, gerçekler daha kolay aydınlanıyor. Dolayısıyla, memnun olmalısınız.
- Tekrardan teşekkürlerimi iletiyorum, sizinle tatsız bir tanışma aşaması yaşamış olsak da tüm okuyanların huzurunda hoşgörünüze ve içtenliğinize saygıyla eğiliyorum. İyi günler.

