İçeriğe geç

Ön Okuma: “Valiz”

“Bir hayat kaç bavula sığar?”

Garipti.

Koskoca bir insan düşünün, seksen beş yaşında. Ölüyordu ve tüm eşyaları bazen bir küçük valize sığıveriyordu. Bunun için mi yaşıyorduk: Öldüğümüzde ne kadar büyük bir valizimiz olursa o kadar mı iyiydi?

Elimde ufacık bir valizle, kapıda kalakalmıştım. Sekiz yılda birkaç kez ziyaretine gelmiştim dedemin. Mahcuptum ona karşı, dürüst olmam gerekirse. O ise pek önemsemiyordu beni veya mahcubiyetimi. Pek ilgilenmezdi benimle. Daha doğrusu, ‘dünyada geri kalan hiçbir şeyle ilgilenmezdi’ diyebilirim. Ancak doktorlarla ve bakıcısıyla konuştuğumda yemeklerini düzenli yediğini, yardıma ihtiyaç duymadan yürüyüşlere çıktığını fakat kimseyle iletişim kurmadığını öğrenmiştim. Eh, bu da çok büyük bir sorun değildi. Kaç yıllık doktorlar bile konuşturamıyorsa benim samimiyetimden başka verecek bir faydam olamazdı bu eski toprağa.

Elimdeki valizle Bağdat Caddesi’nde kalakalmıştım. Beş katlı bir huzurevinden çıkmış, ironik bir şekilde pek de huzur falan bırakmamıştım ruhumda. Omuzlarım çökmüş bir şekilde sahile inmeye başladım. Trafiğin olmayışı yürüyüşümü kolaylaştırıyordu. Valizimle ve üç günlük sakallarımla sanki sevgilisinin evinden çıkmış ve yeni bir hayat kurmak istiyormuş gibi bir izlenim yaratıyor olmalıydım ki birkaç kez yanımdan geçen kadınların dönüp baktığına şahitlik ettim. İlk iki seferinde üstümü başımı düzelttiğimi itiraf etmem gerekecek ama! Sonradan fark ettim durumumu. Sahi, niye böyle olmuştum?

Dedemle çok bağlı bile sayılmazdık, ben on iki – on üç yaşlarımdayken onu önce akıl hastanesine sonra da buraya kapatmışlardı. Evde çok tartışmaların döndüğünü hatırlıyorum, o dönemler ergenliğe yeni girmiştim ve eh, çevremdeki kızlar ve birkaç iyi arkadaşım dışında kimseyi umursamıyordum. Evde bir kişinin fazla veya eksik oluşu da çok büyük şey ifade etmiyordu doğal olarak.

Düşüncelere dalmış bir şekilde otomatik olarak atıyordum adımlarımı. Sahile indiğimi ise yeni fark etmiştim, yoldan karşıya geçerken. Kadıköy’de stüdyo tipi bir dairede oturuyordum, izin günümde bir süredir ertelediğim işi yapıp kalben rahatlamak istemiştim ama şimdi daha büyük bir ağırlık çökmüştü bünyeme.

Geçen hafta kaybetmiştik dedemi. Eşyalarını da gelip alma görevini ailede bana vermişlerdi. Kendilerinin ölüsünün bile yüzüne bakmaya mecallerinin olmadığı bir adamın yükünü ben üstlenmiştim, sözün özü.

On dokuz yaşımdayken bir işe girmiş, bir yandan okuyup bir yandan çalışmıştım. Birkaç ay para biriktirdikten sonra bir ev bulmuş ve baba evini terk etmiştim. İlk başta, birkaç haftaya cayıp gelirim sanmışlardı. Ben de öyle sanıyordum ama şaşırtıcı bir şekilde özgürlük daha ağır basmıştı ve sorumluluklar. Dedemi kapattıkları huzurevine yakın bir yerden ev tutmuş olmamın tesadüf olmadığını düşünmüşümdür hep.

Neticede, ayda bir kez ziyaret etmeye çalıştım bu ihtiyarı. Başlarda biraz mimikleri oluyordu, tutamadığı gülüşleri… Sonradan onlar da solmuş, yok olmuştu. Ne yapsam etkisiz kalıyordu; ben de en sonunda bir şey yapmayıp sadece yanında olmayı tercih ettim. Kendi kendime konuşuyormuş gibi başımdan geçenleri anlatıyor, duvarlarla dertleşiyormuş gibi yakınıyordum.

Hayıflanarak sigara paketimi çıkardım ceketimin cebinden. Seri bir hareketle paketten şanssız bir dalı çıkarıp ağzıma götürdüm. “Senin de kaderin yanmakmış…” diye homurdanarak çakmağımın fitilini birkaç kez sarsıp ateşledim dudaklarımdaki beyaz zehri.

Bir bankta oturmuş; dudağımda eriyip giden sigara eşliğinde bacaklarımın arasına, yere, koyduğum valize bakıyordum. Mavi, spor tarzda bir valizdi bu. Yıllar önce dedemi buraya taşırken böyle bir valiz getirdiğimizi hiç hatırlamıyordum. Anneme sormak üzere bu ayrıntıyı beynime kazıdım. Ağzımdaki sigaranın külü valizin üstüne düşünce de telaş oldum, sanki emekli astsubay dedem bir yerlerden çıkıp kızacak gibiydi; alelacele silkeledim valizin üstündeki eğreti duran gri lekeliği.

Sonra da eserime baktım, sırtımı geri yaslayıp: Hala tertemizdi valiz. İçinde neler vardı acaba? Kendisine yeni bir gömlek almış mıydı mesela? Şampuanı bitmiş miydi ölmeden önce? İçim ürperdi, acaba diş fırçasını da koymuşlar mıydı çantasına?

Bir ölünün diş fırçası ne işe yarardı ki?