Polisiye Durumlar Röportajı

Polisiye yazarlarımızın peşinde bu hafta yolumuz Ege’ye düştü. Çeşitli web sitelerindeki yazılarından takip ettiğimiz ve “08:00” adlı polisiye romanıyla tanıdığımız genç bir polisiye yazarımıza konuk oluyoruz bu hafta. Buyurun polisiye üzerine bu keyifli şöyleşiye:

Merhaba, okuyucularımız için bize biraz kendinizden bahseder misiniz? 
Tabii ki. 1990, Ankara doğumluyum. İlk kez “öykü” niteliğinde bir şeyler kaleme aldığımda takvimlere göre yaşım yediydi. Sonrasında bu süreç akıp gitti, yerel gazetelerde köşe yazarlığına başladım; kısa süre sonra ulusal basında da bir şeyler yazar oldum. En nihayetinde 2010 yılında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nden “Yılın Spor Köşe Yazısı Övgü Ödülü”ne layık görüldüm. Halihazırda, cemiyetten ödül alan en genç gazeteciyim.

Yazar olmaya ya da bir kitap yazmaya nasıl karar verdiniz?
Ben karar vermedim, hayalgücüm bunda karar kıldı. Şöyle; bir şeyler yazabilen (ama iyi, ama kötü) hemen hemen herkesin hayalidir zaten ‘Bir kitabım olsun’. Ben de belli bir yaştan sonra yazdıklarımın okuyuculara daha resmi bir formatta ulaşmasını, literatür dediğimiz bir şeye dahil olmasını hep istemiştim.


Bu konuda başarılı da oldunuz peki ilk kitabınızın adı nedir ve ilk kitabınızı yazarken ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

İlk kitabımın adı “08:00”. Yazarken, belli bir plan dahilinde günlük bir mesai harcamak zor gelmişti. Çünkü o sıralar üniversitedeydim ve gündelik koşturmacalardan sıyrılıp bir kenarda bir şeyler yazabilmek zordu. Ayrıca, yazdığım süreçte bir nebze tıkandığımı da anımsıyorum. İstanbul’dan İzmir’e kısa süreliğine kaçıp birkaç arkadaşla dertleşmek iyi gelmişti.

Kitabınızın karakterlerini nasıl seçtiniz?
Genel olarak, kitapta anlattığım temaya uygun; kaybetmiş ama kaybettiğini bilemeyecek veya kabullenemeyecek kadar “kaybetmiş” karakterler olması gerekiyordu. Esasen, yazdıkça kendileri beliriverdiler satırbaşlarında.
Okuyucular için kitabınız hakkında ne söylemek istersiniz? Gidip hemen alın dışında 🙂
🙂 Okuyucuların, kitap için bir şeyler söylemesini beklerim. Çünkü, bir reklam ajansı tecrübelisi olarak üretimini yapan kişinin reklama da el atmasını hep itici bulurum.
Peki ilk kitabınızı bastırma süreci kolay oldu mu?
Türkiye şartlarında kolay oldu. Genelde 10-15 tane yayınevine kitap yollayıp, yaklaşık bir buçuk yıl o kitabın okunmasını beklemenin bizzat yayınevleri tarafından önerildiği bir ortamda; o dönemler editör yardımcılığı tecrübesi edinmeye çalıştığım Postiga Yayınları’na böyle bir dosyam olduğunu bahsettiğimde editör Ece Özbaş Korkmaz, konuyu çok ilginç bulduğunu ve dosyamı okumak istediğini söyledi. Sonrası da çorap söküğü gibi geldi.
Nasıl yorumlar aldınız?
İlginçtir, olumsuz pek eleştiri almadım. Olumsuz olarak nitelendirilebilecek tek eleştiri, kitabın kısa oluşuna dairdi. 🙂 Genel olarak sinematografik bir yapısının olduğu, geçişlerin çok fazla olmasına ve tek mekan hikayesi olmasına rağmen çok sürükleyici bir kurgusunun olduğunu işittim sıkça.
Sizi en çok destekleyen ve köstek olanlar kimlerdi? Neler yaptılar? Hatırlatalım isim vermek zorunda değilsiniz. 🙂
Yazma sürecimde bir yerden sonra ortalama uzunluğunu doğal olarak tahmin edebilmeye başlamıştım. Normal addedilen tuğla kalınlığındaki kitaplardan olmayacaktı. Bu tarz bir dosyayı kaç yayınevi kabul ederdi ki? Kendisi de bir yazar olan Onat Bahadır ile bu konuyu konuştuğumda bunu düşünmeden sadece kurguya odaklanmam gerektiğini, bunun basacak olan kişilerin problemi olduğunu salık verdi. Zaten o konuşmadan sonra dur durak demeden yazıp bitirdim.
Dosya hazır olduktan yani “08:00” bittikten sonra ise bölüm başlarında görsel çizilmesinin şık duracağını düşünmüştüm ancak bir çizer bulamıyordum.  Kuzenim Yalın Kılıç ve eşi Melda, beni bir arkadaşlarına yönlendirdiler. Tolga Özasil de özverili bir çalışmayla çok kısa sürede tüm bölümler için çok orijinal çizimlere imza attı. Bir de, kapak için kafamdaki planı tam anlamıyla uygulayabilen Tarkan İkizler’in “08:00”da payı büyük…
Ellerine sağlık… peki yeni bir kitap projeniz var mı? 
Olmaz mı! 🙂 Bir tane halihazırda basılan fakat eylül ayında piyasaya verilecek olan bir kitabım var. İsmi “Valiz” ve Kore Savaşı ile Kıbrıs Barış Harekatı’nı konu edinen, tarihsel içerikli güncel bir aşk hikayesi. Bunun haricinde bitmiş iki tane polisiye kitabım var ancak henüz onlarla ilgili bir atılım yapmadım.
Beğendiğiniz yazarlar ve sanatçılar kimdir?
Çocukluk yıllarımda Enid Blyton’un üretmiş olduğu çokluk haline hayrandım. Lise dönemlerimde Stephen King’e kapıldım. Son dönemde ise bazı dönemler pek de orijinal bulmamakla beraber Tami Hoag gibi isimleri seviyorum. Yazar ve sanatçı diye ayırdığınız için bir tane de sanatçı saymak istedim 🙂 Genco Gülan’ın çalışmalarını beğeniyle takip ediyorum.
Boş zamanlarınızda neler yaparsınız? Hobileriniz nedir?
Boş zamanlarımda, geçimimi sağlamak zorunda olduğum işleri yaparım. Hobilerim arasında ise hususi olarak çoğunluğun burun kıvırdığı Amerikan B Tipi “gençlik” ve “korku” filmlerini izlemek başta gelir.
Başka bir meslek seçmek zorunda olsanız hangi mesleği seçerdiniz?
Sanırım bilgisayarla alakalı bir iş olurdu. Teknolojiye düşkünüm zira.
En beğendiğiniz kitap hangisidir?
“En beğendiğim” diyebileceğim bir kitap henüz okuyamadım ancak en beğendiklerim var:
– Sadist / Stephen King
– İnsanlar Üçe Ayrılır: Sayı Saymasını Bilenler ve Bilmeyenler / İsmet Berkan
– Bana Baktığın Gibi Bakma / Nurdan Beşergil
– Haberci Çocuk Cinayetleri / Perihan Mağden
Stephen King’in Sadit isimli kitabı, İngiltere’nin saygın gazetelerinden Telegraph tarafından tüm zamanların en iyi suç / polisiye kitaplarından biri olarak gösteriliyor. Telegraph’ın yayınladığı bu listede bir Türk yazarımız var. Okuyucularımız bu listeye buraya tıklayarak ulaşabilirler. Umarız sizi de böyle bir uluslararası listede görürüz… Filmlerden konuşacak olursak en beğendiğiniz film hangisidir?
Sinema konusunda bir “otorite” sayılmadığımı kabul etmekle beraber ‘The Experiment’ diyebilirim. Bir kez daha izlemek için çok istekli olup da, bir kez daha izleyemeyeceğim sanırım tek filmdir.
Sizin gibi yeni yazarlara ya da bu alanda yol almak isteyenlere ne gibi tavsiyeleriniz var?
Tavsiye olarak algılanmalı mı bilmiyorum ancak kitapçıların çok satanlar raflarındaki kitapların yüzde sekseninden uzak durulması gerektiği kanaatindeyim. Çünkü çok satması için değil, kalıcı olması için yazmamız adına bizi teşvik edebilecek pek, ‘çok satan’ çıkmadı son on yılda.
Bir şeyi yazarken kurgunun tıkandığını hissedince bırakmak/ara vermek gerekiyor. Çünkü bırakmayıp süründürdüğümüz taktirde, finali görebilme şansını yakalasak bile her satırında “Beni çöpe at!” diye bağıran bir şeyin çıkmış olma ihtimali yüksek.Bunun haricinde, bir de yazmak gerekiyor. Yazdığımızın iki katı kadar da okumak. Hem kendi yazdığımızı, hem de hiç tanımadıklarımızın yazdıklarını.
Türk polisiyesi hakkındaki düşünceleriniz nedir?

Türkiye’deki polisiyenin, her anı polisiye vakalarla kaplı bir ülke oluşumuzdan mütevellit yeterince gelişemediği düşüncesindeyim. Gazetelerin üçüncü sayfasından her hafta en az iki polisiye roman konusu çıkabiliyorsa, insanların hayatları bu kadar da polisiyeye müsaitse okumak için aşk veya mesnevi kitaplarını tercih etmelerini çok da yadırgamamak gerekiyor diye düşünüyorum naçizane.

Yazılarınız ile sizi www.polisiyedurumlar.com da görecek miyiz?
Neden olmasın! Polisiye bir durum olursa, ilk yangında kurtarılacaklar listesine alındınız bile. Yazı değil ama bir polisiye tefrikası olabilir!
Polisiye Durumlar | 26 Eylül 2014