Son Rüzgar

Yalnız değildi.

 

Uçsuz bucaksız gibi görünen sapsarı otların turunculaşmış çorak toprağı kapladığı, ufuk çizgisinin mor gökyüzüyle kucaklaşmasının bile tam görülemediği bu cehennem azabı mezarda; yalnız değildi.

 

Soluk soluğaydı, sırtındayken varlığıyla yokluğunu hissetmediğinden, arada bir anımsamak için önüne astığı sırt çantası sallanırken ayaklarının yerle birleşip, ayrılmazcasına geri kalktığı yolda koşuyordu.

 

Durdu, rutin bir kontrol yapmak için uzanıp çantasının ön gözünden bir ufak el radyosu çıkardı. Titreyen, yer yer kuruluktan çatlamış elleriyle radyonun frekansıyla oynadı. Ses yoktu. En son ne zaman bir frekans yakalamıştı? Üç ay olmuş olmalıydı… Küfredip radyoyu geri koydu çantasına, yalnız olmadığına dair bir his karıncalandırıyordu beynini. Sağa sola baktı, hiçbir şey yoktu. Et yiyen ufak karıncaları saymazsak tabii, onlar da çok büyük bir tehdit değildi…

 

- onlarla dolu bir çukura düşmediğin sürece -

 

İrkildi, bu topraklarda en son gördüğü “normal” canlının sonunu anımsadı birden; Jan Derin, gece karanlığında çıplak koşarken karınca çukuruna düşmüştü… Tepeden tırnağa irkildi, titreyip bir süre kasılı kaldı vücudu ama sonra kendine geldi… Jan’ı anımsamıştı, çantasından zor günler için sakladığı votkasını çıkardı, iki parmak kalmıştı; ufak yudumlar alıp yüzünü ekşitti.

 

Ay (?) ufaktan beliriyordu, yıllar öncesinde gökyüzünde duran o uzay cismine hiç benzemiyordu, çok daha yakındı, çok daha renkli ve çok çok daha hareketli. Saatin yaklaşık tahminini yapmayı yaklaşık bir yıl önce bırakmıştı. Radyoda nadiren denk geldiği frekanslarda saat söylenince bir süre devam ediyordu saati tahmin etmeye ancak sonra bırakıyordu.

 

Tepelerin gözleri olsa, diye içinden geçirdi; sarp kayalıklı bir vadi içinden geçiyordu. Yıllar yıllar önce, belki de yüzyıllar, burasının yemyeşil olduğunu hayal etti. Son okuduğu kitabı anımsadı; “Tolstoy – İnsan Ne İle Yaşar?”

 

Kitapta yazar dini bir sonuca varıyordu ancak, Harun sonucu bulmuştu; insan hayalle yaşıyordu.

 

Vadinin içinden geçerken uğultular duyar gibi oldu ama rüzgar, fırtına gibi kavramları yaşamaya yaşamaya unutmuştu, bunun bir çeşit rüzgar sesi olduğunu farz edip bir adım daha atacak oldu ki, ucu parçalanmış sağdan soldan sarkan parçalarına zaman zaman basıp düştüğü ayakkabısının iki santim yakınına bir mızrak saplandı ve aynı uğultuyu daha kuvvetli duyduğu an bunun bir sesleniş olduğunu anladı. Yerdeki mızrağa uzandı, tutup çekti. Geldiği yöne doğru kısık bir bakış attı, karanlıklar arasında bir gölgeyi seçer gibi olduysa da gözlerinin oyun oynadığı hissine kapıldı: Böyle bir ortamda nasıl bir “canlı” hayatta kalabilirdi ki?

 

Yalnız değildi, şimdi uğultular daha da artmıştı, vadiden ileri gidemeyeceğini düşününce ürperdi; geride onu bekleyen hayvanımsılar ne olacaktı?

 

Yolunda karşısına çıkan mutasyon geçirmiş yaratıkları düşündü. Ürperdi. Elindeki mızrağı daha sıkı kavradı. Arkasında bir hışırtı duyunca ani bir hareketle mızrağı kendine siper ederek döndü; bu siyah bir yerliydi. Ağzının kenarları kırmızı iltihap toplarıyla kaplıydı ve yüzü irinlerden ve daha önceden çıkıp patlamış, çopurluk oluşturmuş olanlardan geçilmiyordu. Gözünün birinin üstünde koca bir et beni vardı ve bu muhtemelen görüşünü engelliyordu.

 

Korku dolu gözlerle baktığını fark etti, elindeki mızrağı salladıysa da adamı korkutamadı. Adam bir mızrağa, bir de yüzüne bakıyordu. Mızrağı biraz hızlı salladı, yüzünü korumaya çalışan adamın kolunu yırttı mızrak ve can hıraş bir çığlık kapladı vadiyi. Uğultu git gide arttı, korkmaya başlamıştı artık.

 

Mızrağı yere sapladı, bunun “benden zarar gelmez” manasında algılanmasını çok isterdi, ne yazık ki böyle olmadı… Üç dakika geçmişti veya geçmemişti ki, dört bir yanı yüzü yara bere içinde olan siyahi “yerliler” tarafından kuşatıldı. Hepsinin de ellerinde eldiven vardı ve hepsi mızraklıydı. Mızraklarının uçları burnunu sıyırıp geçiyordu, bir tanesi gözüne kadar gelmişti ama hiçbirisi ona değmiyordu… Arkadan bir çığlık, hem de ciddi bir feryat – figan duyuldu; yerliler bir an dönüp baktılar, aralarındaki boşluktan bunun az önceki yerli olduğunu gördü çocuk ve irkildi.

 

Diğerleri pek umursuyor gibi görünmüyorlardı, tekrar dönüp çember halinde çocuğun çevresinde dolanmaya devam ettiler… Bir yandan anlaşılmaz sözler homurdanıyorlardı. Korkmaya başlamıştı çocuk ama esas tehditin bunlar olduğundan emin değildi, gözetleniyor olduğuna dair yüksek şekilde duyduğu his, kaybolmamıştı.

 

Tüm yerliler gittikçe çevresini sarıyordu, çocuk artık nefes alamadığını hissetmeye başlamıştı. İşin fenası, mızraklar gözünün önünde parıldıyordu… Böyle bir korkunun efsanelerde anlatılan işkencelerden daha beter olduğunu duyumsadı. Tüyleri ürpermişti… Her saniye vücuduna saplanma ihtimali olan mızraklarla baş etmeye çalışıyordu, vücudu hareketsiz kalakaldı; kan akışı durmuştu sanki. Kilitlenmişti.

 

Görüntüler bulanıklaşmaya başlamıştı ki, bir el çırpması duydu. Birden bütün sahneler durdu. Hareketlilik bitti. Gözleri önünde rakseden mızraklar, gözüne odaklanmış bir halde beklemeye başlamıştı.

 

Hayret içindeydi, hala hissiz sayılırdı. Mızraklar durunca sanki tüm duyuları bir anlığına durdu; hiçbir şey duyamıyor, hissedemiyor, tadamıyordu. Havanın yoğunluğu artmış gibiydi, sanki omuzlarına çöküvermişti bütün gökyüzü…

 

Derin bir soluk koyverdi. Büyü bozulmuştu; mızraklar yere indi, toprağa doğrultulu bir şekilde beklemeye başladı. Artık “rakiplerinin” yüzleri daha belirgindi. Hepsinin derin, kanlı, yuvaları irin dolu yaraları vardı. Gözleri çukurlaşmış, bazılarının kulakları kesilmişti. Hemen hemen çoğunun saçlarında eskilerin saçkıran dediği hastalığa benzer etkiler olarak yer yer oval kelleşmeler görünüyordu. Gözleri öfke doluydu, dudakları titremiyordu. Hepsi birer savaşçıydı, hepsi inançlı, güçlü…

 

Çocuksa sadece bir çocuktu… Yolculuğa başladığında bu kadar engelle karşılaşacağını bilse, böyle bir şeye girişir miydi?

 

Ellerinin zonklamasıyla düşüncelerinden sıyrıldı. Yerlilerden oluşan kalabalıkta bir hareketlenme hasıl olmuştu; arka taraftakiler kenarlara çekiliyordu…

 

Beyaz bir ışık görür gibi oldu, sonra bunun baştan aşağı beyaz giyinmiş yaşlı bir adam olduğunu fark etti. Yerlilerin aksine düzgün bir cildi, temiz görünen sakalları ve hiçbirinde olmayan bir ışıltısı vardı yaşlı adamın. Tek kelime etmeden çocuğun önüne kadar geldi, o yürürken yerliler ilginç bir şekilde büyük bir saygıyla kenara çekiliyorlardı. Adam konuşmadan yolu açmış ve çocuğun önüne kadar gelivermişti.

 

Elini kaldırdı, geri doğru oynattı parmaklarını. Yerlilerden oluşan grup bir hamlede kayıverdi geriye. Çocukla baş başa kalmıştı, yaklaşık on – on beş metrelik alanda ikisinden başka kimse yoktu. Eğildi, çocuğun yüzüne nefesi değiyordu. Çocuk en son ne zaman yemek yediğini düşündü, hatırlayamadı, midesinin iniltisini duyumsadı… Adamın gözleri masmaviydi, teni ise lüzumundan fazla pembe. Veya çocuk hiç pembenin böylesini görmediği için böyle geliyordu. Yine de adamda bir gariplik vardı… Havada tuttuğu elini çocuğun burnuna kadar getirdi, neredeyse dokunacaktı. “Lütfen dokunma…” demek istedi çocuk ama konuşmayı unuttuğunu düşünmeye başlamıştı. Kelimeler ağzından çıkamıyordu. Onlar yerine bir inilti çıktı.

 

Hoş, konuşsaydı bile bunun yaşlı adamın pek umrunda olacağını sanmıyordu. Adamın gözlerinde ilginç bir şeyler vardı. Ne istediğini bilen, bu yolda ise onu engelleyebilecek hiçbir şeyi canlı bırakmayacak kadar acımasız bakan gözlerdi. Bir yanı ise fazlasıyla insancıldı ama bu yan, en azından karşı karşıya olduğu göz bebeklerinde minik beyaz yuvarlak olarak kalmıştı.

 

Daldığı düşüncelerden sert bir yüzeye çarparcasına sıyrıldı çocuk. Adamın çorak teninin lüzumundan fazla yumuşak parmak uçları değiyordu vücuduna. Yanağına bastıran tırnağı hissettiğinde kusmamak için kendisini tutması gerekmişti. Zor bir duyguydu ve bu adam en azından yaklaşık beş – altı yıldır bu topraklarda gördüğü tek “normal” görünüşlü adamdı ki beslenmesini elinden geldiğince ‘organik’(?) besinlerle yaptığı halde suların pisliği yüzünden derisi yer yer pullaşıp dökülüp tekrar kendisini yenileyen ve bu yenileme süreci her seferinde daha çok acı veren ve verdiği acıya müteakiben derisinde kalıcı izler bırakan çocuk bile normal sayılmazdı aslında. Ama adam…

 

Bambaşkaydı…

 

Jan’ı anımsadı. O da bambaşkaydı…

 

Ürperdi. Tekrar anımsadıi gökte parlayan dolunay ve karıncaların çıkarabileceğine asla inanmadığı sesler. Tüyleri diken diken oldu. Kusacak gibi hissediyordu. “Keşke adamın yüzüne kussam…” diye içinden geçirdi… Bu da başka bir sahneyi anımsattı; Jan’ın kardeşinden kalan CD player’dan izledikleri bir filmde çocukların birbirine hikaye anlattığı sahneyi. Aslında, sanki çocuklardan sadece birisi hikaye anlatıyordu… Neyse… Çocuğun hikayesinde adamlar bir pasta yarışması yapıyordu ve hikayenin sonunda herkes birbirinin yüzüne kusuyordu… Ama filmin adı…

 

Daldığı düşlerden bir kez daha çorak toprakların sert zeminine düşercesine sıyrıldı. Yaşlı adamın varlığı asla unutulacak gibi durmuyordu. Adeta antik çağlardan kalan heykeller gibi sabit bir şekilde sürekli karşısındaydı! Hiç yer değiştirmiyor, parmağı dışında vücudunun hiçbir yeri hareket etmiyor ve… Nefes almıyor?

 

Bu mümkün olabilir miydi?

 

Nefes almadan durabilmesi…

 

Meditasyon diye bir felsefeyi anımsadı çocuk, çok küçükken büyük annesi yapıyordu; bir Japon(?) öğretisi olabilirdi… Nefes egzersizlerine dayalı hayat düzenleme sistemiydi. Bu adam meditasyon mu yapıyordu?

 

“Meditasyonu sen mi buldun?” diye soruverdi. Bunun böyle olmadığını çocuk da biliyordu, amacı yaşlı adamı bir an olsun sersemletebilmekti. Ki büyük ihtimalle başarılı da olmuştu…

 

Parmağın dokunuşu bir an kayboluvermişti. Yaşlı adamın mavi gözleri bir an eski parlaklığından uzaklaştı, sonra mavinin tonu değişti adeta… Daha koyulaştı. Adamın yüzü pembeleşmeye ve asılmaya başladı. Sinir krizi geçiriyor olmalıydı, kekeliyordu.

 

“Se.. sen bunu nereden… duydun? Ne saçmalıyorsun sen?” diye haykırdı. Sesinin gereğinden yüksek çıkmış olması yerlileri de şaşırtmıştı, gönülsüzce ve korkarak yarım adım yaklaştılar; çemberin daralması çocuğu ürkütmüştü.

 

Yerlilere dönüp bir şeyler söyledi ama çocuğun da farkedebildiği üzre; sesi eskisi kadar gür ve kendinden emin çıkmıyordu.

 

Tekrar çocuğa döndü.

 

“Kimlerdensin?” dedi. Bir soru değil, emir gibiydi.

 

“Birisinden değilim…” diye gönülsüzce cevapladı çocuk.

 

Adam bir kez daha pembeleşme sürecine girdi, istemediği bir duruma gereğinden fazla reaksiyon veriyordu; çocuk güçlü bir gözlemciydi. Adamın sırrını hemen hemen çözmüştü ama yerlileri hala halledememişti. Yanlış zaman, yanlış kararlar. Büyük bir felaketi doğurabilecek, tehlikeli bir birliktelik. Şimdilik adamın üstüne gitmemeye karar verdi.

 

“İşin aslı..” diye ekledi; “.. kim olduğumu bile bilmiyorum. Kendimi bildim bileli bu çorak topraklarda yürüyorum, batıya gidiyorum.Gördüğüm son ‘normal’ insandan beş yıl kadar uzaktasın, asıl sen kimlerdensin?”

 

Yaşlı adam derin bir soluk alıp verdi. “Aksanın mükemmel” diye söze girdi; “.. gereğinden fazla… Üstelik söylediğin kadar uzak bir dosta sahipsen, fazla konuşmadığını da düşünebiliriz. Buna rağmen yaptığın ilk uzun konuşmada sıfır hatayla konuşman…”

 

“Genelde kendi kendime konuşurum, anlarsın ya…” dedikten sonra işaret parmağını şakağının etrafında birkaç tur döndürdü.

 

“Oh, tamam…” diye kestirip attı yaşlı adam, ama çocuğa güvenmediği çok belliydi; hala gözü çocuğun arkasındaki kayalıkları tarıyordu.

 

“Kimse yok, seni paranoyak bunak…” diye yaşlı adama takıldı.

 

Yaşlı adam önce irkildi, sonra gülümsemeye başladı; temkinli bir gülümseyiş de olsa, yıllardan sonra gördüğü ilk gülümseyiş olarak çocuğa ilaç gibi gelmişti.

 

Yerliler gene şaşırmışlardı. Bir süre birbirlerine bakakaldılar, sonra tek tük gülümsemeler oldu; ardından da toplu bir kahkaha tufanı geldi. Yaşlı adam yerlilere baktı, sonra o da dizlerine vura vura gülmeye başladı; çocuk şaşkındı.

 

Bir süre izledi, rol yapmadıklarından emin olmaya çalışıyordu. Yerlilerin gülmesi, kahkahası bir saniye bile duraksamamıştı araya karışan başka sesler duyar gibi olduysa da çocuk, “yanlış” gülen bir yerliye yordu bu durumu.

 

Yaşlı adamın gözlerinden yaş gelmeye başlamıştı, kendilerini durduramıyorlardı… Daha güçlü sesler duymaya başladı çocuk, aklına gelenin gerçek olmamasını içinden geçirerek başını omuzlarından hafifçe çevirdi; arkasına baktı… Maalesef oradaydılar..

 

Kayalıklarda mevzilenmiş, bu kadar uzaktan bile sivriliği gayet belli olan dişlerini dudaklarının üstüne çıkartıp hırlayan tıksıran ve bazı bazı uluyan irili ufaklı onlarca “yaratık” vardı. Hepsi farklı farklı türlerde, farklı renklerde yaratıklardı. Büyük babasının eski resimli romanlarındaki hayvanların kat kat irileri ve bir hayli gelişmişleriydi… Her konuda…

 

Şimdiye kadar hiç yüz yüze gelmemiş ama binlerce kez haklarında farklı öyküler dinlemişti çocuk. Galapakesli kör balıkçının öyküleri yüzünden günlerce uyuyamadığını anımsadı saniyenin binde biri gibi bir sürede…

 

O sürede yaşlı adam ve yerlilerin gülmeleri bıçak gibi kesilmişti, bu pek hayra alamet olmamalıydı… “Bizi ele mi verdin, velet!” diye hırladı yaşlı adam, eski metanetinden eser yoktu. Pembeleşmeyi aşmıştı yüzünün rengi, kahverengi kırmızı arası bir renge sahipti şimdi.

 

Sakalları titriyor, gözbebekleri küçülüp büyüyordu… O ilk karşılaştığı görkemli lider, şimdi saçları karman çorman olmuş, bıyıklarını yolma aşamasına gelmiş adeta intihar eşiğindeki Hitler gibi ezik büzük bir halde duruyordu. Kayboluvermişti, şaşkınlıkla yerlilere döndü; eski sesinden uzak adeta bir mırıltı halinde çıkıyordu ağzından kelimeler….

 

Yerliler de şaşkın haldeydi, hepsi mızraklarını tutup beklemeye başladılar; birinin bile elleri çıplak değildi, bu sıcakta eldiven takıyorlardı. Yaşlı adam titreyerek, irkilerek döndü; önce arkadaki yaratıklara, sonra da çocuğa odaklandı kıpır kıpır büyüyüp küçülen gözbebekleri… Çocuk ürperdi.

 

“Sen…” diye haykırdı. Sesinden ürken birkaç yerli oldu. “.. bizi ele verdin… İspiyoncu velet!”

 

Hayır, demeyi çok istedi çocuk; bu saatten sonra inanacağını bilse derdi ama iş işten geçmişti. Yaşlı adam çocuğa saldırmak için bir hamle yapacak oldu, arkadan bir gürültü koptu; duraksamak zorunda kaldı. Çocuk da ürpererek arkasına baktı, yaratıklardan bazıları kayaları yuvarlaya yuvarlaya dev tepelerden aşağı iniyordu…

 

Çocuk koşarak yerlilerin olduğu tarafa kaçmaya başladı. Sırt çantasının varlığını unutmuş gibiydi, tam yanından geçerken adam bir an hamle yapacak gibi olduysa da çocuk sağ ayağıyla adamın apış arasına bir tekme salladı, boğuk bir ses çıktı… Adam hareketsiz kalakalmıştı… Yere çöktü. Yerliler de şaşırıp kalmışlardı… Bazıları çocuğa doğru hamle yapacak gibi oldu, ancak yaratıkların çıkardıkları sesler daha fazla hareket etmemeleri için yeterli sebepti. Çocuk fazla duraksamadı, koşa koşa bir kaya yığınının arkasına saklandı…

 

Elleri zonklamaya başlamıştı, acıyla irkildi. İleriden gelen sesler gittikçe sertleşiyordu, başını uzatıp meydana baktı. Yaşlı adamın çevresine mevzilenmiş dört yerli, mızraklarını kendilerine hırlayan yaratıklara doğrultmuştu… Geri kalanlar ise dağınık bir şekilde dünyanın gördüğü görebileceği en anlamsız savaşlardan biri için çabalıyordu. Anlamsızlığı ise rakiplerin aralarındaki sınıf farkıydı. Üç yerli bir yaratığa karşı koyabilmekte hayli zorlanıyordu. Ve sayıca çok olmalarına karşın, birlik olma duygusundan yoksun yerlilerin yaratıklar için kolay birer av olma durumu, yaşlı adamın canını sıkıyor olmalıydı…

 

Yaratıklardan da kayıplar artmaya başlamıştı, yerliler şimdi tek yumruk olmayı beceriyor gibiydi ama hala eksikleri, gedikleri vardı. Yaşlı adam inleyerek durduğu yerden arada bir bağırarak taktik veriyor olmalıydı ki, sürekli hareketlenmeler oluyordu kalabalıkta. Yaratıklar da buna ayak uyduramıyordu. Onların eksiği de buydu ve yaşlı adam, her ne kadar “hasarlı” da olsa, savaş zekasından yoksun bir lider değildi. Titreyen sesi hala otoriter ve güçlüydü.

 

Yaratıkların gözleri büyük, kulakları küçüktü. Ayakları vücutlarına göre hayli ufak ve tırnakları ayaklarına göre bir hayli büyüktü. Dişleri dudaklarından taşıyordu ve hatta bazılarının dudakları delik deşikti. Bir gelişim problemi olmalıydı, bir adaptasyon sorunu… Tüyleri bu kadar uzaktan bile büyüklük olarak anlaşılacak kadar uzundu… Ve sert olmalılardı, fırça gibi dimdik duruyorlardı ama bir hayli kirliydiler… Bazı yaratıklar topallıyordur, çocuk şaşkınlıkla bazılarının bir – birkaç tanesinin de iki – ayaklarının olmadığını fark etti… Buna rağmen hızları hemen hemen aynı gibiydi diğer “normal” yaratıklarla…

 

Yerliler mızraklarını geçiriyor, derilerine saplıyor ve hatta çekip çıkartıyordu… Bazı çok güçlüler ise çıkartmadan önce enine çekip, mızrak nereye saplandıysa o bölgeyi adeta yararak mızrağı çıkartıyorlardı… Ancak yaratıklar durmuyordu… Durdurulamıyorlardı…

 

Her adımlarında ufak sarsıntılar oluyordu ve çocuğun gizlendiği kayalık dibinin tepesinden ufak taşlar düşüyordu… Ellerinin yanmaya başladığını duyumsadı, acıyla dişlerini sıktı. Gözlerini savaş meydanından ayıramadan ellerine baktı: Kıpkırmızı olmuşlardı!

 

Biraz da şişmeye başlamışlardı sanki…

 

Midesi bulanıyordu, başı dönüyordu… Saklandığı kayalıklara göğsünü yasladı…

 

Sesler gittikçe uzaklardan gelmeye başlamıştı artık. Haykırışlar, çığlıklar, gümbürtüler… Sanki ninni gibiydi…

 

Gözleri kapanıveriyordu, ağzının çarpıldığını hissetti; neler oluyordu?

 

Küçük çapta fırtınaların estiği savaş meydanına baktı zar zor. Yerliler bir şekilde ipler bulup yaratıkları tek tek yakalamaya, eski romanlardan birinde cücelerin bağladığı dev bir adam gibi hepsini yere iplerle çivilemeye çalışıyorlardı… Bazı yaratıkların başında dört bazılarının üç yerli vardı… Ama işleri o kadar zordu ki… Yaşlı adamı aradı çocuğun gözleri, bir kenarda yere oturmuş meydanı gözlemliyordu. Zaman zaman önündekilere komutlar vererek sessizce yönetiyordu savaşı… Güçlü durumda gibiydi. O heybetli yaratıklar birer ikişer yere seriliyordu, ama iki tarafın kayıpları da bir hayli çoktu…

 

Ayakta kalan üç – beş yaratık da var gücüyle saldırıyordu… Bir tanesinin gözünden mızrak sallanıyor, yere saçtığı kanlar yerlilerin boyuna ulaşıyordu ancak hala saldırıyorlardı… Üstelik daha öfkeli, daha sinirliydiler…

 

Yerlilerin hali de haraptı. Ayakta kalan ona yakın yerli, sırt sırta vermiş mızraklarını dışarı doğrultmuş bekliyorlardı… Saldıran yaratıklara doğru mızrak sallıyor, ancak doğrudan saldırıya geçmiyorlardı… Kurdukları çemberin tam ortasında da yaşlı adam vardı, ayakları görünüyordu çocuğun bulunduğu yerden bakınca… Yere çökmüş, başını ellerinin arasına almış zaman zaman komutlar veriyor, zaman zaman küçük çığlıklar atıyordu. Hala canı yanıyor olmalıydı…

 

Yaratıklar git gide güçsüzleşiyor, git gide yavaşlıyor ve bununla birlikte yerliler de birer ikişer yere yığılmaya devam ediyordu… Bazı yaratıklar yakalanmış ve yere iplerle ayakları ve ellerinden bağlanmıştı ancak bağlanamayanlar daha çok öfkelenmiş ve daha fazla saldırmaya başlamıştı kalan yerlilere…

 

Yaşlı adam titreyerek kalktı, savaş meydanının tam ortasında vakur bir komutan görüntüsünden hayli uzak; elleriyle kasıklarını tutarak iki büklüm bir halde kenara doğru “koşmaya” başladı. Koşmaktan bir hayli uzak bu görüntü, emekleyerek yürümenin birkaç basamak üstüydü esasen…

 

Yerlilerin kalanları da çil yavrusu gibi dağılmış, yaratıklara daha rahat birer av haline gelmişlerdi… Sırt sırta verip savaşırlarken sahip oldukları enerji ve güç, yerini korku ve telaşa bırakmıştı. Yaratıklar birer ikişer hepsini avlıyordu artık…

 

Yaşlı adam git gide yorgun düşüp, emekleyebilecek halden de olmuştu. Dizleri üstünde dimdik kalakalmıştı… Arkasından, koca gövdesine rağmen usulca yanaşabilen yaratığın pençelerini kaldırışını ve indirişini izledi çocuk. Çıkan kan neredeyse üstüne geliyordu ki, siperde olduğunu anımsadı; kayaların ardına gizlendi tekrardan…

 

Artık sesler kesilmişti, vücudundan gelen sesler hariç… Elleri zonkluyor, kulakları uğulduyordu. Zar zor ellerini kaldırıp baktı; şişmiş olmaktan da öte, balon gibilerdi. Ve kıpkırmızı… Sanki bir iğne batırılsa patlayıp kan akacakmış gibi…

 

Sessizliği anlayamamıştı, arkasını dönmeye de korkuyordu üstelik çocuk… Ensesinde bir rüzgar hissetti, aylar belki de yıllar olmuştu en son rüzgarın tenini okşaması… Hoşuna gitti, tekrar Jan’ı anımsadı. İlk, belki de son aşkıydı. Bu toprakların gördüğü en güzel kız, belki de tek kızdı… Rüzgar altında o zamanlar son demleri yaşanan gölete girmişlerdi… İlk vurgunu orada yemişlerdi, dudakları kenetlenmiş, elleri birleşmişti… Çocuktu ikisi de, tatlı bir oyundu… Göletten çıkıp rüzgar tenlerini okşarken tüm gelecek korkularını ardında bırakıp koşmaya başlamışlardı…

 

Ay ışığını çok net hatırlıyordu çocuk, bir de o çukuru… Ağzını açıp da söyleyemediği o çukuru… Rüzgarın esme hızı, daha bir artmıştı son saniyelerde ve Jan göz açıp kapayana dek düşüvermişti o çukura…

 

Aynı rüzgar mıydı bu, nereden esiyordu şimdi; bu çorak topraklarda… Yere doğru baktı, gözleri kararıyordu; topraklar kurumuştu, aralarında bir tek bitki bile bitmezdi… Sinirleniverdi, yeri tekmeledi var gücüyle…

 

Çocuktu, çocukluğundan beri eski çağları dinleyerek büyümüştü… Şimdiyse başı zonkluyordu, yeni çağları görme ümidiyle gittiği yolculuğu beklediğinden de sarpa sarıyordu… Ellerine baktı, yer yer çatlaklar oluşmuş, aralarından kan sızmaya başlamıştı…

 

Birden yerlilerin neden eldiven kullandığını anladı, o sinirle geri dönüyordu ki tüm yerlilerin yaratıklarca yok edildiğini hatırladı… Ve geri döndüğünde, bu toprakların son rüzgarının kaynağını buldu; kalan son yaratık, yorgun gözlerle bakıyordu, acı soluyordu adeta… Göz çeperlerinden ve yer yer vücudundan kan süzülüyordu… Pençesini usulca kaldırdı…

 

Acıyı hissetmemek için gözlerini kapatıncaya kadarki süreçte, pençenin altındaki altın sarısı zeminin üstündeki beyaz harflerden oluşan küçük metal tabakadaki anlamsız dizini gördü: Mkim3033

 

Ve gözlerini kapattı çocuk…

 

Bir rüzgarla savruldu geriye doğru ve savaş meydanının tam ortasına düşüverdi… Yere çarpınca çıkan ses, duyduğu son sesti… İstemsizce açtı gözlerini ve son rüzgarının yaratıcısının yorgun bir şekilde yana yığıldığını gördü, muhtemelen kafasından süzülen kanların gözünü kaplamasının birkaç saniye evvelinde hemen önünde yatan başka yaratığın ayağındaki tabakaya gözü çarptı: Mkim3030

 

“Bunlardan daha kaç tane var ki?” diye düşünürken, bu topraklarda ölen son insan olma olasılığını hesapladı… Bir süre sonra rüyaya dalmıştı, hiç uyanmayacağı ve Jan’ına kavuşup rüzgarlı, yeşil tepelerde koşacakları sonsuz bir rüyaya…

 

SON

Zorunlu açıklama: Bu öykü TBD’nin “MKIM3033″ konulu 2010 öykü yarışması için hazırlanmış, yarışmayı kazanamamıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Alper Kaya nokta org © 2012, Alper KAYA