Taşıyıcı

Telefonu, hırslı hırslı bürodan çıkarken eline aldı.
Alman Konsolosluğu’nun ana kapısından çıkarken de sırf bekçiler duysun diye Almanca küfür savurdu kendi kendine ve elindeki telefonda bazı numaraları tuşladı…
Beyoğlu her zamanki gibi kalabalık, her zamanki gibi ıssızdı… Tanımadığı insanlara çarpmamak için çaba harcarken, tanıdıklarının kalplerini ne kadar kolayca kırdığını düşündü uzun saçları rüzgarda savrulurken… Telefondaki çalma sesini bir süre dinledikten sonra tam kapatacakken uzun yıllar alkol kullanmış olduğu her harfinden anlaşılan kalın ötesi bir ses tonu duyuldu…
Zaten üzülmüş olan bünyesi daha fazla dayanamadı, sesi titreyerek konuşmaya başladı adam. Bir yandan cebine fazlalık gelen sigara paketine takılmıştı aklı; bir an önce bitmeliydi o paket!
Sözlerini, adımlarını karıştırmaya başladığını fark etti; ilk bulduğu açık mekana oturdu.
Garsonu başından savmak için Türk kahvesi istedi, yapımı zahmetli ve getirilişi uzun sürerdi muhtemelen…
Bir süre kalakaldı elinde yakamadığı sigarasıyla, bir yandan konuşuyordu ama konuşacaklarını da unutuvermişti… Havaya baktı, mavilik…
“Üç yıldır…” dedi. “.. üç yıldır bekliyorum abi, artık sinirlenmeye başladım… Her seferinde farklı bir bahane sunuyorlar!”
Sesi istemsizce yükselince çevre masalarda oturanların ilgisi kısa bir anlığına uzun saçlı yabancıya çevrilmişti: Hemen hemen herkesin ikili, üçlü gruplar halinde takıldığı güneşli bir cumartesi günü bu stres nedendi?
Adam bir an duraksayıp ağzına girmeye başlayan saçlarını geri doğru taradıktan sonra sesini normal sayılabilecek sınıra getirip devam etti konuşmasına: “Hayır, aptal karının bir şeyi bildiği de yok! İnada bindirdiler resmen, böyle saçmalık olmaz be abi!”
Cümlenin sonlarına doğru giderek yükselen sesini bastırmak için sigarasından derin iki fırt çektikten sonra devam etti: “Altı üstü iki yıllık vize verecekler! Nedir dertleri, anlamıyorum!”
Bir süre sustu, belli ki karşı tarafı dinliyordu. Muhtemelen karşı taraf, sakinleştirici sözler sarf etmekteydi ancak bu hiç de etkili olmamıştı, aksine daha bir sinirli, daha bir hızlı konuşmaya başladı…
“Ya, hayır mevzu o değil…”
Konuşmanın en alevli noktasında garson çıkagelmişti; gözünüzü kısıp bakarsanız üstünde pembemsileşmeye yüz tutmuş bir köpük tabakası ve git gide kahverengileşen köpüklerden görünmeyen Türk kahvesi vardı tepsisinde…
Zoraki bir gülümsemeyle garsonu başından savan adam, konuşmasına devam etti: “Kadın da artık otomatiğe bağladı, direk red hanesini işaretliyor! Artık yaşı maşı sittirettiler abi, kan grubundan dolayı reddedecekler neredeyse başvurumu!”
Sustu, yüzünün kızarıklığı biraz geçer gibi olurken kahvesinden derin bir yudum aldı, sönmeye yüz tutan sigarasını, çeke çeke harlandırdıktan sonra derin bir nefes de ondan çekti; konuşmaya devam etmek için ağzını açtı ancak karşı taraf baskın çıkmış olmalıydı ki, tekrar kapatmak zorunda kaldı…
Bir süre dinleme sabrı gösterdikten sonra daha sert bir üslupla konuşmaya başladı…
Konuşma bir süre hızlı bir şekilde sürdü, çevredekilerin ilgisi de kaybolmuştu bu yüksek sese karşı…
Bir çözüme ulaşmayan vize tartışması, adamın ağlamaklı bir hale gelmesi ve şikayetlerinin hep aynı çerçevede devam etmesi nedeniyle en civcivli anında bitmek zorunda kaldı. Karşı taraf da telkinlerinin bir işe yaramadığını anlamış olmalı ki, konu kapandı… Bir süre de “Teyzem nasıl”, “Ev işi ne oldu” tarzı başlıklara indirgenmiş ailevî konular konuşulduktan sonra zorakî birkaç şaka yapılması ve aynı zorakî tavırla gülünmesinin ardından vedalaşıldı…
Telefonu kapatıp bitmiş olan sigarasını söndürüp yeni birisini yaktı, kahvesinden birkaç derin yudum daha aldıktan sonra bittiğini göstermek için kendisinden uzaklaştırdı fincanı…
Yeni yaktığı sigarasından derin birkaç nefes çektikten sonra kültablasına bırakıp yeni bir telefon açtı, kısa süren konuşması bir öncekinin özeti gibiydi.
Telefonu bu sefer daha ılımlı bir tavırla kapattı, ses tonu da o kadar yüksek değildi zaten bu seferkinde…
Garson fincanı almaya geldiğinde patates kızartması istediğini söyledi… Ve sigarasını içerken zaman zaman boşluğa bakan gözleriyle etrafını süzmeye başladı… Kendisi hariç dokuz masa bulunan yerde üç boş masa hariç hepsinde harıl harıl bir şeyler yapan, konuşan, bazen tartışan insanlar vardı… Ancak bir adam, saçları beyazlamış ama aşırı yaşlı olmayan; zaman zaman göz göze geldiği bir adam vardı ki, aralarındaki tek yavaş hareketli O’ydu.
Göz göze geldikleri anlar çoğalmaya başladıkça, izlenme psikolojisine kapıldı adam. Sigarasını daha bir hızlı içine çekmeye başladı… Gelen ketçap – mayonez ikilisinin kırmızılısını geri yolladıktan sonra patatesleri beklemeye başladı… Gelir gelmez de, uzun süredir aç olduğunu sadece patatesler ağzında eridikçe anlamaya başladı… Uykusuzluğu, gözlerinin altında kendini belli eden mavimsi mora çalan halkalardan anlaşılıyordu.
Yedikçe sıcaklık hissinin tatlılaşmasına tanıklık etti, yedikçe gökyüzünün daha mavi tahtanın daha soluk kahverengi olduğunu hayretle fark etti…
Patatesleri bitirdiğinde arkasına yaslanıp bir sigara daha yaktı, bu seferki daha bir sarhoş ediciydi sanki… Dumanları içine çektikçe daha bir hafifliyor, üç yıldır sürdürdüğü vize muhabbeti her seferkinde olduğu gibi gene hafifleyerek – ki her seferinde olduğu gibi kendisinin bir ömürlük sinirini de harap ederek – içinden uçup gidiyordu… Her seferinde olduğu gibi gene ümitsizleniyor, gene yıkılıyor ancak kısa bir süre sonra da toparlanacağını biliyordu.
Sigarası bittiğinde çapraz masasında oturan ve kendisini ciddi manada göz hapsine almış olan beyaz saçlı adamın yerinden kalktığını görüyor, daha erken kalkabilecek fırsatı varken neden yerine çivilenmiş gibi kalakaldığına anlam veremiyordu.
Adam gelip oturmak için kibarca izin istediğinde ise, neden otomatiğe bağlanmış gibi “tabi buyrun” dediğine ise asla anlam veremeyecekti zaten…
Gözlüğünün üstünden bakarak, biraz fısıltıya kayan bir ses tonuyla konuşmaya başladı beyaz saçlı yabancı: “Sanırım, bir vize sorununuz var…” dedikten sonra onay beklediğini belirtmek için sustu.
Adam başını sallayıp devam etmesini işaret etti.
- Bunu halledebilirim… dedikten sonra karşısındakinin tepkisini ölçüp biçmek için duraksadı.
Adamın gözleri bir anlığına parladı, ancak sonra aklına bir soru takıldı: Neden?
Bunu sesli söylemiş olmalıydı ki, karşı taraf hararetli bir edayla anlatmaya başladı:
- Bakın, ben bir proje yürütüyorum. Bir profesörüm. Buradaki işlerimin yoğunluğu yüzünden Almanya’daki ortağıma, projenin bitmiş halini onaylaması için yollayamıyorum… Sizden bunu götürmenizi isteyeceğim, karşılık olarak…
Duraksadı, iyi de kargo diye bir şey vardı; ki internet çağındayız her şey daha kolaydır?
Bunu çekinerek dile getirdiğinde ise şiddetli bir “hayır” manalı kafa sallamasıyla karşılaştı.
- Bu proje, elle tutulur bir deney değil. Canlı bir organizmaya ihtiyaç duyuyoruz. Kana belli bir oranda karıştırmamız gerekiyor. Ve tavşan, kedi gibi canlılarda denediğimizde vücutlarının özgül ağırlıkları, kan miktarı bölü vücut hacmi, nedeniyle “istenmeyen sonuçlar” elde ettik… Ancak bir insan bedeninde bu denemeyi uygularsak, ki sadece beş gün vücutta dolaşacak, sonrasında kendisinden eser kalmayacak. Yan etkileri sıfıra yakın…
Son sözündeki “yakın”ın n’sini uzatarak, cümledeki etkisini vurgulayarak söyledi.
Biraz düşündü ancak bu durumun yol açabileceği “istenmeyen sonuçlar” adamı çok ürkütmüştü…
Bunu dile getirmek için ağzını açtığında montunun cebinden bir kart çıkartıp uzattı beyaz saçlı adam, “Hemen cevap vermek zorunda değilsin, ben sana dürüstçe her şeyi anlattım. Senin de dürüstçe düşünüp karar vermen lazım ama sadece iki günlük süren var çünkü seni oraya göndermek için kullanacağımız işçi vizesi iki gün içinde iptal olacak…” dedikten sonra ayağa kalktı. Eğildi.
- İyi düşün, bu belki senin tek şansın olabilir… Kaç yaşındasın, 30? 34?
- 33… diye cevapladı adam
- 33… diye tekrarladı. 33 yıldır vize vermiyorlar, ben sana iki günde vermeyi vaat ediyorum, sadece ufak bir taşıyıcılık yapacaksın…
Gözlerini kaçırdı, beyaz saçlı adam da; ki kartında “Alican Hara” yazılıydı, başka söz etmeden masasına dönüp evraklarını toparlayıp hesabı istedi…
Adam bir sigara daha yakıp düşünmeye başladı…
~
- İstenmeyen sonuçlar… Sıfıra yakın yan etki… Çok tehlikeli görünüyor dostum… dedi telefonun ucundaki ses
20 küsür yıldır arkadaşlığı bozulmayan, ‘dostum’ sıfatıyla onore edebileceği, tek insana danışmıştı… Ki tepkisi de beklediği gibi olmuştu…
- Haklısın Harun… Ama Almanya’ya gittiğimde biliyorsun; işim hazır olacak, dayımın evinde para vermeden tek başıma kalacağım ve üstelik Almancam da var… Bu riski almaya değer, kaldı ki beş gün vücudumda duracak sadece…
Ne kadar ciddi bir sorun olabilir ki?
Kısa süren ciddi bir sessizlikten sonra:
- Ah, dostum! Cidden bilmiyorum…
~
Pasaportundaki vize onayını gördüğü an, belki de hayatındaki en mutlu olduğu andı… Gülümsedi… Profesör Doktor olduğunu yeni öğrendiği Alican da gülümsedi, karşılık olarak…
- Hala sızlama var mı? diye sol kolunu işaret etti
- Yok… dedi adam
Alican düşünceli görünüyordu…
- Akşam için tüm eşyaların hazır mı? diye sordu, ki bunu sırf muhabbet sessizleşmesin diye sorduğu belliydi
Başını “evet” manasında sallayan adam, odadan çıkmak için ayağa kalktı…
- Görüşürüz… deyip doktorun elini sıktıktan sonra sert ve kararlı adımlarla odadan çıktı
~
Anons edilen, kendi uçağıydı… Annesi ve kardeşiyle kucaklaşıp biletinin ceketinde olduğunu kontrol edip onayladıktan sonra kapılara doğru yürümeye başladı… Camlı bölmelerin bitiminde, doktoru gördü, gülümseyip başıyla selam verdikten sonra doktorun buna karşılık vermemesine şaşırdı ancak üstünde durmadı bunun… Yoluna devam etti…
Uçak havalandıktan beş dakika sonra teninde bir soğukluk hissetmeye başlamıştı… Sol eli karıncalanıyordu…
İstediği suyu açarken elinin istemsiz titremesi rahatsız etmeye başlamıştı adamı… Sudan bir yudum aldı…
~
- Yanlış olan neydi? diye kızgın bir ses duyuldu çalan telefonun açılmasından sonra
Kısa süreli sessizlik…
- Bilmiyorum Doktor Erbaus… Cidden… Bilmiyorum…
- Tüm projeyi riske attığınızın, umarım bilincine varmışsınızdır Herr Hara…
Biraz daha uzun süren bir sessizlik…
- Tabii ki farkındayım… Ama… ama pokerde bile, risk almazsanız kazanamazsınız…
- Bırak pokeri şimdi, senin kariyerin sadece bir Batak’tı. Bu ise büyük bir turnuva, sen ne anlarsın ki?
- Haklısınız Doktor Erbaus… Ancak şunu da kabul etmeliyiz ki, her sonucun bir kazancı olur…
- Bu şapşalca hareketinizi de, ancak böyle beylik laflarla örtmeye çalışırsınız zaten Herr Hara… Gerçek sebebi bulana dek beni aramayın… Projeyi de o zamana kadar rafa kaldırıyorum…
Telefon çat etti kapandı…
Yeşil tahtaya doğru yavaş ama sinirli adımlarla yanaşıp milyonlarca gibi gözüken formülleri, en uçtan en alta kadar incelemeye başladı… Önündeki masada duran büyükçe bir deftere zaman zaman notlar alıyor, zaman zaman tahtadan bazı formüllerin üstünü tebeşirle çiziyordu…
En nihayetinde, on beş saatlik bir incelemenin ardından ahizeyi kaldırıp numarayı tuşladı… Uzun süren çalıştan sonra uykulu olduğu belli olan bir sesle karşılaştı:
- Dilerim, saatten haberiniz vardır Herr Hara…
- Basınç… dedi Doktor Alican Hara
- Entschuldigung? Pardon?
- Basıncı sıfır kabul etmemizin sebebi, basit matematiksel işlemlerdi… Keçileri ve tavşanları asla havada düşünmedik.
Ancak basıncın eksiye düşmesi nedeniyle, alyuvarlara dolmuş olan iksir, çeperlere baskı uygulamakla kalmayıp hepsini patlattı… Damarlardan vücuda yayılması o kadar kolay ve çabuk oldu ki, maktul çok bir şey hissetmemiş olmalı…
Karşı tarafta kısa bir sessizlik hasıl oldu, sonra neden “Ach, sooo” diye bir mırıldanma duyuldu.
-Bir dahakine bol şans, Doktor Hara…
Bu söz, normal bir insanın o durumda kanını dondurabilecekken, tarihe geçme ve bilhassa Nobel alma konusunda takıntıları olan bir psikopatın, Profesör Doktor Alican Hara’nın, gözleri projenin devamı konusunda aldığı bu destekle o kadar parladı ki, aynaya baksa o karanlıkta kendi yüzünü görebilirdi…
Şeytanın bile kıskanabileceği fenalıklarla, ölümleri umursamazlıklarla ve kendi yolundaki kayıpların önemsizliğiyle dolu beynin hükmettiği yüzünü…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Alper Kaya nokta org © 2012, Alper KAYA