Zihinsel

Taksim’de günlük güneşlik bir havada sabah saatleri. On, bilemediniz onu çeyrek geçiyor…
İğne atsan yere düşmez, denilen Beyoğlu’nda sadece çöpçüler ve polisler vardı… Bir de işlerine koşturan insanlar… Yalnızca bir tanesi vardı ki, bir restoranda oturmuş, çayıyla birlikte kahvaltısını yapıyordu…
Sokakta akıp giden hızlılığa tezat bir şekilde, gayet yavaş hareketler içindeydi. Çayından büyük bir yudum alıyor, peyniri bölüp ağzına atıyordu… Ekmeğinden bir parçayı da hemen arkasından… Masaya koyduğu gazetesine de bir yandan göz atıyordu tabii…
İki tane polis restoranın dışarıdaki masalarına oturup iki çay söylediler.
Adamın dikkati bir an için polislere kaydı ve gözleri nefret saçtı… Sonra ilgisi dağıldı ve kahvaltısıyla gazetesine geri döndü.
*
Gazetenin sayfasını çevirmek için duraksadığımda başımı kaldırıp ne var ne yok diye bakındım. Tam o anda polisleri gördüm, sinir bozucu mavilikteki polisler…
Geçmişinde, okurken ve işsiz olduğu kısa bir dönemde, polislerle çok tartışma yaşamış; gereksiz yere nezarette birkaç gün “misafir” edildiği olmuştu…
Birkaç dakika sonra polislerin istediği çayları gelince biriyle kısa süre göz göze geldi, ‘elindeki bardak parçalansın da…’ diye kısa bir an içinden geçirdi, tekrar gazetesine döndü…
Çok değil, en fazla beş dakika sonra bir şıngırtı koptu…
Adam hastalıklı bir zevkle başını kaldırdı; polisin biri yere yığılmış, elini tutuyordu. Masada bir bardak ve diğerinden kalan cam parçaları duruyordu… Diğer polis de telaşla ayağa fırlamıştı…
Adam sağ tarafında duran peçeteyle ağzını kibarca sildikten sonra bitirdiği kahvaltı tepsisini uzağa ittirip battal boydaki bardakta bitmemiş çayına yüklendi. Sokaktaki ufak çapta koşturmacayı dudaklarının kenarında oluşan engelleyemediği gülümsemesiyle izlemeye başladı…
Kenarda yatıp uzanmış bir dilenci ayağa kalkıp bu koşuşturmacaya anlam yüklemeye çalışırken adamın gözüne takıldı, bir an göz göze geldiler; para istemek için dükkanın önüne doğru ayaklarını sürüye sürüye yaklaşmaya başladı. Adam tiksinmişti. “Bir şey olsun…” diye içinden geçirip dilenciyi görmezden gelmek için gazetesini okumaya devam etti. Ancak aklında deminki polis vardı, ne olmuştu cidden?
Birden bir patırtı koptu, başını kaldırdığında dilencinin yere yüzükoyun yığılmış olduğunu gördü. Etrafında kızıl bir hale oluşuyordu; beyni patlamıştı adeta…
Neler oluyor, diye mırıldandı…
Hayatı boyunca telekinezi için çok istek duymuştu, tam ümidini kestiği bir anda… Sokaktan geçenler daha hızlı geçiyordu, koşuşturuyorlardı adeta… Lakin bir kadın tüm seriyi aksatıyor, arkadan gelenlerin de hızını kesiyor. “Gerizekalı kaltak” diye içinden geçirdi adam…
Zaten işleri bu aralar rast gitmemeye başlamıştı, sinirliydi…
Önce şirket hisseleri değer kaybetmeye başlamıştı, şimdi de karısı onu aldattığından şüphelenmeye başlamıştı… Dünkü dikkatsizliği az kalsın yakayı ele vermesine neden olacaktı ama artık ustalaşmıştı, yine de bir anlık dikkatsizliği…
Birden sokakta çığlıklar birbirine karışmaya başladı…
Adam oturduğu yerden biraz kendini kaldırıp sokağa baktı, şişman kadın yerde iki büklümdü, hareket etmiyordu… Onun da çevresinde kırmızı bir gölcük oluşmaya başlamıştı….
Adamın yüzündeki gülümseme daha bir belirginleşmeye başlamıştı… Sokak bir hayli ıssızlaşmıştı. Bir köpek koşar adımlarla ilerlerken durdu, kadının cesedinin yanında, bir an duraksadıktan sonra ulumaya başladı…
“Aptal köpek…” diye mırıldandı, beş dakika geçmemişti ki, köpek de kadının yanında enine paralel bir şekilde, sol arka bacağı kıvrılmış bir şekilde, yatıyordu… Titriyordu ama bu titremesi etrafına yayılan kanları daha da arttırmaktan başka bir işe yaramıyordu…
Çayı da bittiğine göre, kalkabilirdi artık… Keyfi yerine gelmişti, hâlâ nasıl olduğunu anlamasa da, telekinezi hakkında okuduğu bütün kitaplar, harcadığı bütün mesailer… Hepsi işe yaramıştı!
Kahrolası bir çarşamba sabahını bekliyormuş demek ki bütün yeteneği!
Hesabı öderken kasadaki kızın hızlı davranması dikkatini çekti, sanki bir an önce gitmek istiyordu… “Sana gününü gösterirdim ama…” diye içinden geçirdi. Kıza acıdığı için bir şey yapmadı…
Caddede kimse kalmamıştı… Yolu ortaladı, sağına soluna baktı… Köpek hala titriyordu…
Güneş bir an yüzüne vurunca önce huysuzlansa da, yeni kavuştuğu yeteneği sayesinde moralini bozamadı bu… Gülümsedi…
Bir ses duyar gibi oldu, baktı, kasiyer kız sesleniyordu. Ne diyordu gerizekalı?
Tam “Ne?” demek için ağzını açmıştı ki, kulağının dibinde bir vınlama duydu…
Yere yığıldı…
Son gördüğü şey köpeğin artık inip – kalkışı yavaşlayan karnı olmuştu…
*
Bienal afişini delip sniperını bir saat önce oraya sokan adam hedefine ulaşmanın verdiği keyifle geri çekti. Dürbün gözlerini ağrıtmıştı, asıl hedefe ulaşana kadar beş kişiyi vurup küçük bir katliam yapmıştı ama değmişti… Telefonuna uzandı, adamın karısını arayıp işin bittiğini söyleyebilirdi…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Alper Kaya nokta org © 2012, Alper KAYA